“kosmos adamlarına sorularım var
çok daha iri iri mi görürler yıldızları”

Nâzım Hikmet

“Epigraf bir yazının esrarını öldürüyorsa, bir hikâyeye kim bilir neler yapar?”

Rafael Trufanov

Bu hikâyenin anlatıcısı olarak olayları aktarırken yeterince adil olmayabilirim. Çünkü ben de hikâyedeki iki büyük taraf arasında akıldan çok sezgiye yakın olan gruba kendimi daha yakın hissediyorum. Yine de okurun, olayları mümkün olduğunca gerçeğe yakın şekilde anlatmak için elimden geleni yaptığıma dair kuşku duymamasını isterim. Ne de olsa gönlümü sezgiye kaptırmış olsam bile içimden bir ses, laboratuvarlarda ömürlerini çürüten dâhilerin tutturduğu yolun doğru yol olduğunu söylüyor. İçimden bir ses… Ah, nasıl ağzımdan kaçırdım!

Belki de bizim grubun soytarısıyım. Olsun, ziyan yok. Beş yılda bir gerçekleşen ve biliminsanlarının keşiflerine değil, onları yok saymaya dayanan zamanın ötesinde bir teknoloji sayesinde bir araya gelen Evrensel Sanat Konseyi’nde konsey üyeliğimin onaylanıp onaylanmadığından henüz emin olmasam da ortalıkta dolaşmaya ve kulağıma çalınanları anlatmaya iznim var. A, tabii, bir de kendi zamanımın dışına çıkmaya. Eh, o kadarlık da olsun, sonuçta konsey üyeliğime geçen seneden beri adayım -İsa’dan sonra 2015 yılını kast ediyorum-.

Şu kadarını söyleyeyim ki biliminsanlarının takıldığı ortam, yazar-çizer tayfasının pineklediği mekânlardan daha temiz. Geçenlerde bizimkilerden birini ziyarete gittiğimde ne göreyim: Saçı sakalı birbirine karışmış şairin ikram ettiği kahve kupasını çalışma masasına koymuştum. İlk yudumu aldıktan sonra kupayı masanın üzerine tam koyacaktım ki kupayı kaldırdığım yerde akçaağaç renginde yuvarlak bir iz oluştu. Meğerse masa kül rengi değil, akçaağaçmış! Yok, yok, insanın kendini içgüdülerine bu kadar kaptırması da abes canım!

Anlatacağım olayların ilk kısmı, 1974 yılının Aralık ayının birinci günü, sabahın ilk saatlerinde yaşandı. Doktora eğitimlerini yeni tamamlamış iki delikanlı, Mihael Florenziani ve Akira Reizan “her şeyin teorisi” dedikleri bir konu üzerinde çalışıyorlardı.

Bir tarafta Einstein’ın ellerine tutuşturduğu iki dipsiz ve tamamlanmamış teori; diğer tarafta Einstein’ın yanı sıra Heisenberg, Bohr gibi belirsizliğin cehaletten değil, çok bilmekten kaynaklandığının farkına varan dâhilerin ortaya koyduğu atom altı parçacıklara ilişkin kuramlar vardı. Bu teoriler birbirine yer ve gök kadar uzaktı. Florenziani ile Reizan’ın tek dertleri bu değildi elbet. Para kazanmaları gerekiyordu! Öyle ya, akşam ne yiyeceğiz?

Fizikçilerin loş dünyasında o günlerde moda olan bir teori vardı. Kuantum Kromodinamiği dedikleri bu şey üzerine çalışmayan bir fizikçinin itibarlı bir üniversitede kadrolu bir iş bulma ihtimali pek zayıftı. Dünyada savaşın bir gün sona erme ihtimali kadar zayıf! Eğer siz bu teoriyi bırakıp atom altı parçacıklarından giderek genişleyen evrene kadar her şeyi açıklayan sicim teorisinden başka yola saparsanız bu, işsiz kalacağınız anlamına geliyordu. Günün modası her alan için felakettir, edebiyat dahil.

