“Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.”

(s. 541 – Tutunamayanlar)

 Oğuz Atay hakkında bir yazı yazılacaksa sanırım bu alıntıyla başlamak en uygunuydu.

Tutunamayanlar

Tutunamayanlar yayımladığı dönemde gereken ilgiyi görmedi. Kitap, Oğuz Atay’ı kaybetmemizin ardından Türk edebiyatının kült eserlerinden biri olarak kabul edildi. Yaşarken bu ilgiyi görmeyen romanı hakkında sorular sorulduğunda, “Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” dediklerinde hep benzer cevaplar vermiş Oğuz Atay: “İnsanı yazmaya çalıştım, bu kadar.”
Tutunamayan insanlara genel olarak duyduğu ilgi üzerinden Selim Işık’ın kim olduğu sorulduğunda ise, “İntihar eden bir arkadaşım ve benden izler var, daha doğrusu bir sürü tutunamayanın bileşkesi bile denilebilir,” demiş. Kıyasıya eleştirilirken derdinin bu kadar yalın olduğunu nedense dönem insanına anlatamamış yazarımız.

Şu an birçok “tutunmuş” insan Tutunamayanlar ve kahve temalı fotoğraflarını Instagram’a koyarken benim aklıma gelen tek şey, kitabı okuyup okumadıkları oluyor. Çünkü insanda ezberi bozan, genel akışa itirazı olan bu kitabın derdini anlayanlar sanırım ona bu fotoğraf konseptini pek uygun görmezler diye düşünüyorum.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar‘ını ilk kez 10 sene evvel okudum, 2 veya 3 yıl önce tekrar elime aldığımda beni bu kitaba dönem dönem çeken şeyin ne olduğunu çok düşündüm. Sanırım kitabın beni çeken tarafı, hayal kırıklığı üzerinden hayal kırıklığının nedenleriyle uğraşıyor olması. Zıt ve kopuk iki karakter ve diğer yardımcı karakterlerle anlatmaya çalıştığı hikâyedeki akışın sürekli insanın kendine sorular sorduruyor olması. Ve her okumada cevaplarınız farklı oluyor, hayatın önünüze attıklarıyla beraber, belki de tecrübeyle! Kitabı okuyan arkadaşlarımla konuşmalarımda, “İyi ki okudum da netleştim hayata ve insana dair,” algısı görüyorum ama ben buna katılmıyorum. Çünkü değişmek, yaşamın tek kaçınılmaz gerçeği insan için. Net olmamak. Oğuz Atay’ın soruları ve sorgulamaları o kadar ters köşe ki her okumada farklı cevaplar verdirtiyor sürekli değişen bizlere. Demiş ya kendisi de, “Konumuz insan,” diye. Tutunamayanlar buradan çıkışla da bir hayat rehberi değil. Okuyanın ve insanın aklını diri tutan, sürekli soru sordurtan bir roman. Bu haliyle de kendisini hep diri tutacak olan bu kült roman güncelliğini asla kaybetmeyecektir.

“Bana acımayın. Ben kötüyüm; sizlere karşı kötü duygular besledim içimden. Beceriksizliğimden uygulayamadım kötü düşüncelerimi.”

Oğuz Atay ve Kafkaesk Dokunuşlar

“Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.”

Oğuz Atay aslında mühendis olması nedeniyle sanıyorum, bir biliminsanı olarak hem pozitivizme bağlı kalıyor hem de modern dünyanın çirkin ve karanlık yüzünü görüyordu. Bu yüzden kitaplarında bir çıkış görünmüyordu okuyucuya. Kahramanlarının aklın sınırlarında gidip gelen ruh hallerinde modern dünyanın bunalımı duruyordu. Ne kadar özgün ve akışı bozan bir dil kurmuş olsa da romanlarında kafası çok yönlü çalışıyordu, derdini okuyucuya zerk ederken her şeye itirazını rüyalarla sorguluyordu kimi zaman.

Tehlikeli Oyunlar buna çok sağlam bir örnek. Düşle gerçeği birbirine karıştıran Hikmet Benol’un hikâyesinde rüyalar ve kâbuslar yardımıyla Kafkaesk etkiyi romana iyice yedirmiştir yazarımız. Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar’da bir nevi kendi hayatını geçirmiştir romana. Yazar hakkında yapılmış araştırmalarda o dönem tuttuğu günlüklerin neredeyse Hikmet Benol’un hikâyesinde yaşadıkları olduğu saptanmıştır. Hikmet Benol taşrada büyümüş, metropole gelmiş ve tutunamamış bir adamdır. Kentte kendisi gibi taşradan gelen Sevgi’yle evlenmiş, bir gecekonduya birlikte taşınmış fakat sonrasında ayrılmışlardır. Anlaşılma umuduyla ve gene asla anlaşılamayacağını bilerek kendisini bir gecekonduya hapsetmiştir. Roman boyunca asla direkt bir dille kurmaz örgüyü. Kimi zaman bir mektup, kimi zaman bir oyun, kimi zaman da düzyazı şeklinde devam eder. Gerçeklikle gerçeküstü halleri rüyalar yoluyla verirken Kafkaesk dokunuşlar akışa ivme kazandırır. Eski aşkı Bilge’ye kadar giden geçişler sonunda Hikmet Benol intihar mı etmiştir yoksa tamamen bilinçaltını mı yazmıştır, asla cevap bulamayacak hale geliriz. Yazarımızı bence büyük ve ölümsüz kılan nokta tam buradadır; insana gerçeğin ne olduğunu sorgulatmak.

Son söz yerine

“Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor!”

Oğuz Atay hakkında yazılmaya çalışılmış bir yazının nasıl bir son sözü olur bilmiyorum. Sanırım çok haklıyım. Çünkü Oğuz Atay güncelliğini, okuyucuyla tartışmasını, insanların ilgisini ve var olma arayışlarındaki tutunabilirliklerini kendisi üzerinden sorgulatmaya devam ediyor. Oğuz Atay için bir son yok yani. Benim bu küçük hatırlatma yazımda otobiyografik bilgiler yok, sadece hayatıma çok etki etmiş ve beni sarsmaya devam eden iki kitabının alt başlıkları var. Bazen her şeyi bir seferde anlatmamak gerekir. Okuyucu zaten Oğuz Atay’ın peşindeyse aradığı her şeyi bulacaktır. Gerçek olan ve değişmeyen tek bir şey var; çaprazından bakarsak Oğuz Atay’ın ölümsüzlüğü.

Şu an kütüphanemden bana bakıyor hatta. “Ben buradayım, sen neredesin?” diyor sanırım bana. Sahi neredeyim? Bugünlerin kâbusundan uyanacak mıyım? Uyanmayı yahut uyandırılmayı umut ediyorum, kitaplarına tekrar tekrar dönerek.

Anısına, sordurduklarına saygıyla…