Bütün insanların genlerinde kötülük var. Ama okumakla, eğitim görmekle bunlar bir şekilde ayıklanıyor, tıraşlanıyor. Benim gözlemlediğim, ne kadar terbiye edilirse edilsin bu dürtünün ortadan kalkması mümkün değil. Şiddet mesela. Senden daha zayıf olana şiddet, kendini koruyamayacak olana şiddet. Bu dürtülerden ortaya çıkıyor. Çocuklar gider, kedinin kuyruğunu çeker. Bu da bir kötülük ama bilinçli bir kötülük değil. İçgüdüsel. Bilinçli yapıldığı zaman kötülük, sadece ev, bark, insanların hayatı değil, ülkeler yıkılabilir. Dedikodu ve Söylenti diye bir kitap var, orada okumuştum, dedikodu bir rahatlama biçimi ama söylenti sahiden ülke bile yıkar.

Peki, iyilik nedir? Ya da iyi dediğimiz kişiler kim? Dışarıdan izlediğimiz, özünde pek de tanımadığımız ama sevimli bulduğumuz kimselere hemen iyi sıfatını yakıştırıyoruz. Neden iyi? Bunun cevabını vermek gerek. O iyi dediğimiz kişilerin evinin kapısını kapadığı zaman içeride nasıl davrandığını bilmiyoruz. İnsan olmaktan bahsediyorum.

Bazı şeyleri, fazlalıklarını ayıklamaktan söz ediyorum. Kötülük sadece vurup kırmak değil. Mesela, beş yıldızlı otellerde yenilen yemekler… Koca tabaklara doldurulan, neredeyse çapı yarım metre olan o tabaklara konulan yemekler de kötülük sızdırıyor. İnsanın kendine verdiği zarar var orada. Bir kere yiyorlar, doymuyorlar, bir daha gidip alıyorlar. O yemekler nerene gidiyor? Her şey dahil o mönüye, açlık da.

Hayvanlara bakalım; onları ürkütmezsen, aç değilse sana dokunmaz. İnsan öyle değil. İnsan vahşi. Mesela insanı ateşi bulmaya götüren, o ilk şaşkınlığa götüren bir şey olmalı.

Bir arayış. İyilik ve kötülüğün çarpışması da var. Ama o arayışta yıkım olmamalı. Beethoven’ın hayatını bir filmde izledim; filmde eziyetçi, bencil, kötü bir adam olarak geçiyor. Ama 9. Senfoni’yi besteleyerek bizi bambaşka bir yere götürdü. Mutlu etti.

Bir kitapta okumuştum; ilkel kabileler, çocuklar ve dâhiler, renkleri işitir, müziği görür diye. Beethoven 9. Senfoni’de o rüzgârın sesini görüyor. Görerek bestelemiş, duyarak değil. Onu bestelerken sağırdı ama görüyordu. Deha işte! İçindeki kötülüğe rağmen insanlığa müthiş bir müzik sunmuş. İçimizdeki kötülüğü yenmek yerine sanatta, edebiyatta, tıpta, bilimde yapacağımız şeylerle başka bir şeye dönüştürmek gerek. Çünkü o kötülük dürtüsü yok olmuyor.

Yine TV’de izlemiştim; uzay mekiğindeki iki astronottan biri ayı kostümü giyiyor, öööö diye öbürünü korkutuyor. Uzayda yapıyor bunu. Yerçekimi de yok, havada öööö diye bağırıyor, komik tabii. Ama içinde kötülük olmasa bunu yapar mı? Yapmaz değil, yapamaz. O kötülüğü bir şakaya dönüştürebilirsin, bir müzik eserine, resme dönüştürebilirsin.

Koca binaları inşa eden, karşıma diken kötü değil mi? Havayı kapatıyor. İçinde oturanlar da kötü. Çünkü o kötülüğe ortak oluyorlar. Arabası olan da kötü. Sigara içmeyin öldürür, diyorlar. İyi de bu arabaları ne yapacağız? Havaya verdikleri zararları… Hiç sigara içmemiş insan günde on paket sigara içmiş gibi egzoz dumanına maruz kalıyor. Bu kötülük değil mi? Ekmekte yapılan hileler, gıdaların daha uzun dayanması için içine konulan katkı maddeleri… Bu kötülük değil mi? Neden o gıda firmalarının ismi açıklanmıyor? Asıl kötülük bu.

Bizim oynadığımız filmlerde iyi yürekli Hafize Ana, onurlu Yaşar Usta, saf temiz Şaban vardı, ben de evin büyük kızıydım. 

Biz öldürüyoruz, bizler yapıyoruz tüm bu kötülükleri. Ama umudu kaybettiğimiz anda her şey bitmiştir. Eller yukarı o zaman. Umudu kaybettiğimde işimi yapamam. Benim işim insanla çünkü. Bir kişi bile anlıyorsa söylediklerimi, bu çok önemli. Bir kişi çok kalabalık. İçinde sevgi, bilgi ne varsa onu vermek zorundayız. Hele hele bu zamanda.

Herkes dizi film izliyor. O dizilerde geçen öyküleri izliyorlar. Niçin? Kim büyükse, güçlüyse onun gibi olmak için. Bizim oynadığımız filmlerde iyi yürekli Hafize Ana, onurlu Yaşar Usta, saf temiz Şaban vardı, ben de evin büyük kızıydım. İzlerlerdi çünkü oradaki aile gibi olmak isterlerdi. Sait Faik’in  hikâyelerindeki o naif, küçük insanlar, o karakterler gibi…

Ağını tamir eden balıkçıya bakıyor muyuz hiç? Bakmıyoruz. Hayatımda yediğim en güzel balık, İzmir Narlıdere’de yediğim balıktı. Oradaki balıkçıların ikram ettikleri balık ekmeğin tadını unutamıyorum. Demek ki denize olan sevgileri, ekmek paraları, denizin kokusu, iyodun verdiği rahatlık… Bütün bunlar vardı o balığın lezzetinde. İşte o adamlar iyi!  Kötü olan sensin. Gidip bir seyret, içindeki haşaratları dök.

Okuldan eve gelene kadar nelere maruz kalıyorsun, nelere açık olarak geliyorsun eve. Sonra birdenbire kapı açılıyor, mis gibi annenin yaptığı patates kokusu yayılıyor dışarıya. Veya karnıyarık yapmış, o kokuyor. Burada iyilik var. O ayrıntıdaki mutluluğu, iyiliği kaybettik.

Bu yazı, Pulbiber derginin Mayıs 2016 sayısında yayımlanmıştır.