İlk yazımda koşmak üzerine yazacağımı söylemiştim size ama o yazı çıktığından beri koşmadım. Koşmadığım dönem bana rutinimi hatırlattı. Bakın, rutin korkunç bir şeydir. Şu yazıyı yazdım da rahatladım gerçekten. Bir an önce yeniden yollara dökülmem gerek zira Avrasya Maratonu’na katılacağım. Ne için koşacağımı da anlatıyorum hem…

Koşarken kafamı öne eğip tişörtümde biriken teri gördüğümde, “Hayattayım ulaaaan!” diye bağırasım geliyor

Bu yazıyı yazmaya başlamadan 5 dakika önce yatağımdaydım. Bir anda fırladım yattığım yerden çünkü sabah yapacaklarım aklıma gelmişti. O yapacaklarım, dün yaptıklarımın aynısıydı. Ve ondan önceki günlerin. Sonra panik içinde anladım: Lan benim her sabahım böyle. Rutine bakın şimdi: Normal bir insan gibi yatmak, uykuya dalmayı beklemek, o sırada belki saçma sapan şeyler düşünmek, uyumak, cep telefonu alarmını duyarak uyanmak, alarmı susturmak, biraz daha uyumak, kalkmak, tuvalete girmek, tuvaletten çıkmak, mutfağa girmek, kahveyi (Nescafe tabii ki) koymak, suyun kaynamasını beklerken bardağa önce kahveyi, sonrasında sütü dökmek, kaynayan suyu içi az kahve-az süt dolu (boşu?) bardağa koymak, bu karışımı kaşıkla karıştırmamak, mutfaktan çıkmak, salona girmek, pencereyi açmak, bir sigara yakmak, pencerenin önünden geçerek (giriş katında oturuyorum) işe gidenleri -bekçi, kapıcı ya da simitçi- selamlamak (veya selamlıyormuş gibi yapmak), her pencere açıldığında dışarı çıkmak için manyakça mücadele eden kedime çıkamasın diye aynı manyakça mücadeleyle karşılık vermek, yatak odasına geri dönmek, yatağı yapmak, giyeceğim kıyafetleri hazırlamak (siyah tişört, kot pantolon, siyah don, siyah çorap), yatak odasından çıkmak, banyoya girmek, suyu açmak, ısıyı ayarlamak (armatürü kırdığım ve hâlâ yaptırmadığım için ayarlaması sıkıntılı oluyor), suyun altına girmek, duş jeliyle köpüklenmek, şampuanı avcuma boşaltmak, şampuan dolu ellerimi kafama sürmek (ya ben 10 yıldır kelim, neden bu ritüeli inatla sürdürdüğümü gerçekten bilmiyorum), kafamdaki köpüklerden arınmak, duştan çıkmak, kurulanmak, dişlerimi fırçalamak, fırçalarken aynaya bakmak, fırçalamayı bitirmek, banyodan çıkmak, yatak odasına girmek, yatağın üzerinde şu yukarılarda virgüllerin arasına sıkıştırdığım siyah don, siyah çorap, siyah tişört ve kot pantolonu giymek…

Sıkıldınız mı?

Ben sıkıldım ama duymanızı, okumanızı, hayal etmenizi istiyorum. Biraz daha dayanın.

Koşarken topuğumdan bile enerji alabildiğimi fark ettiğimde 3 kilometre fazla koşmuştum

Rutin korkunç bir şeydir

…Yatak odasından çıkmak, kedinin tuvaletini temizlemek (kürekle kumun içinde bok arıyorsunuz, bulduğunuz bokları bir torbaya koyup o torbayı da çöpe atıyorsunuz; yani ben öyle yapıyorum, belki siz kürekteki boku doğrudan çöpe atıyorsunuz. Bilemedim şimdi), mutfağa girmek, içine son olarak kedi bokunu koyduğum çöp torbasını çöp kutusundan çıkarmak, ağzını bağlamak (eğer fazla doluysa, bağlamak için lastik kullanın), mutfaktan çıkmak, çöp torbasını kapının yanına bırakmak, ayakkabılarımı giymek, anahtarım, cüzdanım tamam mı diye bakmak, kapıyı açmak, çöp torbasını dışarıya çıkarmak, kapıyı kapamak.

Olacak iş değil.

İlk yazımda koşmak üzerine yazacağımı söylemiştim size ama o yazı yayınlandığından beri koşmadım. Sizi ilgilendireceğini sanmadığım sebeplerden dolayı: Gaziantep’e gittim iş için, oğlum kolunu kırdı, bir de Akdeniz Ateşi atağı geçirdim. (Eveeet, ben genetik bir hastalığı olan zavallının tekiyim.)

Şu koşmadığım bir hafta (belki 10 gün) bana rutinimi hatırlattı. Bakın, rutin korkunç bir şeydir. Rutin, sizi esir alır ve hareketsiz kılar. Tembelleştirir. Cesur kararlar almanızı engeller. Rutin, tüm benliğinizi bir uyuşturucu etkisiyle sarmaladığı için onun bağımlısı olur, bu yüzden yaşadığınızı bile anlamazsınız. Gündüzler geçer, geceler geçer, günler hafta, haftalar yıl olur. Sonra bir bakmışsınız ki götünüze pamuk tıkamaya gelmişler.

Kaslarım yorulduğunda beynim devreye girip, “Hayır yorulmadınız çocuklar, devam!” komutu verdiğinde insan vücuduna bir kez daha hayran oluyorum.

“Hayattayım ulaaaan!”

Şu yazının başında tarif ettiğim benim sabahımdan arka arkaya kaç tane yaşamak isterdiniz? İki? 136? 500 tane? Lütfen tekrar okuyun o satırları. (Şimdi bir daha okudum da, kendimden tiksindim.)

Oysa ben neden koşuyordum? 1 haftada mı sattım kendimi hemen? Sonra hatırladım.

Kendimi gerçekten özgür hissettiğim anlar, koştuğum zamanlar. Koştuğumda nefesimi duyuyorum, bu bana hayatta olduğumu hatırlatıyor. Koşarken kafamı öne eğip tişörtümde biriken teri gördüğümde, “Hayattayım ulaaaan!” diye bağırasım geliyor. Kaslarım yorulduğunda beynim devreye girip, “Hayır, yorulmadınız çocuklar, haydi devam!” komutu verdiğinde insan vücudu denilen bu makineye bir kez daha hayran oluyorum. Koşarken topuğumdan bile enerji alabildiğimi fark ettiğimde 3 kilometre fazla koşmuştum.

Şu yazıyı yazdım rahatladım gerçekten.

Bir an önce toparlanmam ve yeniden yollara dökülmem gerek. 13 Kasım’da Avrasya Maratonu’na katılacağım. Ne için koşacağımı da şu videoda anlatıyorum:


Artık uyuyabilirim…