“Şu fizikçilerin hikâyesini anlatırken durduk yere neden edebiyatı sokuşturuyorsun?” diye soracak olursanız; şimdilik, “bir bildiğim var” demekle yetineceğim. Moda felaketine gelince bence işin en komik yanı, otuz yılda bir, burun kıvırdığımız şeylerle göklere çıkardığımız eğilimlerin sürekli yer değiştirmesidir. İşin en doğru yanı da ister çiftçi ister oyuncu olalım, biz insanların, iyi şeyleri de kötü şeyleri de son nefesimize kadar bizden ayrılmayan hevesimiz sayesinde keşfettiğimiz gerçeğidir.

Evet, 1974 yılının Aralık’ında “öteki her şeyin kuramı” olan Sicim Teorisi’nin pabucu dama atılmıştı. Aslına bakarsanız bu teori tuhaf bir hayat hikâyesi olan çocuğa benziyor: Altı yaşındayken ölümcül bir hastalığa yakalanan bu çocuk 2016 senesinde hâlâ yaşıyor!

İşte bizim çiçeği burnunda araştırmacılarımız Florenziani ile Reizan bir yandan iş bulmak için koştururken bir yandan da o çocuğa bakıyorlardı. Bu iki inatçı genç, bütün teorileri birleştiren o “sicimlerin” dördüncü değil, beşinci değil, altıncı değil, hayır, tam tamına onuncu boyutta titreştiklerini ileri sürüyorlardı. E, haliyle mizahla meşgul olmak için vakitleri pek kıt olan fizikçiler için gençlerin iddia ettikleri bu söz, gökte ararken yerde buldukları bir şeydi -bu deyimi sadece günlük anlamda kullandığımı söylersem daha az kafa karıştırmış olurum-. Oldukça eğleniyorlardı velhasıl. Florenziani’yle Reizan da kendileriyle dalga geçmekten çekinmiyorlardı.

Bir gün, yani 1974 yılının Aralık ayının birinci günü, asansörde karşılaştılar ve Florenziani’ye göre daha şakacı olan Reizan, arkadaşına gülümseyerek, “Günaydın dostum,” dedikten sonra şu soruyu sordu: “Bu sabah kendini kaçıncı boyutta hissediyorsun?” Florenziani güldü, “Galiba dokuz,” dedi ve ekledi: “Bir sicim kuramcısıyla karşılaşmak için bu asansör dışında herhalde tek yer, işsizlik maaşı kuyruğudur. Bence bizim için acilen bir tabiat parkı kurulmalı. İsmi de şöyle olabilir: ‘Nesli Tükenmekte Olan Sicim Kuramcıları Doğal Koruma Alanı.'”

Reizan gülümsedi ve Florenziani’ye sordu: “Bu hiç de senin tarzında bir espriye benzemiyor, nereden duydun söyle bakalım?” Florenziani, asansörde çıkmak istedikleri kata varmak üzereyken mahcup bir yüz ifadesiyle, “Evet,” dedi, “Murray Gell-Mann var ya, Caltech’li şu adam, geçenlerde ziyaretine gitmiştim, gözlüğünün üstünden bakarak, evet, işte o söylemişti.” Reizan da kendinden emin bir halde kaşlarını yukarı kaldırarak, “Biliyordum,” dedi.

Asansör nihayet kendisine söylenen katta durdu. Reizan’la Florenziani, en yakın ortak arkadaşlarının ofisine girdiler. Hikâyemizde bir önemi olmadığı için onun adını söylemeye gerek yok. Ama iyi çocuktu, işsiz arkadaşlarıyla ofisini paylaşacak kadar cömertti ve henüz gelmemişti. Benim de arkadaşım sayılırdı, tıpkı Reizan ve Florenziani gibi. Bu çocuk, sicim teorisiyle uğraşmak yerine modaya uyan ve bu sayede Caltech kadar olmasa da iyi bir yerde çalışan benim gibi biriyle de arkadaş olarak tüm teorilere eşit mesafede duran Ulusal Fizikçiler Konseyi’nin onursal başkanı gibiydi. Böylece ben de bu hikâyedeki yerimi almış oldum.

Reizan ve Florenziani ofisteki masalarına kurulduktan sonra birkaç saat hiç konuşmadan ve yerlerinden hiç kalkmadan çalıştılar. Zaman onlar için hızlı akmış olsa gerek. Zaten, her şeyin teorisini bir kenara bırakırsak, onlara -o zamanlarda bana da- en çok sorun çıkaran konu zamandı.

