[1. SAHNE ]

Gözünü yumdu ve sahilde kumların üzerinde geri geri koşmaya başladı. Parlak, bulanık ve kof o karanlıkta -bu üçlemeyi bir yerlerden hatırlıyordu- sanki önünü daha iyi görüyor gibiydi. İlk defa bu şekilde koşuyordu, buna rağmen birkaç yüz metre sonra hâlâ yere kapaklanmayışına şaşırmıyordu. İçindeki kitabi coşkunun düşmesine izin vermeyeceğini hissettiği ve bu his onu düşmekten koruduğu için mi düşmüyordu yoksa yüz milyon sene evvel yaşayan canlıların vârisleri nasıl bugün hayatta olabiliyorlarsa, yani ruhsuz tabiat kanunlarına uygun davrandığı için mi bilmiyordu. Sahtelik-gerçeklik meselesine kafasını fazla taktığından gözünü kapatmaya karar vermişti.

Ayakları kumlara batıp çıkıyor, sendeliyor, toparlanıyordu. Derken ayağı bir şeye takıldı. Biri kalın, biri ince ama tek bir ağızdan çıkıyormuşçasına aynı anda, “Ah!” diye bir ses duydu. Gözünü açtı, arkasını döndü.

Bu olayı bana anlatan adam delinmiş deri arkalığından dışarı fışkırmış sarı süngerinin göründüğü sandalyeden kalktı. “Hemen geliyorum,” dedi. Gittikten sonra oyalanmak için bir sigara yaktım. Elinde ağzına kadar dolu tepsiyle bir gözü kısık halde kahvedekileri süzen çırağa el edip iki çay söyledim. Beş dakika. Sigaramı söndürdüm. On dakika. Çayları tekila gibi art arda tepeme diktim. Yarım saat. Önümdeki spor gazetesini karıştırdım. Yok. Adam yok!

Hikâyenin devamını ölümden sonraki yaşam kadar merak ediyordum. Tamam, o kadar değil. Yine de öğrenmek istiyordum işte. -Ama abartmasak, hayatın eşit aralıklarla çıldırtıcı bir tekdüzelikle damlayan özsuyuna nasıl katlanırdık!- Üzerimdeki elbiseler ıslak ve soğuk değildi, karnım toktu, başımda bir dam vardı, birkaç gün önce sevişmiştim. Medeniyetin ihtiyaç fazlası zaman sayesinde geliştiğini; haşlanmış yumurta mı yoksa omlet mi yapmam gerektiğine bir türlü karar veremeyişimden dolayı günbatımına sarkan bir kahvaltı sonrası belgeselinden hayal meyal hatırlıyordum.

Merak etmeye hakkım ve zamanım vardı. Bir şeye ayıracak zamanımız varsa onu yapmaya hakkımız da vardır diye bir kural uydurmuştum ve o kurala uymak işime geliyordu. Adam hâlâ görünürlerde yoktu. Ben de bir saat öncesine göre hikâyenin devamını öğrenmeye kararlıydım. Tam o sırada gökyüzünün yaprakları hışırdadı. Kaldırdım başımı. Bir martı kanatlarıyla zar zor tuttuğu borazanına üfledi. Ve gaipten bir ses duyuldu. Fakat sesin sahibi, alışılmış yüksek, kararlı, heybetli gaip sesiyle değil; sakin, kaygısız, lafı evirip çeviren bir tavırla konuşuyor, şöyle diyordu:

Acele etme. Hiç duydun mu, sol elini bir deniz savaşında kaybettiğinden olsa gerek, ancak kendisiyle alay ederek teselli olabilen talihsiz adam; bin bir kılığa bürünerek anlattığı hikâyenin bir yerinde aktardığı olayı fotoğraf çekercesine dondurmaktan hoşlanıyor. Bu, aslında eski, bildik bir yazar numarası, okurunu heyecanlandırmak için delikanlı, aklında olsun.

