Bir gün bize yapılanların hesabını sorma umudumuza intikam deriz. Kendi adaletimizi kendi terazimizle tartar, bize yapılanı aynısıyla karşılayacağımıza düşünürüz. Öbür dünya avuntusunun rehaveti yerine, yapılanı kendi ellerimizle ödeteceğimizi düşünmek yaşamımıza da bir gaye biçer. Hakkımızı kendi elimizle aramamız gerektiğini düşünürüz. Alınacak bir intikamımız varsa bu yüzden de ona dört elle sarılırız çünkü kimi zaman onu, yitirdiğimiz bir şeylerin yerine ikame ederiz. Sevda, bu yitirilenlerden biri olabilir sözgelimi.

Emily Brontë

Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler‘inin Catherine’i ile Heathcliff’inin arasında olduğu gibi. Heathcliff, Catherine’in hayaletine kavuşmayacaksa öte dünya fikriyle ilgilenmiyordu ve hayatının aşkı Catherine’e dindiremediği öfkesi ömrünü koca bir intikam planına dönüştürdü. Heathcliff öbür yanağını uzatmaktan, yani kendi teslimiyetini ortaya koymaktansa avcuna değecek tüm yanakları tokatlamayı seçer. Brontë kardeşlerin ortancası Emily Brontë, tek romanı Uğultulu Tepeler‘i yazdıktan sonra, 1848’de daha otuz yaşındayken ölür.

Uğultulu Tepeler, çağının yazarlarından çok farklı karakterlere sahip bir romandır; makul ve aklı başında evlilikler yerine şiddet yüklü ve gözü dönmüş sevdaları, sınıf farkının yakıcılığını tüm acımasızlığıyla ortaya serer.

Baş kadın kahramanı Catherine Earnshaw güçlü, seçimlerinin sorumluluğunu alabilen ve kendisine yapılanın bedelini ödetmek isteyen bir kadın, intikam almaktan yana da gayet hevesli. Catherine benzerlerinin aksine affedici değil, unutmaktan yana saf tutmuyor, aksine her daim anımsamaktan ve anımsatmaktan zevk duyuyor. Bu bakımdan kardeşi Charlotte Brontë yada Jane Austen kadınlarından çok farklı.

Earnshawların babasının soğuk bir kış günü eve getirdiği kimsesiz çocuk Heathcliff, evin küçük kızı Catherine ile birlikte büyür. Babanın ölümüne dek yaşam bir cennet gibidir. Ama babanın ölümünün ardından ağabey Hindley onu hor gördüğünden uşakların yanında büyütür. Mesele de burada düğüm olmaya başlar; kültürsüz ve incelikten yoksun büyütülen Heathcliff, Catherine ile evlenemez. Catherine çocukluk aşkını çiğneyip bir cehenneme dönen baba evini, kuzeni yargıç Bay Linton ile evlenmek için terk eder. Heathcliff’e de Linton’un kız kardeşiyle evlenip Catherine ve kocasına elinden geldiğince işkence etmek kalır. Aşkından geriye, ala ala bitiremediği bir intikam kalır.

Böyle bakınca bir Yeşilçam senaryosunu andıran kitapta kimse Yeşilçam gibi salt iyi ya da salt kötü değildir ve herkes bir bedel öder. Uğultulu Tepeler, kahramanlarının ömürlerince süren hesaplaşmalarının romanıdır ancak ikinci kuşakta biter.

Catherine birçok benzerinin aksine koşulların güçsüz bir mağduru değildir, Heathcliff’i terk edip ışıltılı ve göz kamaştırıcı bir yaşam vaadi uğruna Linton ile evlenmeyi isteyen kendisidir. Catherine faildir ve fail olmayı yadsımaz. Faillikten, kendi kararlarını verebilmekten son derece memnundur. Bir akışta sürüklenen himayeye muhtaç, kurtarılmayı bekleyen edilgen bir kadın değildir. Aksine Catherine, Heathcliff’in kendisine çektirdiklerinin hesabını sormak ister ve kendi ölümünden sonra ona mutsuzluk diler. İşte bu, onu tüm benzerlerinden ayırır.

Âşıkların birbirlerine, yokluklarında mutsuzluk dilemesine pek alışık değiliz. Catherine sakince değil, şiddetle sever, o da intikamcıdır. Bu şiddetli sevginin bir nedeni yoktur, birbirlerine dair bir şeyleri görürler. Ne yakışıklı, ne güzel ne de eğlencelidirler birbirlerinin gözünde, sadece birbirlerinin evi gibidirler. Catherine, Heathcliff için kendisinin aynısı olduğunu, kiminle evlenirse evlensin ondan ayrılmasının zaten mümkün olmadığını söyler.

