2014 yılında Emre Tandoğan ve Elif Arman tarafından kurulan Küçük Salon, günümüz tiyatrosunun yeni formlarını keşfetmeyi hedefliyor. Yazarlarımızdan Hazal Uluçay, Küçük Salon kurucularından Emre Tandoğan’la bir araya geldi.

“Küçük Salon’un en büyük çatışması tiyatronun kendisiyledir.”

Müzikle başlayan, kukla tiyatrosuyla şekillenen ve sonunda Küçük Salon’daki tiyatro algınıza varan yolculuğunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çocuk yaşlarda müzikle başlayan bir serüvenim var. Bir dönem için hayatımın merkezinde müzik yer alıyordu, farklı grup çalışmalarıyla emprovize müzikler üzerine denemelerde bulundum. 90’lı yıllarda oyun müzikleri yapmaya başladıktan sonra tiyatroyla daha yakın ilişki kurdum diyebilirim. Çeşitli tiyatrolarda oyunculuk deneyimlerim oldu. Müzikteki arayışım gibi tiyatroda da başka bir dili aramaya başladım ki o zaman kuklayı keşfettim. Kendime yön verecek araştırmalara başladığımda kendimi Çek Cumhuriyeti’nin Prag kentinde tiyatro, reji ve kukla çalışmalarının ortasında buldum. Eğitim sürecinden sonra “Divadlo Continuo” adlı sahne dışı mekânlarda çalışmalar yapan bir tiyatroyla birlikte çalıştım. Daha sonra Almanya’da Tadashi Endo’nun atölyesinde Butoh dansı ve Uzakdoğu tiyatrosu üzerine araştırmalarda bulunup bunun Batı kukla sanatıyla sentezini aramaya başladım. Türkiye’ye döndükten sonra Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu’nun kuruluş sürecinde yer aldım.

Emre Tandoğan

Ahşap Çerçeve’de Hamlet, Notr Dame’ın Kamburu, Araf’ta, Kabare başta olmak üzere birçok oyun yönettim. Fransa’da Türk Mevsimi yılında Notre Dame’ın Kamburu, Paris Louvre Müzesi’nin bahçesinde sahnelendi. Kabare adlı performansımız 2010 yılında Çin’in Shanghai kentinde Çin Devlet Tiyatrosu’nun düzenlediği Altın Manolya Festivali’nde en iyi performans ödülü aldı. 2012 Eylül ayında Puppet Carnival’da yarışmak üzere Hamlet ve Kabare adlı oyunları Kazakistan’ın Almati şehrine davet aldı. Bunların yanı sıra Devlet Tiyatroları’nda, TRT’de birçok projede yer aldım. TRT Belgesel kanalında 2010 yılında, kurucularından olduğum Ahşap Çerçeve’nin belgeseli yayınlandı. Bu belgesel, ülkemizde yetişkinlere yönelik modern kukla tiyatrosunun kayıt altına alınması açısından önemli oldu.

Yönettiğim oyunlar Çek Cumhuriyeti-Prag, Fransa-Paris, Pakistan-Lahore, İsrail-Kudüs, Çin-Shanghai, Sırbistan-Belgrad, Gürcistan-Tiflis gibi birçok ülkenin önemli şehirlerinin festivallerinde sahnelendi. Tiyatro eğitmenliği yaptım, öğrencilerle sahneye koyduğum Romeo Juliet ve Üç Kuruşluk Opera en iyi oyun ve en iyi sahneleme ödüllerine layık görüldü. Bu süreçler beni yavaş yavaş Küçük Salon’a doğru taşıdı.

Kendisi de oyuncu olan, aynı zamanda Küçük Salon oyunlarının tüm dekor ve kostüm tasarımlarını gerçekleştiren Elif Arman ile bir gün Kadıköy’de kendimize yer ararken mekânı bulduğumuzda evet dedik ve 2014 yılının Haziran ayında Küçük Salon’u kurduk. İlk oyunumuz Faust sözsüz, ilginç bir performanstı. Bunu, kukla ve oyuncu birlikteliğiyle sahnelenmiş Romeo ve Juliet, avangart bir deneyim olan Dönence ve sonrasında Kafka uyarlaması Şato izledi. Aslında bir üçleme olan, Ahşap Çerçeve’de yönettiğim Deccal adlı performans ve Küçük Salon’da yönettiğim Faust ve Dönence oyunları Direklerarası jürisinden yenilikçi tiyatro ödülüne layık görüldü.

Kişinin kendi becerisi olarak değerlendirilebilecek oyunculuk yapma edimi dışında kendi sahnesini açmasının bir derdi olduğunu düşünürüm. Küçük Salon’un derdi nedir?

Küçük Salon’un en büyük çatışması tiyatronun kendisiyledir. Kendi varoluş alanında şimdiye kadar sunulmuş olanla savaşarak sanatsal yıkım üzerinden yeniyi bulmayı hedefler. En önemlisi, yeniyi bulduğunu iddia etmez çünkü bir yandan kendi geçmişiyle de çatışması devam edecektir. Her seferinde kendi yapısını kurmadan önce ilkele ulaşmayı arzular. Buradan yeniden tiyatral bir varoluş geliştirmeye çalışarak her defasında kabul görmüş olanın ötesini arar.

