Kızım Elvan ve torunum Emre kadar sevdiğim biri vardı; anneannem. Onun hayat hikâyesi enteresandı. Meşrutiyet dönemine doğmuş. Rüştiyeyi bitirmiş. Geçmiş dönemin içinde kendini yetiştiren bir kadın.

O dönemde kocayı boşamak kolay mı? Boşamış. Kocası askermiş. Miralaymış. Kocasını evdeki yardımcı kadınla yakalıyor ve hemen boşuyor. “Benim evimde, benim yatağımda bunu kabul edemem,” diyecek kadar tavizsiz. İki çocuğuna rağmen ayrılıyor. Anneannem iki çocuğuna da bakamadığı için annemi bir akrabanın evine, dayımı da başka bir ahbabımızın evine veriyor. Yani iki çocuk birbirlerini tanımadan büyüyor. Annem iyi koşullarda, evlatlık gibi değil, evlat gibi davranıldığı bir evde büyüyor. Onu baleye, tiyatroya, konsere götürüyorlar. Dayımın hikâyesini bilmiyorum. Dayım, anlatıldığına göre mucit gibi biri. Evde asetilen gazıyla sürekli deneyler yapıyor. Bir gün yine böyle bir deney yaparken gaz patlıyor ve ölüyor. Kırk günlük bebeği de yetim kalıyor.

Anlatma sanatını anneannemden öğrendim

Anneannemin kitap okuma merakı vardı. Bu merak bana ondan geçti. Onun bildiği masalları kimse bilmezdi. Anlattığı masallar Batı’dan değil, buradandı. Şatafol Baba diye bir karakter vardı, onun hikâyelerini anlatırdı anneannem. Bir de Gül Şehzade’yi anlatırdı. Tefrika halinde, üç gün sürerdi anlatması. Şimdi çocuklara masal anlatılmıyor, masal okunuyor. Oysa masal anlatılır. Onları hayal etmek, zihinde şekillendirmek önemli. Mesela anneannem anlatıyor; Şatafol Baba, Kırk Haramiler’in arasına düşüyor. Hani gökten zembille düştü lafı var ya, onun gibi. Masal bu ya, makaralı bir mekanizma onu bir aşağı bir yukarı indirip çıkarıyor. Yukarı çıkıp inerken aşağıdaki haramilere de laf atıyor. Haramiler, bu cin midir nedir, diye korkuyorlar. Çok gülüyorum onlara. Durum komedisi var orada. Tüm bu anlatılanların hayalini kurmak için hayal gücünü de kullanıyorsun, zihnini harekete geçiriyorsun. Masal dinlemenin hayal gücünü kullanmaya çok büyük etkisi var. Anlatma sanatını anneannemden öğrendim, tiyatrocu olmayı istemesem de aslında orada temeli atılmış, sonradan anlıyorum.

Anneannem otları da öğretti bana. Bütün otları tanırdım. Bir ot vardı, bunların arasında dikkatimi çeken. Aslında her yerde görebileceğiniz, tel tel, bembeyaz bir çiçek. “Bak bunun adı Edep, Hayâ Çiçeği,” demişti anneannem. Eskiden bu çiçeğin ortasında siyah tohumlar olurmuş. Sonra dönüşüm geçirmiş, o tohumlar kaybolmuş. Anneannem bu tohumların yok olmasını hayânın yok olmasıyla ilişkilendirirdi. Bana da bununla ilgili, hayatla ilgili hikâyeler anlatırdı.

Başka otlar da vardı. Anneannem, naylon çoraplardan ördüğü zembile benzer, sapı tahtadan olan bir torba yapmıştı. Otları koyardık ona. Mesela diken de yedim ben. Beyaz süt dikeni vardır, yaprakları beyazdır. Yanına tuzunu da alırsın. Salatalıktan bile güzeldir o. Hava iyi olunca diken yemeğe giderdik.

