Yarımmış, doğurmak istemeyen kadınlar. Bu lafı duyunca hemen bedenime baktım. Bedenimin altı mı yok, üstü mü yok? Nerem yarım? Baktım, çok şükür bütünüm.

Doğurganlık zamanım geçti. Pırıl pırıl bir evlat yetiştirdim. Evladım da bana pırıl pırıl bir torun verdi. Şimdi de onu yetiştiriyoruz. Merak etmeyin, görevlerimi yapıyorum. Sayın Erdoğan, kadınlar için hiç üzmesin kendini. Bu memlekette üzülecek o kadar çok şey var ki. Kadınlar hem evlerini idare ederler, (isterlerse) hem çocuk doğururlar, hem de mesleklerinde başarılı olurlar. Her işi yapabilirler ve yapıyorlar da. Sevilen ve çok yoğun çalışan bir insan olarak benim evim pırıl pırıldır. Üstüm başım temizdir, evimin mali idaresi bendedir. Bu yaşıma kadar kimseye bağımlı olmadım. 14 yaşından beri kendi ayaklarımın üzerinde bağımsız duruyor, kendi paramı da kendim kazanıyorum. Ve bütün kadınlar bunları yapabilir. Amma velakin şu ülkeye bir çocuk doğurmaya artık kadınlar korkuyor. Küçücük çocuklara tecavüz ediliyor, çocuklarımızı biz koruyamıyoruz. “Bir kereden bir şey olmaz,” diye çıkıyorlar işin içinden. Bir kereden çok şey olur.

Kadınlar bugün her zamankinden daha endişeli. Bize terörsüz, ekonomisi iyi, insanların kardeşçe yaşadığı, bilimin, sanatın olduğu bir ülke sunsunlar yeter. Bizi düşünmesinler. Yeter! Biz yaparız her şeyi.

İktidar bir dönem, çalışmak isteyen kadınlara kredi vererek çalışma olanağı sunma yoluna gitti. Demek ki kadına ihtiyaç var. Kadının toplum hayatında olması çok önemli. Nereye gitsen erkek. Her yer kahvehane gibi. Arasında kadın olmayan topluluğu ne yapalım? Kızlı erkekli oturacak bu gençler. Bu aynı zamanda cinsel eğitimin bir parçası. Bizde cinsel eğitim olsa tecavüzler azalır, kadına şiddet azalır.

Kadının birey olmasına izin verilmiyor. Kullanılan sözcüklere bakın. Âdemoğlu, insanoğlu… Ben neyim? Cinsiyetler üzerinden davranmamak gerek. Erkek, kadın ayrımı yapmadan önce insanım demeliyiz. İnsan olmak ve insan kalabilmeyi sürdürmek o kadar zor ki… Hırsları törpülemek gerek. Mesela bana gelen yoğun sevgide, gösterilen tavırda bir Azize Teresa durumum var. Acaba kanar mıyım bu işe? Allahtan aklım yerinde de o havada değilim. Gelen elliyor, giden dokunuyor, tapınma gibi bir şey oluyor. Hissediyorum aldığım o titreşimden. Buna kanarsam ne yaparım ben? Somut bir varlığım. İnsanım ben. Kötülüğüyle, iyiliğiyle insanım.

Evde TV başında zaman geçiren bir adam ve kadın arasında, bana göre bir ilişki yok. Ona evlilik diyoruz.

Kadının tarifi yapılıyor. Doğurunca mı kadın oluyorsun? Yanlış! Ülke bu durumdayken kadın zaten reddeder. Üstelik kadın, doğurmama hakkına da sahiptir. Kim karışır buna? Curie çiftini örnek alıyorum. Bir adam ve bir kadın, insanlık için uranyumu buluyor. Bir kadınla bir erkeğin beraberliğinin içinde bilim, sanat, sevgi, dayanışma, muhabbet varsa bu birliktelik olur. Orada gerçek bir ilişkiden söz edebiliriz. Yoksa evde TV başında zaman geçiren bir adam ve kadın arasında, bana göre bir ilişki yok. Ona evlilik diyoruz.

Evlilik ne? Menfaatler üzerine kurulmuş bir yapı. Ticaret var orada. Mesela evleniyorsun, düğün yapıyorsun, ev tutuyorsun, evine eşya alıyorsun, sonra çocuk yapıyorsun, hastaneye gidiyorsun, çocuğun doktoru oluyor, büyüyor okula gidiyor, kursa gidiyor…  Eeee, evlilik dediğin ne ki? Aslında ülke ekonomisini döndürüyorsun yaptığın masraflarla.

Pulbiber‘in Mayıs sayısında gençlerin “ben ne olacağım” endişesini okudum. Hepsi aynı ortak derdi taşıyordu. Ama benim onlardan umudum var. Çünkü Atatürk bu ülkeyi kimseye emanet etmedi, gençler dışında. Nasıl dönüverdiler arkalarını o çocuklar karanlığa! Somut değil, soyut şeyler öğretiliyor gençlere. Bu döneme has bir şey değil yaşanan. Türkiye çok uzun zamandır bu eğitimden geçiyor. Kızım Elvan zamanında da vardı. Elvan okuldan ağlayarak gelirdi. Niye ağladığını sorduğumda, “Sen iyi bir anne değilsin,” derdi bana. Çünkü evde soba kurmuyorum, boruları temizlemiyorum, turşu kurmuyorum, salça yapmıyorum, halı dövmüyorum. Okulda bunu öğretiyorlarmış. Sözünü ettiğim yıllar, yetmişler. O zaman da vardı, iyi kadın, iyi anne olma modelleri.

Benim dönemimdeyse alfabe kitabında baba gazete okuyor, anne kitap okuyordu. Sonra o resimler yerini başka resimlere bıraktı. Baba yine gazete okuyor, anne ya yemek yapıyor ya kocasına kahve getiriyor. Buradan pay çıkarabilirsin, nasıl değişim olduğunu görmek için.

2 Temmuz Sivas Katliamı

2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümü. Madımak Oteli yakıldı. Biz de seyrettik. Ne için yakıldı bu insanlar? Hiçbir şey için insan öldürmeye değmez. Değerli olan insandır, çocuklardır, şairlerdir… Bunlar bizim değerlerimizdi. Hiçbiri yok artık. Bir macera filmi seyreder gibi hep birlikte seyrettik. Kimi alkış tuttu, kimi ağladı. Ama o kadar. Bir orada kendimi çok çaresiz hissetmiştim, bir de 1999’daki büyük Marmara depreminde. Yapayalnızdık. Hadi deprem bir afetti ya diğeri, o nasıl bir afetti?

Bu yazı, Pulbiber derginin Temmuz 2016 sayısında yayımlanmıştır.