Ne diyeceğimi bilemedim. Hayatımda ilk defa gaiple konuşma fırsatı yakalamıştım. (Artık “Olric’le” der gibi “Gaip’le” diyebilirim.) Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Ama kul daralmayınca da Hızır yetişmezmiş. Oturduğum yerden etrafıma bakınca onu gördüm. Hayır, sandığın gibi değil sevgili okur, gözünü yumarak koşan adamın hikâyesini anlatan adam değil. Bir kadın. Hani penceresinin üstünde yıldız taşıyan var ya, o. “Heyyy!” diye ünledim ona, “Heyyyyy! Bu sabah kahvaltını beğendin mi?”

[2. SAHNE ]

Bu hikâyenin ikinci sahnesini başka biri yazacaktı. Heyhat! Hayat bizi şaşırtır her zaman. Sabah uyanırız, gün içinde karşımıza çıkacağını bildiğimiz bir insanla aramızda geçecek diyaloğun akışını, zihnimizde içten içe tiyatro yazarlığına özenen bir oyuncu gibi yaratırız. Ama karşılaşma vakti gelip çattığında yaşadığımız bambaşka bir akıştır. İşte böyle, ikinci sahneyi yazacağını sandığım kişi ya yeterince cesareti olmadığı ya da bana yeterince yakın olamadığı için iş başa düştü. Yine de ben kendi adıma değil, onun adına yazacağım. Ne de olsa onun defterine yazıyorum, hikâye bitince koparacak olsam da. Belki de böylece cesaret bulamasa ve bana gönlünce yakın olmasa da ben ona yaklaşırım. Veya uzaklaşırım. Bakmayın siz söylenenlere, ikisi de aynı şeydir. Önemli olan sabit kalmamak.

Hikâyemiz şöyle devam ediyor:

Penceresinin üstünde yıldız taşıyan kadın -ama ne kadın!- gülümseyerek yanıma yaklaştı -gülümsemesi bir denizkızına yaraşır cinsten, fena halde özgüvenli, alaycı ve derindi- biraz daha yaklaştı ve “Heyyyyy! Beğendim tabii ki,” dedi.

Gaip Hazretleri’ne dönelim. Kadın gelince, Gaip’e zaten az olan ilgim iyice azalmıştı. Bir gün Gaip’in ikinci plana düşeceğini hiç düşünmezdim. Onunla konuşacak bir şeyim yok gibiydi. “Saçmalama!” diyebilirsin ey okur, “Sorsana yarın, önümüzdeki ay, beş seneye ne olacakmış?” Ama şunu sen de iyi bilirsin ki, bilmek ve bilinç felaketlerin en büyüğüdür. Düşünsene, öldüğümüzün farkında olmazsak gerçekten ölmüş olur muyuz? Aç olduğumuzu hissetmiyorsak, kim bizim hakkımızda acıkmış diyebilir? İşte o yüzden, yani bırakın bilip öğrenmeye, bildiklerimi unutmaya çalışırken ben, ona bir şey sormam biraz ahmaklık olmaz mıydı? Bak, şu an bile son söylediklerimi hatırlamaya pek hevesim yok.

Tüm isteksizliğime rağmen aramızda şöyle bir diyalog geçti:

– Her şeyi bilmek nasıl bir duygu?

– (Korkunç bir hayal kırıklığı ve kibirle) Ne dedin! Ne yani, sora sora bunu mu soruyorsun? Sen ne acayip insansın!

– Ben insan değilim, yani senin anladığın anlamda değilim. İlla onunla bağlantısı olacaksa, onun gölgesiyim. Hikâye kahramanıyım ben!

– Şimdi anladım. Zaten ne kadar tuhaf da olsa insan olsaydın, bunu sormazdın. Demek her şeyi bilmenin nasıl bir şey olduğunu soruyorsun?

– Evet.

– Nasıl olacak, felaket! Kafamda korkunç bir uğultu. Geceleri uyuyamıyorum. Ama çok da eğlenceli. İnsanların bana olan merakını çok komik buluyorum. Bilmemenin ne büyük şans olduğunu ah bir bilseler! Ama mümkün değil, biliyorum.

