İlk defa “pop” bir terim olarak karşılığını 1990’larda bulur. Dünyadaki teknolojik gelişmeler ve pop kültüründen nasibini alan Türkiyeli sektörün müzik üretiminde inanılmaz bir “aynılaşma” dikkat çeker.

Orhan Kahyaoğlu yazdı. Pulbiber Dergi, Nisan 2016

Orhan Kahyaoğlu yazdı. Pulbiber Dergi, Nisan 2016

90’lı yıllar Türkiye’sindeki pop müzik ve kültürünün sıçramasını anlayabilmemiz için birçok parametreye başvurmak lazım.

Bunlardan, makro düzeyde belirleyici olan ilk öğe, 1970’lerin sonlarında küresel bir rol üstlenmeye başlayan yeni liberalizmin, aynı yıllar dünya müzik endüstrisini de açık biçimde etkileyişi. Yani, küçük ve orta ölçekli birçok plak firması, bu süreçle birlikte Sony, EMI, WEA gibi dört beş dev firmanın bünyesinde toplanır. Bu yolla ürünlerin dünyanın 100’ün üstündeki ülkesine aynı zaman dilimlerinde dağıtılabilmesi sağlanmış ve satışlar katlanarak artmıştır. Bunda teknolojik gelişmelerin büyük payı vardır. Video klip, bir tanıtım ürünü olarak pazara büyük olanaklar sağlar. Kasetin yerini yavaştan CD üretimi almaya yönelir ve dev pazarlama stratejileriyle olağanüstü satışlara yönelmenin yanında Michael Jackson, Madonna, George Michael, Prince vs. müzik idolleri tüm dünyayı kuşatmaktadır.

Türkiye’de ise Darbe’nin ardından değişim müzik sektöründe de gözlemlenir.

Türkiye’de çok sınırlı olan müzik teknolojisine dair altyapı olanaklarında, yani zengin stüdyoların sayısında 1980’lerin sonunda ciddi bir artış söz konusu olur. On yıllarca müzik ve müzik sektörüne bazen müzikal, bazense ideolojik engellemeler getiren, devlet kurumu TRT’nin yerini yeni liberal ideolojinin açtığı yolla özel sektör kurumları da üstlenmeye başlamıştır. Yani 90’ların ilk yıllarındaki özel radyo ve TV’ler müzik pazarına bambaşka hız ve üretim temposu kazandırmıştır. Klip, Türkiye’de ancak 1994 yılında patlamaya başlar. Yıldızların çoğalmasında bu patlamanın önemli payı vardır.

Zaten, bu yeni liberal ideoloji ve yeni pazar ekonomisi bambaşka bir üretim artışı imkânları sağlarken sanat ve kültür, özelde de müzik, bundan payını almaya başlamıştır. Yeni tüketim kültürü, müzikte de rekabeti getirir. İMÇ, eski-yeni firmalarıyla yüksek satışlara ulaşmaya hedefleyen bir üretim hızı yakalar. Dünya müzik endüstrisiyle bu mukayese edilemez. Türkiye’deki İMÇ de, tabii ki bir sektör durumundadır. Endüstriyel bir sıçramayı hiçbir zaman tamamlayamaz.

İlk defa “pop” bir terim olarak karşılığını 1990’larda bulur.

Dünyadaki teknolojik gelişmeler ve pop kültüründen nasibini alan Türkiyeli sektörün müzik üretiminde inanılmaz bir “aynılaşma” dikkat çeker. Ama buna koşut, kendi idollerini de üretmeyi başarır. En azından rekabet hızlanır.

Müzik yapmaya girişen şarkıcı ve gruplar kayıtlarıyla şirketleri dolaşıp onları yayınlama olanağı bulurlar. Bazıları yıldız olmayı başarır. Bir patlayıp “15 günde” de sönen birçok isim olur. Başta rock olmak üzere birçok alternatif ve muhalif müzik türleri pop formatı içinde erimeye, aynılaşmaya başlar. Muhalif duyarlılığından uzaklaşır.

Türkiye’de “aşağıdan yukarı” şekillenen ilk ve gerçek popüler müzik türü olan arabesk bile 90’lı yılların sonuna gelindiğinde pop formatına eklemlenir. Yani Küçük Emrah, pop yıldızıdır artık!

Tüm müzikler, alışılmış ritim, ezgi ve hatta melodilerle yıldızlarını doğururlar. Tüm bu aynılaşma, son cümlede idollerini de üretmeyi başarır. Tarkan gibi kalıcı olan az olur. Ama Burak Kut, Mirkelam vs. çok sayıda şarkıcı kısa zamanda sönse de, birçoğu kendi müziklerini yapan şarkıcılar olarak belleklerde birçok hit bırakmayı becerirler.

Sezen Aksu gibi görece “eski” yıldızlar, 90’larda genç yıldızların “ablalığını” üstlenir. Aşkın Nur Yengi, Levent Yüksel ve özellikle Sertab Erener dönemin idolü olmasa da yıldız şarkıcılarıdırlar. Yani bu tüketim hızı kısa ömürlü de olsa kolay göz ardı edilemeyecek çok sayıda yeni pop şarkıcısının doğmasını sağlar. Buna koşut ya da milenyum sonrasına evrildiğinde bir tür “pop” formatına kayan “Duman” gibi çok sayıda rock grubu ortaya çıkar.

Arabeskle popun kesiştiği noktalarda, politik bir nosyonu da olan Ahmet Kaya gibi yıldızlar dikkat çekicidirler. Bu arada, dünya müzik sektöründe de olduğu gibi ara ara eski yıldızların “nostalji rüzgârlarıyla” karşılaşılır. Cem Karaca, Barış Manço, Moğollar, Üç Hürel, Orhan Gencebay, Ajda Pekkan gibi çok sayıda yıldızın eski kayıtları veya yeni düzenlemeleri gündem oluşturur.

Evet, bu çeşitlilik ve tüketim hızı örneklerle çoğaltılabilir.

Kısa süreli de olsa yıldızlar çoğalır. Ama bu tüketim temposuna bir alternatif oluşturma çabasında, içine politik ve etnik müzikleri de alan Kalan veya Ada Müzik gibi firmaların “bağımsız firmalar” kimliğiyle 1990’larda bir ayrıcalık oluşturduğunu, politik kimlikli, görece entelektüel grupların da farklılığını es geçmemek gerekir. Radikal kimliğiyle Grup Yorum veya entelektüel politik uğraşıyla Kardeş Türküler hatırlanmalı.

Bu gelişmeler, milenyum sonrası dönemde de bir yenilenme yaşar. 1980’ler ve 90’ların politik kimlikli Kürt müziği ve hatta Laz müziği kendince bir pop formatına dönüşür. Kalıcı eserler de üretir. Kazım Koyuncu örneğindeki gibi. Ancak bilgisayarı merkez alan teknolojik devrimler Türkiye’deki müzik sektörünü ciddi bir sönüme uğratır. Sektörün rekabeti biçim değiştirir.

Müzik dijital evrenin bir parçasıdır. Dünya endüstrisi bu dönüşüme hızla ayak uydurmaya çalışırken, Türkiye müzik sektörü çok yavaşlar. Üretim olanakları çeşitlilik kazandırmış gibi gözükse de bence teknolojik gelişme, estetik gelişmeye baskın çıkar. Bu yüzden, pazarlama şartları da değiştiğinden, geniş bir müzik düşkünü ve izleyicisi 90’ların yıldızlarını bile arar olur.

Bu yazı, Pulbiber derginin Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.