ZAMAN. O yoğun ve dış dünya bakımından sessiz geçen birkaç saatin sonunda Florenziani önündeki kargacık burgacık formüllerle dolu kâğıtlardan başını kaldırdı ve Reizan’a -bunu özellikle belirtiyorum, çünkü kendi kendine de konuşurdu- evet, Reizan’a, “Sana bir teklifim var,” dedi.

Reizan, “Kahve içmek için bu ne zarif girizgâh!” dedi her zamanki alaycılığıyla. “Hayır, kahve değil, bir düello!” “İkimiz arasındaki bir düello adaletsiz olmaz mı?” diye tersledi Reizan, gülümseyerek. Florenziani kahkahayla güldü, “Hayır,” dedi, “ikimiz arasında değil, fizikçilere karşı sanatçılar.” Bu defa kahkahayı basan Reizan’dı: “Ooo, daha fena, böyle bir düello tüm zamanların en adaletsiz düellosu olur!” Florenziani gülümsedi ama sonra ciddileşerek, “Columbia’dan birkaç arkadaşım var,” dedi, “geçenlerde buluştuğumda böyle bir toplantı yapmayı önerdiler. Ben de bizimkilerle bir konuşayım dedim. Sen gelirsin, Dick’i de çağırırız -benden bahsediyorlardı, evet, severek gelirdim, iyi bir jübile olur!- o öyle şeylere çok meraklıdır, “* dedi gülerek, “onu da bizim masaya dahil ederiz, üçe üç. Tartışacağız işte. Yöntem, usul, her şey serbest. Yarın akşam.”

Reizan, önündeki ciltlere bakarak, “Siz gidin, benim çalışmam lazım. Hem yarın akşam için CERN’den gelen bir arkadaşımla randevulaştık. Adam Alp Dağları’nı aşıp gelmiş. Ona, ‘Sanatçı tayfasıyla çene çalacağız’ mı diyeceğim? Siz takılın,” dedi. Reizan, “Hayır, gelmek zorundasın. Yoksa o düellodaki adaletsizlik lafının, tartışmaya cesaret edemeyen birisinin yapay refleksi olduğunu bir ömür boyu herkese yayarım. Biliyorsun,” diye ekledi gülümseyerek, “bizim gibi rasyonel biliminsanlarının dünyasında bile bir ‘söz’, yeni bulduğun bir ‘atomaltı parçacık’tan daha çok iş yapar. Zaten gün geçmiyor ki bir fizikçi yeni bir parçacık bulmasın. Hiç havası kalmadı bu işin, hiç. Bence Oppenheimer’ın dediği gibi, artık Nobel Fizik Ödülü, bir yıl içinde hiç parçacık keşfetmeyen fizikçiye verilmeli!” dedi alaycılıkla.

Florenziani, fizikçilerin bile takip etmekte zorlanacakları bir dizi gerekçeyle yoğrulmuş yarım saatlik bir çabanın ardından Reizan’ı düelloya gelmeye ikna etti. Saatler de dörtnala “yarın akşam”a doğru yola koyuldular. “Yarın” dediğimiz günün de her gün değişmesi ne komik, değil mi?

Yarına bugün dediğimiz günün akşamı hemen oluverdi. 2 Aralık. New York’ta güneşin battığını görmemize yine izin vermedi bulutlar.

Her iki tarafta da pek elit bir görüntü olmasa da “Where the underworld can meet the elite / Naughty, gawdy, bawdy, sporty, Forty-second Street!” şarkısını mırıldanarak 42. Cadde’deki bir kafede buluştuk. Bu şarkıyı hatırlayan kim kaldı ki? Daha Broadway, müzikalini bile yapmamıştı.

Rakiplerimiz siyah bir redingot giymiş, seyrek sakallı genç bir ressam, romanını tamamlamak yerine diğer tüm edebi türlere dadanan otuzlarında bir yazar ve nihayet aramızda o şarkıyı en az hatırlayan bir müzisyenden ibaretti. O akşamdan aklımda sadece tartışmamızın içeriği kaldı. O da bölük pörçük. Daha sonra bizimkilerle (o akşama kadar “bizimkiler” derken eski ve solmuş kapüşonlu hırkadan başka şey giymeyen fizikçileri kastediyordum) o akşam hakkında hiç konuşmadım. Zamanın gürültülü akışına sonradan sokuşturulmuş bir akşamdı sanki. Rakiplerimizin isimlerini de yüzlerini de pek hatırlayamıyorum. Belki biri Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış, ötekiler de yan yana hâlâ metronun 42. Cadde durağında depresyonlarını İtalyan takım elbiseleriyle gizlemeye çalışan insanlara canlı müzik yapıp portre çiziyorlardır.

