Çocukken hayalimde tiyatro yoktu. Paşa gibi okuyordum, derslerim iyiydi, avukat olmak istiyordum. Babam ölünce çalışmaya başladım. O zamana kadar müsamerelere bile çıkmamıştım. Öyle bir tane resmim var, o da 6-7 yaşındayken. “Şöyle dur kızım,” diyorlar, duruyorum, o kadar.

Ablam (Ayten Erman) tiyatrocuydu, ondan görerek çalışmaya başladım. Okusaydım belki avukat, sonra “hâkime hanım” olurdum. İyi ki olmamışım. Kimleri astırırdım, kimleri ipten alır, kimleri ipe götürürdüm diye muhakeme yapıyorum, ayy! Ama avukatlıkta da aktörlük var. Aktörlükle mahkeme kazananlar var yani.

Metnin içine bir cümle bile ilave etmeden oynamak istiyorum. Çünkü espri bulmaktan usandım. Eskiden metinlerde sorun yoktu. Haldun Taner’ler, Aziz Nesin’ler, Muzaffer İzgü’ler vardı. Sultan Abdal‘lar oynanıyordu. Şimdi mizah da yasak. İroni yok, hiciv yok. Mizahı besleyen şeyler; akıl, zekâ, bunlar sanki azalmış gibi. Ama tweet atıyor gençler, bir satırla koca bir eleştiri yapıyor. Bunu halktan biri yapıyor. Mizahçı değil, tiyatrocu değil… Bu zekâya biz nasıl yetişeceğiz? Gezi’de o zekâyı gördük.

Çocuklar hayatta olan şeylerden etkilenir. Şimdi düşünüyorum, Güneydoğu’da kim bilir ne oynuyor çocuklar…

İlk oyunumu Çorlu’da oynadım. Oradaki tiyatro salonu ilk günkü haliyle duruyor. Yani karpuz yemişler, atmışlar, 50 senedir duruyor orada. Her şeye para bulunuyor. Tiyatro binaları boşa yatırım gibi görülüyor. Tiyatro denilen sanat ve bilim dalı çok önemli görev üstlenmiştir. Bir birikimi aktarır. Atıl bir şey değildir.

Isparta’ya gittim. Sinema mı, ne olduğu belli olmayan bir yerde oynadım. Bu ikinci oynayışımdı orada. Neredeyse zatürre oluyordum. Sağ omzumun kemikleri sola, sol omzumun kemikleri sağa geçti, o kadar üşüdüm. Açık havada olsan sarınırsın ama bu öyle değil. Her delikten ayrı rüzgâr esiyor.

Orada bir kültür müdürü var. “Beyefendi,” dedim, “neyin kültürü bu, neyin?” Kültür yok ama müdürü var. Tiyatro salonlarının büyük bir kısmı sağlığa aykırı. Gidiyorsun, bir binaya giriyorsun, her türlü sevimsizlik mevcut, üşüyorsun, makyaj yapacak yer yok, ışık beyaz, yüzündeki makyajı görmüyorsun, çıkıyorsun saçma bir sahnede oynuyorsun. Tiyatro binaları revize edilmeli, düzeltilmeli.

Bir oyunda kendin eğlenmezsen, seyirciyi de eğlendiremezsin.

Canlı Yayın diye adaptasyon bir oyun oynadık, orijinal ismi Popcorn’du. Benim kafamda o kadar soru işareti vardı ki, o sorulara cevap aramaktan düzgün oynayamadım rolümü. Türkiye’de seri katil var mı? Hem de karıkoca seri katil! Oyundaki kadın karakter o kadar büyük bir yapımcı ki, özel jeti var. Kaç tane insanın özel jeti var Türkiye’de? Bunlardan kaçı kadın? Özel jetim var, yapımcıyım, oyunda diyorum ki, “Bütün paramı Altın Portakal’a yatırdım.” Niye Oscar’a değil? Oyunda adım Behiye olduğu için, Türk olduğum için paramı Oscar’a değil, Altın Portakal’a yatırmam gerekiyor. Adapte, adapte, adapte tehlikesi bu.