– Anladım, tahmin etmiştim.

– Ben gidiyorum o halde. Biraz eğlenmeye ihtiyacım var sanırım. Fakat bir şey aklıma takılıyor, senin gerçek bir insan olmadığını nasıl fark etmedim?

– (Muzipçe gülümseyerek) Ben fena halde gerçekçi bir kahramanım da ondan.

– Hoşça kal.

– Sen de, sen de Gaip!

Ve Gaip geldiği gibi sesiyle beraber kayboldu. Martı bir kez daha sûra üfledi. Gökyüzünün yaprakları hışırdadı yine. Ama bir şeyi açıklığa kavuşturmam lazım, kaldığım yerden devam etmeden önce:

“Gaipten bir ses duyuldu,” demiştim, sonra da Gaip’in bizzat kendinden bahsettim. Çelişkili görünebilir ama şu cümle her şeyi çözecek: Evrende Gaip dışında, kendisi ve sesi aynı olan hiçbir varlık yoktur. Tanrı dahil!

[3. SAHNE]

Önceki sahnenin aksine bu sahnede yine kendi adıma anlatıyorum. Ama kafam biraz karışık. Hayır, sandığınız gibi başkasının adına anlatmaktan kendi adıma anlatmaya geçerken zorlandığım için değil. Tamamen kişisel meselem.

İstediklerimizin hepsini söyleyebiliyor muyuz? Hem söyleyebilsek bile ömrümüz düşünüp söylemek istediklerimizi fısıldamaya yeter mi hiç? Laf!
Sen, bir öykü okumak niyetiyle geziniyorsun bu satırlarda, ey okur. “Eee, n’oldu? Hadi artık!” diyebilirsin haklı olarak. Bense hikâyeyi yaşayan adam olarak sadece anlatmakla yükümlüyüm aslında. Ama ben sadece hikâyenin karakteri değilim ki! Seni temin ederim ki kanlı canlıyım, bak şu an üşüyorum bile, nerede olduğumu söyleme iznim yok, yazarım izin vermiyor; ama yaşadığımı haykırıyorum buradan.

Heyyyyy! Yaşıyorum ben. Bunu unutma lütfen! Ve sen olmasaydın ne yapardım ben… İyi ki varsın ey okur. İyi ki varsın! (Bu lafı da denizkızlarına özgü gülümsemeyle beraber o kadından öğrendim.) Beni dinleyen sen olmasaydın, ne yapardım ben! Sadece hikâye kahramanlarından oluşan bizim dünyamızda çıt yok, biliyor musun? Burada sessizlikle yalnızlık diye iki ayrı kelime yok, biz ikisi için de aynı kelimeyi kullanıyoruz. Evet, iyi ki varsın!

Neyse, Gaip’in söylediklerinin de özünü alıp posasını bıraktım. Yine de şöyle düşündüm: Hikâyemi anlatırken yeterince dürüst müyüm? Ve kendime sorduğum bu soruya dürüstlüğe yakın bir tavırla cevap verdim:

Bizim dünyamızın gökyüzünü kuşatan kapkara sessizlikte, gerçekle sahteyi ayıran çizgide başlangıçtaki olayı anlatan adam, o olayın kahramanı, ben, kadın ve Gaip, yani beşimiz; birbirimizi ne kadar işitebildiysek o kadar dürüstüm işte.

Gaip’le yaptığımız kısa sohbeti sahte bir utangaçlıkla dinleyen kadın -bu sahtelik, bir kızın istenme merasiminde takındığı cinsten bir sahte utangaçlığı hatırlatıyordu- evet, bu kadın, hiç kuşku yok ki Gaip’in çocuğuydu. Ve yine eminim ki kadın, babasına âşıktı; Gaip de kızına sonradan ihanet etmiş ve şimdilerde ondan nefret ediyor olsa da bu her şeyi bilen adam, minnacık bir çocukken kızına âşıktı. Bunları anlamak için ne kadının Gaip’le hemen hemen aynı anda gelişini ne de Gaip’in o geldikten sonra yüzüne yerleşen nefret ifadesini görmeye ihtiyacım vardı.