Tartışmamızda bir yerden sonra kimin neyi söylediğini takip etmek yerine, kendimi tamamen vererek dinledim. Ve herkes evine döndüğünde, gözlerimi dipsiz boşluğa dikerek düşündüm, düşündüm. Tıpkı Zorba’nın dostu olan yazar gibi o akşamki konuşmaları, başlangıçta keyifli bir zihin egzersizi olarak görsem de sonradan hayatımın kırılma noktası olacak kadar ciddiye aldım. Hem bu yüzden hem de konuşmalarımın hararetli akışını bozmamak için o akşam konuşulanları, sanki tartışmacılar iyice yontulmamış birer roman karakteriymiş gibi, onların yüz ifadelerini tamamen görmezden gelerek aktaracağım. Pek azını hatırlıyorum ama hiç yoktan iyidir.

– Şu sizin meşhur sicim teorisini anlamadığımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Üçüncü boyutu aşmaya çalışan ve üstelik aşmayı başaran ilk kişi fizikçi değil, bir ressam!

– Picasso?

– Evet, ta kendisi. Avignonlu Kızlar‘ı hatırlayın! Gözleri bize bakıyor, burnu yan tarafa. Ancak dördüncü boyutta olan birisi kızlara baktığında başının arkasını görebilir! Dikkat edin, kızların zihninin arkası demiyorum, onu hiçbir âdemoğlu göremez zaten, sadece başının arkası! Yoksa ne işi var “küp” gibi bir isimden türemiş o kelimenin sanat tarihi kitaplarında! Ya da Dali’nin çizdiklerine bakın, mesela Çarmıha Gerilen İsa‘ya. İsa çoktan dördüncü boyuta geçmiş, ölümlü bedeni bizim daracık boyutumuzda kalmış. “Tesseract” diyorsunuz değil mi buna, biliyorum! İsa’nın göğsünden beline kadar olan kısma bir bakın Tanrı aşkına! Bize düşen, o aşağıdaki kısa saçlı kadın gibi başımızı kaldırıp yukarı bakmak… Ama en muhteşemi bence Belleğin Azmi. Einstein, zamanı uzayla birleştirmiş, aman ne büyük lütuf!

– O kadar basit değil. Bir kere…

– Basit değil mi? Tabii ki değil. Dâhi bir ressamın zihni nasıl işler bilir misin?

– Hayır, nereden bileyim?

– On bir boyutlu dev bir projektör gibi… Alfa Centurii’den fersah fersah uzaktaki yıldızlarla Güney Afrika bataklıklarında ağaç dallarını kemiren gergedanları aynı anda görebilir!

– Duchamp’tan da bahset, tam olsun! Pisuar filan…

– Tabii ki bahsedeceğim. Sadece pisuarı bilirsiniz elbet. Adamın bir tablosu var: Merdivenden İnen Çıplak diye. Orada artık, Picasso’nun kadınları gibi figür sabit de durmuyor, aşağı doğru süzülüyor, her basamakta yeniden, yeniden var oluyor. Ve görünüyor işte. Ama herkese değil. Onu görmek…

– Bu çok fazla sanatsal bir şey! Bilimle bir ilgisi yok.

– Senin söylediğin bu cümleyi dâhi fizikçiler değil de onların hemen yanı başındaki kişi söyler genellikle.

– Ne biçim konuşuyorsun? Ne zannediyorsun kendini? Oyuncak mı sandın teorileri? Formüllerle uğraşmaya üşenen birisinin zayıf hayal gücüyle…

– Fazla kişiselleştirdin. Beni boş ver, argümantasyonu takip et.