Catherine, içinde birbirine karşıt iki yanı yaşatır. Birisi Heathcliff ile birlikte kırlarda yalınayak gezip eğlenmekten zevk alan vahşi bir kız çocuğu, ötekisi ise Linton ile şömine başında yapılı saçları ve temiz pabuçlarıyla dinlenen küçük hanımefendidir. Biri evi, çocukluğu ve geçmişi, ötekisi yeni bir ufuk, gelecek ve yabancıdır. Biri olduğu, biri olmak istediğidir.

Catherine’i Yeşilçam melodramlarından ayıran şey iki yanını da aslında sahiplenmesidir. Çünkü kocası Linton’la sadece bir görev ifası adına zoraki evlenmez. Bunu kendi keyfi, gözünü diktiği ve özlediği bir yaşam için yapar. Heathcliff’i içi acıyarak geride bıraktığını itiraf eder dadısına, çünkü Heathcliff kendisinin bir aynasıdır. Oysa o, yeni bir ben arar.

Bu yanıyla Catherine klasik dönem kadın kahramanlarının çok dışında bir yerdedir bence, yeni bir kimlik edinmek istediğini açıkça söyler.

Kocasında yeni ve ışıltılı bir dünyanın vaadini görür. Gelini olarak gideceği ev, hırgür içinde geçen günlerini ve kendisine hiçbir güzellik vaat etmeyen geleceğini bir hamlede temize çekme isteğidir. Alkolik ağabeyinden, kültürsüz ve kaba çocukluk aşkından kurtulmak için önündeki tek çare zarif ve görgülü kuzeni Linton ile evlenmektir. Catherine belki uzun uzun düşünüp de beyaz bir kâğıda aktarır gibi Linton ailesiyle temize çekmek istediği yaşamını Heathcliff ile sonlandırır. Oysa bence temize çekmek, sıfırdan başlama işi olabileceği gibi bulunduğumuz yerde de yeniden başlamak olabilir. Catherine, Heathcliff ile de kendisine temiz bir sayfa açabilirdi belki ama bunu denemekten kaçındı.

Bolca İncil göndermesi olan Uğultulu Tepeler‘in temel meselelerinden biri zulüm görenin bunu nasıl karşılayacağıdır. İncil’de yazılanın aksine davranan, yani kendilerine yapılanın hesabını sormaya ve intikam almaya karar verenler ebedi mutsuzluğa mahkûm olurlar. Gerçi Heathcliff ölüm döşeğinde bir papaz çağrılmasını, günah çıkarmayı ve dini tören yapılmasını zaten reddeder. Catherine ve Heathcliff uzlaşmayı ve sağduyuyu sonuna dek reddettikleri, faillikten asla vazgeçmedikleri için lanetlenirler aslında. Mesele tutkulu sevdanın cezalandırılması değil, intikamcılığın lanetlenmesidir. Catherine’in kızı ile Hindley’in oğlu bu işte, o intikamcı sevdadan miras kalan öbür yanaktır. Sıra onlara geldiğinde, birbirlerini alttan almasını bilirler. Ama buradan Brontë’nin kesinlikle didaktik bir kaygısı olduğu sanılmasın. Brontë’nin Catherine’i ile Heathcliff’inin paramparça olmalarının nedeni başka türlüsü olamayacağı içindir. Hınç ve intikam dolu olmanın sonucu elbette huzursuz ve ızdıraplı bir ömür olacaktır. Brontë’nin kurgusu o denli sağlamdır ki, Catherine ile Heathcliff’in kaderinin başka türlü olamayacağını biliriz. Yani Brontë onlara parmak sallayıp okura ders verme peşinde kesinlikle değildir.

Roman beklenmedik bir sonla biter. Brontë’nin mutlu sonunu başından tahmin de edemeyiz. Üstelik o kasvet ve kötücüllük içindeki karakterlerin mutlu olacakları bir son hak etmediklerini adımız gibi bilir, bunu istemeyiz de. Ama bu istemeyişimiz onların genel ahlaka aykırı davranışlarına bir ceza beklediğimizden değil, çevrelerini yakıp yıkmalarının doğal sonucu olarak kendilerinin de yıkılmasını beklediğimizdendir. Gerçi öyle de olur, intikamcıların kendisinden hayat intikamını alır. Uğultulu Tepeler‘in beklenmedik mutlu sonu nihai bir temize çekme işlemidir.

Görsel: 1992’de sinemaya uyarlanan Uğultulu Tepeler‘den bir sahne.