Kadının yüzünde beliren bir anlık bulut, benim Gaip’le konuşmamızı seyrederken yüzündeki o alaycı, dipsiz ve hüzünlü gülümseme her şeyi ele vermişti. Gülümseyişindeki derinlik Gaip’le aynı kanı taşıdığına işaretti: Bir kadın, babası dışında hiç kimse için böyle dipsiz bir kuyuya bağırırcasına gülümsemez. Bir denizin akşamüstü dalgalanışını hatırlatan bu tebessüm, kadının dudaklarından iki yana doğru kederle kıvrılıyordu; bir keder düşünün ki yüzdeki doğuştan gelen simetriyi bozacak kadar yoğun. İşte bu ancak aşkın eseri olabilirdi. Bu lanet ve kutsal duygu dışında hiçbir şey insana böyle bir hüzün veremez. Milyonlarca sene ölmüş iki yıldız gibi titreşen gözlerinde gördüğüm (fizikteki karamaddeye pek benzeyen) o karanlık ışık, gülüşündeki öfke ve nefretle yoğrulmuş alaycılıkla bir yapboz gibi kusursuz biçimde birleşiyordu. Bu da kadının babasıyla arasındaki aşkta ihanete uğradığını kanıtlıyordu; çünkü iki âşık arasında ihanet dışında hiçbir şey böylesine dehşet verici bir alaycılığa yol açmaz.

Öyle bir gülüş ki neredeyse ayrı bir insan gibiydi.

[4. SAHNE]

Penceresinin üstünde yıldız taşıyan kadın, bana iyice yaklaşmış olmasına rağmen Gaip gidinceye kadar ayakta bekledi. Ancak o gidince yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Gaip gidince yüzündeki o gülümseme, yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı. “Nasılsın?” dedim ona, sanki az önce olağanüstü bir şey yaşamamışım ve o bu ana şahit olmamış gibi. O da yine aldırmazlıkla, “İyiyim,” dedi gülümseyerek, “Sabah kapıma bıraktığın boş kâğıt için teşekkür ederim.” Bu defa gülümseyişi sadece hüzünlüydü. Gülümseyişinin bu haline sevinmek ve bununla yetinmek zorundaydım.

Birkaç saniye süren sessizlikten sonra ekledi: “Benim gitmem gerek. Kendimi iyi hissetmiyorum.” “Daha yeni gelmiştin,” dedimse de dinlemedi.

Yine kendimle baş başa kalmıştım. Artık şu geri geri koşan adamın yarım kalmış öyküsünü anlatmaya başlayıp, “Hemen geliyorum,” dedikten sonra gelmeyen adamı beklemeye devam edebilirdim. Bir yandan da yarım kalan öyküdeki adamı düşünüyordum. Adamın ayağının yakıldığı, biri kalın, biri ince ama tek bir ağızdan çıkıyormuşçasına aynı anda, “Ah!” diyen iki sesin sahibi kimdi? Evrende Gaip dışında, kendisi ve sesi aynı olan hiçbir varlık yoktu. Tanrı dahil! Demek ki o seslerin sahibi ne Gaip, ne Tanrı ne de benim gibi hayal mahsulü bir kahramandı; gerçek iki insan, bir kadın ve bir erkekti!

Ben bunları düşünürken adam hâlâ ortalıkta yoktu, vakit de epey ilerlemişti. Bir çay daha söyledim, paketimdeki son sigarayı da yaktım. Bekleyecektim. Dedim ya, merak etmeye hakkım ve zamanım vardı. Vakit, gerçek insanlar için ilerliyordu. Gece. Gece yarısı. Gece yarısından sonra…