– Beyler, bir dakika, sakin olun. Her iki tarafın bilgiye ulaşma yöntemini konuşalım. Fizikçilerle sanatçılar, her iki grup da evrim teorisine göre yüzde yüz aynı soydan geldiğine göre, en azından benzer zihinlere sahipler. Yunusla Yunus peygamber değiller ya! O halde nasıl olup da bu kadar farklı yollar izliyorlar? Gördüğünüz gibi üstünlük tartışmasını oldukça saçma buluyorum.

– Hayır, bence deha kıyaslanabilir bir şey. Yeryüzünün en büyük dâhileri sanatçılar arasından çıkar. Onlar arasında da en iyileri dâhi yazarlardır. Sadece görmekle kalmazlar; kokusunu alır, tadar, dokunur, işitir ve üstüne bir de hepsini bir öykünün içinde eritip kusursuz biçimde anlatırlar. Canterville’in Hayaleti‘ni okudunuz mu? Dört genç mi evin sahibi yoksa hayalet mi? Bir boyut üstte olan eve sahiptir! Oscar Wilde işte. Ya da Wells’in Görünmez Adam‘ı. Dördüncü boyutta yaratılan, gözlük takan, palto giyen adam kötü kalpliyse? Hayır, Einstein hakkını verirdi bunların. Hele James Joyce’a ne demeli? Adam sadece okunacak değil, aynı zamanda dinlenecek bir eser yazdı: Finnegan’s Wake! Yüksek sesle oku ve kendini dinle… Kâğıt üzerine yazılmış harfler, eğlenceli bir ortam tasvir edilirken zil takıp oynamaya başlıyor; karakter ağlıyorsa harfler de ağlıyor. Kitap anlatmıyor, konuşuyor adeta!

– Aslında yazar dostumuz doğru söylüyor. Belki de bırakın fiziğin anlaşılmaz gizemlerini, belki bilimi de sanatı da kapsayacak dev bir “her şeyin ama her şeyin teorisi” vardır… Bir yerde okumuştum. Haldane’ın lafıydı sanırım. Şöyle diyor adam: Teorilerin benimsenme süreci dört aşamalıdır:

1. Beş para etmez bir saçmalık bu!
2. Bu tuhaf ama sapkın doğrusu…
3. Bu doğru ama ne önemi var ki?

Evet… Dördüncü aşama: Ben zaten söylemiştim!

– Haklısın! Zaten Hawking de aynı görüşte. Diyor ki, sadece deneylerle geliştirilen büyük bir teori yoktur. Bence fizik doktorası yapacak olanlara Joyce okutmalı, Belleğin Azmi hakkında sunum hazırlatmalıyız. Yoksa “her şeyin teorisi”ni bulana kadar dünya yok olacak! Baksana manzaraya; savaşlar ve cehalet her zamankinden çok daha fazla dünyaya hâkim!

– Tamam beyler, ben çok yoruldum. Şu şarkıyı söyleyip caddeye çıkalım artık. Hımm, nasıldı… Evet: “Where the underworld can meet the tweet / Naughty, gawdy, bawdy, warty, Forty-second Street!”

– Dostum, o kadar zaman beraber söyledik bu şarkıyı, yine karıştırdın. Aklın nerelerde geziniyor senin?

Şehvetli cıvıltılar…

***
Artık, hikâyemi anlattığıma göre gerçek kimliğimi geçici olarak da olsa gizlememe gerek kalmadı. Kıymetli okur, senin gerçekten tarafsız olduğuma ikna olman için kendime de sana da küçük bir oyun oynamam, doğar doğmaz sezginin kolaycılığına kendini kaptırmış biri gibi görünmem gerekiyordu:

Ben, hayatımın en güzel senelerini verdiğim laboratuvardan vakti geldiğinde elini eteğini çekmiş bir fizikçiyim. Tanrının bir lütfu olarak hakiki (yani dalgın) sanatçılara bağışlanmış solucan delikleri olan sonsuz sezgiye bütünüyle kendini verdim ve böylece doğru yolu buldum. Artık, bilimkurgu romanlarını mesai arkadaşlarımdan gizli gizli okumuyorum; yazdığım öyküleri de bir süredir takma adla değil, kendi adımla yayımlıyorum. Oh be! Dünya varmış!

* Boynuna şal takan fizikçi mi olur yahu! Neyse, sicim teorisi hatırına…
Ana görsel Pablo Picasso’ya ait Avignonlu Kadınlar adlı tablodur.