Bir ölünün üzerinde tepinmek… Nilgün Marmara’nın orijinal günlükleri yayımlandı.

Ölümü sevmiyor insanoğlu ama trajediye bayılıyor. Sanırım intihar eden yazarların fetişleştirilmesi bundandır. Çünkü intihar bir trajedidir ve her trajedi bizim korkularımızı barındırır. Bir insanı öldürmek, bir insan tarafından öldürülmek ya da insanın kendini öldürmesi… En büyük korku ölümden öte gidemeyince trajedi ölümle denkleşiyor. Bu girift bir ilişki. Cesaret de korkunun olduğu her yerde kendi adını geçirir örneğin.

Nilgün Marmara adı hep boşluktan kendini atan bir kadın imgesiyle canlanmıştır kafamda. Kafamdaki bu imgenin yazar tarafından somutlaştırılmış olması, Marmara’nın yazını için bu imgeyi kafamda sürdürmeme hiç engel olmadı. Onun cümleleri, kelimeleri her an kendini boşluğa bırakacak gibidir çünkü. Cesur, meraklı, tutkuludur.

nilgunmarmara2“Bilmeme kapanında öyle yönsüzüz ki” diyordu yazar, sırrı meçhul döngüyü keşfe çıktığında. Bundandır; kuşkucu bir yolcu, tanımlanmaya aç bir belirsizlik olarak var oldu. Onun bütün metinlerini tek bir cümleyle ifade edebilmeyi denemiştim geçmişte. Bulduğum şey şu olmuştu: “Üzerine düşünmek ve üzerinde düşünmek.” Sözünü tutan yazarlara günümüzde pek rastlanmıyordu, belki de bu yüzden fazla şaşırmıştık ona.

Peki, düşüncesinden çok ölümüyle sevdiğimiz(!!!) Nilgün Marmara aslında kimdi? Uzun ve sancılı bir sürecin ardından Nilgün Marmara’nın günlüklerinin asıl basımı geçtiğimiz günlerde Everest Yayınları’nca yayımlandı. Sürecin “sancılı” kısmını hatırlıyorsunuzdur:

Ölümünün ardından öncelikle yazarın iki defter halindeki günlüklerini arkadaşı Günseli İnal, Nilgün Marmara’nın annesinden aldı ve yasal vârislerin bütün isteklerine rağmen geri vermedi. Üstüne üstlük günlükleri Telos Yayıncılık’tan Kırmızı Kahverengi Defter adıyla yayımlattı. Ancak İnal’ın orijinal metinleri ısrarla saklamasıyla, yayımlananlar üzerinde Günseli İnal tarafından tahribat ya da değişim yapıldığı şüphesi hep sürdü. Orijinal defterlerin kimi zaman bir kütüphaneye bağışlandığı bile söylendi İnal tarafından. Yasal vârislerle İnal arasında süren bu çatışmalı süreçte bir yandan da Nilgün Marmara’nın ölümüne dair spekülasyonlar ortaya atılmaya başlandı. Lale Müldür, Nilgün Marmara’nın intihar etmediğini, bir askerin onu öldürmek için görevlendirildiğini, bu görevlendirmeyi de Marmara’nın general olan kayınpederinin yaptığını öne sürerek Ergenekon’a işaret ediyordu. Kağan Önal bu iddia üzerine Lale Müldür’ü cezai ehliyeti olmamakla itham edip ciddiye almadığını belirtiyordu ki herhalde Lale Müldür’ün dönemin asker linci fırtınasına kapılıp Marmara’nın ölümünü bile olmayan bir Ergenekon’a bağlaması ülkemizin kültürel ve siyasi arenasının bir tımarhaneden farksız olduğunu kanıtlıyordu.

Nilgün Marmara intiharının ardından eşi Kağan Önal’a bir mektup bırakmıştı. Mektubun son satırı, “Kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin,” diye bitiyordu.

Defterlere dair tek bir satır yoktu

Ancak bütün bu süreç, yazarın günlüklerini ortalığa saçmıştı. Eşi Kağan Önal, madem olan oldu, orijinallerini yayımlamak gerekli düşüncesiyle İnal’ın peşinden koşarken yayınevi büyük ihtimalle okuyucuya manevi yönden ve kendi kasasına da maddi olarak büyük bir hizmet sunacağını düşünüyor; okuyucu, kafasındaki trajediyi besleme umuduyla bekliyor; Marmara’nın annesi, kızı unutulmasın da defterse defter, günlükse günlük, basılsın diye bakıyordu. Nilgün Marmara, bir ölü. Ölüler her zaman çaresizdir.

Sonuç olarak bütün bu mücadele bir sonuç verdi, herkes huzura erdi. Yalan dolan olmasın, ben de sevindim. Ama sanırım en çok da günlükleri okuyanlar Nilgün Marmara’nın sadece melankoli ve ölümden ibaret olmadığını anlayacaklar diye sevindim. Artık bir ölünün üzerinde tepinilmeyeceği için sevindim. Bir kelime ırmağı olan Nilgün Marmara’nın bu dünyadan nasıl ağır ağır aktığını görebileceğimiz için sevindim.