Biz, kült dizi Sex and the City’deki istediğini alan güçlü karakter Samantha olmaktan korkup Mr. Big’i kovalayan Carrie Bradshaw imitasyonlarıyız.

Batı dünyası, “soft feminizm” dönemine geçiş yaparken biz Türkiye olarak neredeyiz?

Söyleyeyim nerede olduğumuzu: Instagram’da Kim Kardashian ve Co’nun fotoğraflarını beğenmekle, aynada özçekim pozları etüt etmekle, “en iyi botoksu kim yapıyor” diye araştırmakla, fal baktırmakla ve sevgilimizin eski sevgilisini ya da eski sevgilimizi “stalklamakla” meşgulüz.

Batı’da popüler kültür, kürtaj meselesi, “vajinal otonomi”, kadınlar arası birlik beraberlik ve kadın-erkek eşitliği ele alınırken, biz gıybet masalarında özellikle hemcinslerimizin başarısını çamura sokup sokup evimizin salonuna asmakla yetiniyoruz. Hasan’ı, Hüsseyin’i değil, Ayşe ile Zeynep’i çekiştirmeyi seviyoruz.

Güçlü kadından en az erkeklerin korktuğu kadar biz de korkuyoruz. Hayır, tabii ki kedinin ulaşamadığı ciğere yaptığı muameleyi yapmıyoruz. Biz sadece ve sadece kendi fikrimizi kusuyoruz. İstediği gibi giyinen, istediği gibi istediğiyle yaşayan kadın bizden değildir.

Peki, biz kimiz, toplumun neresindeyiz?!

Biz, zaman zaman gündemde cinsel tacize maruz kalan hemcinslerimiz için tweet atarak sivil görevimizi yerine getirdiğimize kendimizi inandırıp sonra da “Acaba retweet almış mıyım?” diye iki dakikada bir bildirimleri güncelleyen takımız.

Biz, kült dizi Sex and the City‘deki istediğini alan güçlü karakter Samantha olmaktan korkup Mr. Big’i kovalayan Carrie Bradshaw imitasyonlarıyız. Kötü haber: Mr. Big gelmeyecek, gelse de bir iki beden küçüğü gelecek.

Hayaller Sex and the City, gerçekler Türkiye’nin en çok reyting alan programlarından biri olan Kısmetse Olur.

Bilmeyenlere bir özet geçeceğim:

Kısmetse Olur, ismi de ele verdiği gibi elbette bir evlilik programı, çünkü ülke olarak tek derdimiz bu: EVLENMEK!

Erkekler ve kızlar evi olarak birbirlerine misafirliğe gidip adaylarına kur yapan, haftanın beş günü on iki saatini bu sette geçiren evlilik adayları mobbingin tarihçesini yazıyor. Kur dediğim de erkeklerin kadınlara -pardon kızlara- kur falan yaptıkları yok. Kızlar bir avuç dolusu maço özentisi için birbirini yiyip duruyor. Üstelik hemcinslerine duygusal şiddet uygulamaktan kaçınmıyorlar.

Erkekler evi, naz evi.

“Benim için ne yaptın ki, benim için mücadele et” diye bir marş bestelemişler ki, dillerinden düşmüyor.Adamdan sayıp da duvağını süpürge edip her tür aşağılanmayı göze alan kız sayısı korkutucu. Bugünlerde bir damat adayıyla tanışma yoluna girmiş olan bir gelin adayının, daha evvel evlenip boşanmış olduğu ortaya çıkınca kıyamet koptu ve her iki ev de çölün ortasında bir leş bulmuşçasına akbabalar gibi kızın üstüne çöktü.

Nasıl söylemezmiş, nasıl saklarmış? Kız her ne kadar vakti zamanı değildi henüz dese de, üstüne gitmekten vazgeçmediler. Merhametiyle bilinen Türk insanından eser yok. “Erkeğim” diye koltukları kabarık dolanan damat adayı birden “çocuk”tan sayılır ve kızın maksadı zavallı çocukcağızı ağına düşürmek olur. Kızı savunan yok mu? Olmaz mı? Var tabii ki. Erkekler evinin en büyüğü, kendini arabulucu ilan etmiş olan sözde herkesin abisi, kızı “kandırılmış zavallı çocuğa” şu şekilde savunur:

“Sevmiş, namusuyla beyaz gelinliği ile anasının babasının evinden çıkmış… Dost hayatı yaşamamış, ortada ne çocuk var ne çoluk var,” der.

Eh tabii öyle ya, negatif asosyasyon taşıyan “dost hayatı” diye bir kavram var ve evlilikten sayılmıyor. Çünkü sevmek ve hayata dair aynı hayalleri paylaşmak, aynı çatıyı paylaşmak için yetmediği gibi üstüne ayıp hatta yargılanası bir durum olarak algılanıyor. Peki, tam olarak “dost hayatı” kavramındaki negasyon erkeğe mi, kadına mı hitap etmektedir? Tabii ki sadece ve sadece kadını karalar.

Hadi Müslüman toplum dedik, burası Türkiye Cumhuriyeti dedik, “dost hayatı” tartışmasını şimdilik bir kilimin altına süpürdüm. Koydum yemek masası takımını da üstüne, yatırdım tekrar masaya, “Evlenip boşanmış kadın istemiyorum!” mevzusunu. Merak etme, birazdan yazı biter. Bu konuyu da silip atarız, üstüne soframızı kurar, hiçbir şey olmamış gibi yemeğimizi yeriz.

Yalnız unutma, bu tarz programlar, hele ki bu denli yüksek reytinglere sahipse içinde bulunduğumuz toplumu yansıtmayı bırak, aynı zamanda izleyen taze beyinleri oluşturmaktadır.

Gelin ve damat adaylarının sosyal medya hesaplarındaki takipçi sayısı, tabii ki program başlar başlamaz tavana fırlıyor. Anlayacağın, birer fenomen oluyorlar ve böylelikle de geniş kitleleri yönetiyorlar.

Takipçilerin önemli bir kısmı henüz cinsel kimlikleri oluşmamış genç insanlardan oluşmakta. Türk örf ve âdetlerini, çiklet gibi çiğneyip işlerine gelince ağızlarında balon yapıp patlatan bu sözde fenomenlerden öğreniyorlar. Erkek olmak veya kadın olmak üzerine katı kuralları var bu “fenomenlerin”.

Erkek olmak kadınına taviz vermemek,ondan ilgi alaka beklemek demek.”

 “Kadın olmak ise erkeğine ilgi göstermek, onun için mücadele vermek demek.”

Erkek olmak kolay.

“Adam olmak her yiğidin hakkı değil” demiş atalarımız. Kadın olmak ise hiç kolay değil. Kadına karşı daha bir caniyiz bu ülkede, daha önyargılı, daha kinci. Hadi erkekleri anladım da, biz kadınlara ne oluyor?! Hemcinsimizi gömerken kendimizi yüceltmiyoruz.

Anlıyorum. Havva yüzünden kovulduk cennetten ama yeni bir sayfa açmanın vakti gelmedi mi? Hem kendini hem de hemcinsini bunun için affet.

Cennet yeniden inşa edilebilir. Hem cennet annelerin ayaklarının altında değil miydi?..