Anneannemin hayatı acılarla, mücadeleyle geçse de güzel şeyler de yaşamış. Önce miralayla evleniyor. Ama bir de Necati var, akrabası. Anneanneme âşık. Anneannem miralayla evlenince üzüntüden verem oluyor. Sonrasında elbette işe giriyor, bir şekilde hayatını düzene sokuyor ama anneannemi hiç unutamıyor. Anneannem ayrılınca kocasından, Necati Bey ne yapıp edip yıllar sonra buluyor onu. Ve evleniyorlar. Bu arada çocukları, yani annemi ve dayımı yanlarına alıyorlar. Aralarında çok yaş farkı da varmış. Ama çok gezmişler. İyi yaşamışlar…

Bu kadar sevince, normalde perişan olmak gerekir. Ben tepki veremedim.

Anneannem tütün kokardı, Birinci sigarası içerdi. Onu hep koklardım, ona bir şey olursa ne yaparım, diye içime çekerdim o kokuyu. Ben 15 yaşındayken öldü. Bu kadar sevince, normalde perişan olmak gerekir. Ben tepki veremedim. Mıhlanmıştım sanki. Ama her türlü görevimi yerine getirdim uğurlarken. Sanırım bir travma yaşamıştım. O şaşkınlık geçtikten sonra çok aradım onu.

Çok inatçıydım, beni bir tek anneannem ikna ederdi. Daha doğrusu beni ikna etmenin yöntemini bulmuştu. Zayıf ve çelimsiz bir çocuktum. Bir türlü kilo alamazdım. Sürekli de hastalanırdım. Bir süre tedavi olmam için hastaneye yatmam gerekti. Ama kimse ikna edemiyordu evde. Anneannem beni nasıl ikna edeceğini çok iyi bilirdi. Pundumu yakalamıştı. Dedi ki: “O hastane çok güzel, her tarafında ağaçlar var, sevdiğin yiyecekler, çörekler var, çok eğlenceli bir yer…” Aslında hiç görmemiş orayı. Ama beni ikna etti. Validebağı’nda maarife ait prevantoryumda 3-4 ay yattım.

Dönemin valisi Fahrettin Kerim Gökay gelecekti. Bir tören yapılacak ve şiir okunacaktı. Hastalar arasında şiir okuma yarışması yapılacaktı. Hastanede herkes beni çok seviyordu. Oranın yıldızı olmuştum. Yarışmaya çok kişi katıldı, benden büyük hastalar da vardı. Bir de Semiha adlı, benim yaşlarda bir kız çocuğu vardı. Annesi, babası yoktu. Ankara’dan, Keçiören Çocuk Yuvası’ndan tedavi olmaya gelmişti oraya.

Yarışma oldu, birçok kişi elendi, sona ikimiz kalmıştık. Ya o ya ben seçilecektim. Yazı tura atılacaktı. Ve o kazandı. Yıkıldım! O da heyecandan ölüyordu. Ona dediler ki, “Senin üstüne giyecek elbisen var mı?” “Yok!” Bir de ağzının kenarında yara çıkmaz mı?

Törene iki gün var. Ağzındaki yara da geçmez o sürede. Ben hemen, “Benim elbisem var,” dedim. Organze elbisem, rugan pabuçlarım ve kurdelem var… “Peki, o zaman, şiiri sen oku,” dediler. Semiha o kadar üzülmüştü ki… Çocuklar çok acımasız olabiliyor. Ödülü aldım, valinin karşısında şiir okudum. Sekiz veya dokuz yaşındaydım. O, kenardan seyretti. Bu benim o kadar çok içimi yaktı ki, Semiha’ya bunu nasıl yaptım diye. Büyük olsaydım, akıl süzgecimden geçirir, “Al Semiha, bu elbiseleri giy ve çık,” derdim. Yaptığım ilk ve tek kötülük budur. Hâlâ içimi burkar. Ama bunu bilerek yapmadım. İkimiz de aynı derecede iyi okuyorduk. Madem ikimiz kaldık sona, neden iki şiir okutmadılar bize? Ve neden bu yarışa tabi tuttular? Ben yarışı kazanmak istedim. O da kazanmak istedi ama olmadı. Keşke onu sonradan görebilseydim. Onu görmeyi çok isterdim.

Bu yazı, Pulbiber derginin Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.