Türkiye’de romanı tarihi perspektiften arındırmış, estetik ve edebiyat eleştirisi kavramları olmaksızın, siyasal ve felsefi düzlem rotası oluşturmadan eleştirecek çok sayıda “eleştirmenimiz” var, bu nedenledir ki “Tutunamayanlar polemiği” tek sesli olarak ilerlemektedir.

Tutunamayanlar‘ın kaptan taşan, saydığımız unsurlardan ayrı değerlendirilemeyecek bir roman olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Kitabın etkisinin geldiği noktaya baktığımızda ve bugünün edebiyatçısının üretimini gözlemlediğimizde Tutunamayanlar‘ın önemli bir mihenk taşı olduğunu görüyoruz.

12 Eylül’ün Romana İşkencesi

12 Eylül, Türkiye’de önemli bir kırılma noktasıdır. Sadece politik düzlemde ve siyaset arenasında sınırlı kalan bir hareket olmamakla birlikte 12 Eylül öncesine yönelik bir bellek silme operasyonudur da. Solun idealist, mücadeleci ve ümitperver akışının önünü kesme, kurutma ve yerine içi boşaltılmış, kof, ucube bir “liberal düşünce” koyma projesidir. 80’lerde işkenceler ve baskılar üzerinden yürüyen hâkim yapı büyük bir devşirme, dönüştürme hamlesi gerçekleştirmektedir. Bunu “Yeni Sol” adıyla pazarlamaktadır. Revizyonizm büyük kollarıyla kucaklamıştır bu yeni olan şeyi.

Eski olana sövgü, yeniye övgü ile ilerleyen sistemde, en büyük yayılma araçlarını bulmuşlardır: Edebiyat!

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa asıl mesele onu değiştirmektir,” cümlesindeki vurguyla dünyayı değiştirmeye çalışanlar dağılır, ölür, yalnızlaşır, içine kapanır ve artık “bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler”cilerin çağı başlar.

İçine kapanan ve içki masalarında devrimci anılarını anlatan pasif bir sol-sosyalist neslin doğuşuyla melankoli ve bireyci edebiyat böylece arkalardan başını gösterir. “Yeni Sol”dan sonra “Yeni Roman” doğuyordur. Bu yeni romanın özgüvenini sağlayacak bütün toplumsal ve siyasal şartlar tamamdır. Birinci Cumhuriyet öldürülecek ve yerine “Yeni”si kurulacaktır.

Bugünlerde nasıl ki çoğu “zırvalamaya” modern edebiyat denilebiliyorsa bu öldürme faaliyetine de “hesaplaşma” denecektir. Ancak Yalçın Küçük’ün doğru teşhisinde dediği gibi; “Yeni Sol hiçbir zaman yeni olamadı. Çünkü yeni olmak isterken sol olmaktan çıktı. Yeni Roman hiçbir zaman yeni olamadı. Çünkü yeni olmak isterken roman olma niteliklerini yitirdi.” Durum ne bir eksik ne de bir fazladır.

Bu birbirinin aynı, tekelci ve yıkıcı edebiyat modernizm adı altında okura dayatılmıştır. Bireyin iradesinin erdem sayıldığı, arzuları doğrultusunda mücadele ettiği, idealizmini eylemlikle harmanladığı, yaşamın öznesi olduğu edebiyat metinlerinin yerine kişisel bunalımlar, sayıklamalar, yalnızlaşma, eylemsizlik ve eylemsizliğe sunulan övgü konmuştur.

Tam da bu noktada Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı devreye girmektedir. Bu yeni topluma sunulabilecek en harika roman olarak Atay’ınki seçilmiştir diyebiliriz. Ancak burada yazarla ilgili büyük bir ayrımı ortaya koymak gerekmektedir. 12 Eylül zihniyetinin edebiyatı ve insanı dönüştürme hamlelerinin bir gönüllü yazarları vardır, bir de gönülsüzleri.Oğuz Atay kanaatimce ikinci sınıfta yer almaktadır.

İlk Baskı Kapağı
(Sinan Yayınları-1971)

Atay’ın Tutunamayanlar‘ı kaleme aldığı 1968 yılı toplumsal dinamizmin doruklarını yaşadığı bir zaman dilimidir. Düşünen, tartışan, eleştiren neslin eylemlilik yıllarıdır. Esasen Oğuz Atay da üniversite yıllarında Marksizmi seçmiş bir yazardır. Kemal Tahir’den büyük ölçüde beslendiği bilinir. Babası ve annesi Cumhuriyet döneminin eğitimli bireylerindendir. Hatta babası üç dönem milletvekili olarak görev yapmış bir siyasetçidir. Atay, içinde büyüdüğü koşullarda genç Cumhuriyet’in ayakta kalma çabasına kişisel olarak tanıklık ederken bu süreçteki birçok sancıyı da gözlemlemiştir.

Cumhuriyet devrimi yerli yerine oturuncaya kadar bu süreçte çelişkileri de içinde taşır ve bu çelişkiler zaman zaman aydınları karşı saffa iter. Kimisi çelişkileri gidermenin mücadelesini verirken kimisi daha pesimist bir tavır takınır.

Oğuz Atay’a gelirsek o, arada kalmışlardandır diye düşünüyorum. Tutunamayanlar‘daki tavrını şizofrenik değil, içten buluyorum. Ancak hâkim ideolojinin Oğuz Atay kadar hesapsız olduğunu düşünmek ahmaklık olur. Politik izdüşümü ve insan sağaltmadaki etkisiyle Oğuz Atay, cehenneme giden yolu iyi niyet taşlarıyla örmüştür.

Yayımlandığı dönemde karşılığını bulamamış bu eser, 80 sonrasında altın tepside okura sunuldu ve kapışılmaya başlandı. Bugün gelinen noktada ise Tutunamayanlar‘ı sevmiyorum demek neredeyse cinayet sebebi. Bu yönsüz, amaçsız, melankolik edebiyat etrafımızı kuşatmış durumda ve “moda”.

Fanatik bir kaybedenler kulübü, arabesk dil sevenler cemiyeti olarak devasa bir imaj toplumu yaratıldı. Oğuz Atay ve Tutunamayanlar bu imajın önüne çıkarılan ilk meze tabağıdır maalesef. İmaj toplumu entel fanatiklerini yaratmaktadır ve bu “liberal sınıf” topluma kendi linç kültürünü dayatmaktadır.

Bugün edebiyat eleştirisi de romancılığımız da hâlâ “Eylülist” edebiyatın ve zihniyetin boyunduruğu altındadır. Özellikle eleştiri çok ağızdan çıkan tek sesli müzik olarak tarihe geçmektedir; bir nevi “Pax Monopolia” dönemi diyebiliriz. Artık sıra tepkiyi artırmakta ve cesur olmaktadır. İşte bu nedenle başıma bir şey gelmeyecekse Tutunamayanlar‘ı sevmiyorum.