Oyunda, “Köpeği öldürmedik,” diyor kadın katil. Ama orada köpeğe de bakan bir nöbetçi var, onun kulağını kesmişler. O köpek neden havlamıyor? Ben neden şüphelenmiyorum? Gökyüzündeki trafik, yeryüzündeki trafiğe benzemez. Büyük kurallar var, yoksa her dakika uçak çarpışır. Düz kontakla mı kaçırdın sen benim özel jetimi? Nereden biliyorsun jet uçurmayı? Birinci perdede ölüyorum. Ateş ediyor, öldürüyor beni. Kımıldıyorum ya, ölü kadın kımıldıyor! Anlayın artık.

Bir oyunda kendin eğlenmezsen, seyirciyi de eğlendiremezsin. En etkilendiğim rol yok ama en kötü oynadığım Popcorn’daki rolümdü. O yüzden hiç unutmuyorum. Herkes çok beğendi ama ben sevmedim. Hayır! Ben şöyle bir seyirci istemiyorum: “Ayşen Hanım bluzunuza bayıldık.” 2,5 saatlik oyundan aklında kala kala bluz kalıyor. Niye ölü kımıldadı demiyor da, bluzumu beğeniyor.

Biz anlatıcıyız. Öyle derler. İnsanı bulunca, insanı anlatıyorum. Yeter ki insanı bulayım.

Bize ne diyorsunuz? Oyuncu. Oyuncu kadar oyun da önemli. 

Bir panele katıldım; öğrencilerden biri, “Hocam,” dedi, “öğretmenlerimiz bize hayal kurmayın diyor.” “Bütün biliminsanları, icat yapmadan önce hayal kurdu,” dedim. Bir öğretmen, pedagoji bilmeden üniversite öğrencilerine kadar nasıl ulaşmış? “Hayal kurma!” denilen bir genç var; o binaları tamir ettirmeyen, düzeltmeyen yöneticiler var; daha neler var neler… Bu, bir zihniyetin devamı. Sonra, “Hadi tiyatro yap,” deniyor. Bu bir bilim dalı. Açı, geometri ve matematik var. Senin durduğun açı yanlış olursa ne alkış alırsın ne de kimse seni dinler. Hayatta da öyle değil mi?

Çok önemli ustalarla; Tevhid Bilge, Renan Fosforoğlu, Muammer Karaca, Avni Dilligil, Haldun Dormen, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Ferhan Şensoy’la oynadım… Adile (Naşit) Ablayla oynadım. Allah vergisi bir yeteneği, müthiş sempatisi olan biriydi. Çok mütevazıydı. Onunla sadece sahnede değil, gündelik yaşamda da hep oynardık. Konuşmadan, gözünün içine baktığınızda size cevapları verirdi. Mesela Stat Otel’de, Ankara’da kalıyoruz. Kalıyoruz dediğim, üç ay. Bir ömür yani. Süit odadayız; buzdolabımız var, oturma odası ve yatak odası var. Ayrıcalıklı bir odadayız. O, bana gözüyle soruyor: “Kız, sütü çıkardık mı?” Gözünde o yazıyor. Ama oynuyoruz, ha! “Salata söyledin mi?” (Rakı içeceğiz çünkü.) “Buz koyduk mu buz?” Gözünde yazıyor bunlar, böyle oynuyordu. İnanılmaz bir mahluk. İnanılmaz hassas, bir o kadar komikti ama trajik bir şey vardı hayatında. O kadar özlüyorum ki onu.

Bize ne diyorsunuz? Oyuncu. Oyuncu kadar oyun da önemli. Oyun, hayatı öğreten bir şey. Mesela çocuklar oyunla büyürler. Hayatı öğrenirler. Yaratıcılık da vardır oyunlarında. Asıl öğrenim o. 1950’lerde oynadığımız oyunlara bakıyorum. Kore Savaşı vardı o zaman. Durmadan yaralılar geliyor, gaziler. Bizim çocukken kurduğumuz oyunlarda cankurtaranlar yaralı taşıyordu. Çocuklar hayatta olan şeylerden etkilenir. Şimdi düşünüyorum, Güneydoğu’da kim bilir ne oynuyor çocuklar… Ya da doğru soruyu sorayım; oyun oynuyorlar mı?

Bu yazı, Pulbiber derginin Mart 2016 sayısında yayımlanmıştır.