Bu süreci izlerken iki metot kullanır. Birincisi, klasik metinleri yapıbozuma uğratıp kurgu ve oyuncu ilişkini metaforlarla çözümleyerek; ikincisi tiyatronun alışılagelmiş oyunculuk, dans, müzik, ışık kullanımı yerine izleyenin ve izlenilenin bir doyuma ulaşmadığı, her iki tarafın da dışarı eksikli çıktığı avangart bir kurgu ve göstergeyle illüstrasyon biçiminde. Çalışmalarımızdan Dönence performansı buna örnek verilebilir.

Oyunları neye göre seçiyorsunuz? Geçen sezonlardaki oyunlarınız nelerdi ve bu sezon seyirciyi hangi oyunlar bekliyor?

Oyunları seçerken bende sıkıntı yaratan kavramlar üzerinden yola çıktığımı söyleyebilirim, tabii ki buna güncelde olup biteni de ekleyebiliriz. İkinci bir karar mekanizması olarak, kanıksanmış tiyatro algısındaki sorunların üzerimdeki mide bulandırıcı etkisinden beslenerek diyebilirim.

Üç büyük inançta iyilik, kötülük ve ahlak kavramlarını ele alan bir üçleme üzerine çalışmaya başlamıştım. Küçük Salon’u kurmadan önce Yahudilikten beslenen Deccal ile başlayan bu süreç Küçük Salon’un ilk oyunu, sözsüz bir yorum olan Faust ile devam etti, Hıristiyanlık öğelerinden beslenen bu performans 55 dakikalık bir kâbus olarak hazırlandı. Son olarak da İslam’ın ele alındığı Dönence ile üçleme tamamlandı.

Bu işlerin en önemli ortak noktası izleyici olanın olup biteni izlerken bir anda kendini, diğer izleyenleri izler halde bulmasıdır diyebilirim. Romeo ve Juliet ilginç bir yorum oldu, yurtiçi ve yutdışında turne yaptı. Benim için çok özel bir çalışma olan Şato, Kafka’nın Değişim, Dava ve Şato romanlarındaki metaforlarından uyarladığım bir projeydi. Bu sezon Othello yorumu ve bir tragedya olan Oidipus ile seyirci karşına çıkıyoruz. İkisi de birbirinden farklı sahneleme teknikleri içeren işlerdir.

Oidipus’tan

Othello ve Oidipus oyunlarında seyirciyi neler bekliyor biraz bahseder misiniz?

Othello kurgusunu yaparken Iago (oyunun baş kötüsü) karakterini merkeze aldım. Aslında olup bitmiş olayı seyirciye, cezalandırılmış Iago’nun halüsinasyonlarında izletmek istedim. Othello, Desdemona ve diğerleri için bitecek olan hikâye, Iago için asla bitemeyecekti. Bu nedenle oyun, finalde tekrar başlangıca dönecekti ve bu her defasında yenilenecekti. Seçilen oyun aletlerinin hem metafor özelliği taşımasını hem de oyuncunun hareketinin merkezine oturmasını istedim. Oyunun etkisini azaltmasın diye çok ipucu vermiyorum ama seyirciyi keyifli bir aksiyonun beklediğini söyleyebilirim.

Othello‘dan

Oidipus’a gelince Küçük Salon’un diğer oyunlarında olduğu gibi, ışık ve mekân yani dekor, oyuna oyuncular kadar ortak oluyor. Elif Arman’a ait olan tasarımlar, salona atılan ilk adımda bambaşka bir atmosfere teslim olmayı sağlıyor. “Kaypak” ve her an oturanın altından kayıp gidebilecek olan taht için kullanılan meta, çeşitli anlamlara bürünüyor. Roller hep denk ölçüde büyüyor ve küçülüyor, oyuncuların performansı da öyle. Sinematografik kurgusu ile Sofokles’in metni yeniden biçimlendiriliyor. Oyuncularla yakın temastan kaçamadığınız, ilginç bir deneyim diyebilirim.

Oyunlarınızın müziklerini ve efektlerini kendiniz yapıyorsunuz, nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Benim için kurguda kullanılan tüm araçlar oyuncular kadar değerli. Oyuncularla ne kadar çalışıyorsam diğer unsurlar için de o kadar zaman harcıyorum. Oyunların genel pratiğini prova sürecine girmeden önce yazıp çizmiş oluyorum, bu da diğerlerine anlatabilmek için beni rahatlatıyor. Zaman zaman video-art kullanıyorum, onları da tasarlayıp kurgu montajını yapıyorum. Müziklerde, projeye göre bazen elektronik ve akustik sentezler üzerine çalışıyorum, bazen de oyununun benden istediği ölçüde mistik ve ilkel seslerden oluşan formlar deniyorum.

Tiyatronun dışında çalışmalarınız var mı?

Evet, çok uzun zamandır senaryolar yazıyorum. Video-artlar hazırlıyorum. Bu sene, planlarım arasında kısa film çekmek var. Senaryoları hazır olunca çekmek istediğim uzun metraj filmlerim var.

Bu dönemde neden tiyatro ya da sanatın diğer biçimleriyle uğraşıyorsunuz?

Şimdi böyle ama sonrasını bilemem. Bir varlık sorunsalı, kendin kadar olma hali…

Küçük Salon’un etkinlik programına buradan ulaşabilirsiniz. Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarını da takip edebilirsiniz.