Türk romanında son derece özel bir yeri olmalı, erkekliğe özeleştiri aynasından bakabilen benim bildiğim ilk roman olduğu için… Masumiyet Müzesi‘nden söz ettiğimi anlamışsınızdır. Niye Füsun’u yazmadım diye düşünüyorum bugüne kadar, yanıtım belli…

Füsun’u anlatmak için aşktan söz etmek gerek… Hem sert yazılarımın yumuşaması için, hem de aşkın aşk olması için… İşte bu nedenle Füsun bana cennet gibi geldi, çünkü sevgilisi çok dürüsttü… Nişanlanmak üzere olduğu kadını, güzellik yarışmasında finale kalacak kadar güzel olan Füsun’la aldatmıştı. Müstakbel nişanlısını bırakıp Füsun’la evlenmek aklının ucundan geçmiyordu. Konu bile değildi bu.

Buraya kadar bildiğimiz hikâye, bir dünya klasiği bile sayılabilir. Ancak Füsun dik durup onu terk edince dengeler tersine döndü, Kemal karasevdaya tutuldu. Böylece yıllarca sürecek takibi başlamış oldu.

İşte Masumiyet Müzesi bu ısrarcı aşkın öyküsüdür. Yeşilçam’ın bütün klişelerine selam veren yapıt, Huzur‘la bile ilişkilendirilebilir. Ancak bu esas kadın artık Nuran’ın masum çaresizliğini değil, bir yıldız adayının aşkla yapılan ve bozulan hesaplarında ne istediğini bilen ancak iki erkekle (kocası ve Kemal) başa çıkamayan bir tür iradesizliği yansıtır. Yani art niyetli biri Füsun’u aşksız ve hesaplı bir kadın olarak bile değerlendirebilir.

Ancak Füsun’un gerçekleri net ve çelişkindir:

1. Oyuncu olmayı istemektedir.
2. Kocası Feridun senaristtir, Kemal ona bir yapım şirketi kurar.
3. Kocası, babası ve artık platonik âşığı olan Kemal oyuncu olmasını istememektedir.
4. Kemal’e âşıktır.
5. O kadar hırçın ve öfkelidir ki neredeyse aşkı bitmiş gibi davranır. Çünkü adam, ilişkileri sırasında başka bir kadınla nişanlanmıştır ve Füsun “kendini aklamak” için istemediği bir evlilik yapmak zorunda kalmıştır.
6. Kemal’in onu yıldız yapabilecek finansal gücü vardır.
7. Füsun siyaseten doğru olmayı önemsemektedir.

Kemal ise;

1. Füsun’a âşıktır ve ne olursa olsun onun yanında durmak, mümkünse “bir gün” onu elde etmeyi istemektedir.
2. Sevdiği kadını metres yapmayı düşünmüş biridir.
3. Füsun’un bütün etrafını sararak onu bağımsız hareket edemeyecek hale getirmiştir.
4. Yeşilçam’ın iflah olmaz âşıklarından biridir, yıllarca sevdiği kadına elini sürmeden babacan akraba konumuyla yetinmiştir.
5. Füsun’un kendisine duyduğu aşkın bittiğini düşündüğü anlar olur, buna rağmen onu elde etme fikrinden vazgeçmez.

Sonuçta Füsun’un önceliği oyuncu olma isteği, Kemal’inse Füsun’un yakınında olabilmek hatta ona sahip olmak gibi görünür. Ancak tercihlerde, örneğin Füsun’un oyuncu olmak için yeterli mücadeleyi vermeye istekli olmamasında aşkın, Kemal’in çabalarında da hükmetme arzusunun payı belli değildir.

Aşkından ölse de Kemal’i terk edebilecek kadar güçlü bir kadın olan Füsun, Kemal’in de saptadığı üzere istediği kariyere kavuşabilmek için onu eteğinden tutup eve çakan erkekleri, belki esas Kemal’i atlatamayacak kadar zayıf olmuştur.

Kemal’se Füsun’a matematik ve sürücülük dersleri vermiş, yaptığı resimler hakkında kadını yönlendirici yorumlarda bulunmuş ancak sevdiği kadını çok istediği bir kariyerden de mahrum bırakmıştır. Özellikle bu tavırlarında kadın adına Kemal’i yitirme kaygısının, erkek adınaysa bir kadını biçimlendirme arzusunun payı taranmamıştır.

Kısaca söz etmek gerekirse Füsun, emsali görülmemiş güzelliği, kendini bile yakabilen hırçınlığı, kafasına koyduğu konularda gösterdiği azim ve dirayeti ve bütün bunlarla hafiften çelişki yaratacak kadar geleneklere bağlılığı, kalbine gömdüğü ve baskısına rağmen yıllarca oraya hapsedebildiği tutkularıyla Türkiye romanında müstesna bir güncel karakterdir.

Okuyacaklar olduğu varsayımıyla burada yazmayacağım finaldeki “olayda” kadının niyetinin aslında sadece bir tepki vermek olduğu, meydana gelen ciddi sonucu aklından geçirmediği biraz özenli bir okurun gözünden kaçmayacaktır. Yani Füsun’un aşkı da bitmiş filan değildir. Ve aşk karışıktır: Hem herkesin aşkı kişiliğine göre biçimlenir hem de hayatın her yanı onun içinde biraz form değiştirse de özgün varlığını korur. Füsun’la Kemal’in aşkı da 1970’lerin ve 80’lerin Türkiye’sinde var olan her şeyin izini taşıyan belki kırık ama tutkulu bir aşktır…

Bu yazı, Pulbiber derginin Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.