Henüz çıkan sivilcelerimle, ortaokulu bitirince kocaman biri olacağımı düşündüğüm o saf yıllarda yeni yeni müzik zevkimi keşfetmeye başlamıştım. Slash denen o adama fena halde hayran kalmış, Metallica’nın Nothing Else Matters şarkısı üstümde patlamış, ergenliğe giriş senfonimi Nirvana çalar olmuştu.

Büyüme gayretimden olsa gerek keşfettiğim her şeyin bir parçası olma çabasıyla gitar çalmaya karar verdim. Harika bir gitarist olmak ya da bir yaz akşamı sahilde o dönem ezbere bildiğimiz Akdeniz Akşamları’nı çalmak gibi bir niyetim yoktu. Tek istediğim kırmızı bir basgitardı. Üç beş kişi bir araya gelip iki tıngırdatsak bana yeterdi. Babamdan önce kırmızı basgitar istedim. Almadı. Bir ergen olarak tutturmaya devam edince bir akşam elinde gitarla geldi. “Basgitar çalmak istiyorsan önce bunu öğren,” dedi. Gitar ne kırmızıydı ne de bastı ama sevinmem için yeterliydi.

O gece elimden gitarı bir an olsun bırakmadım. Altı telin her birine defalarca dokundum. Birkaç hafta epey mücadele ettim, parmak uçlarım nasır tuttu ama ritim tutmadı. Bu sefer de anneme dadandım. Belki bir kursa gitsem daha çabuk öğrenebilirdim. Annem sanırım biraz da kulaklarını rahatlatmak için eve yakın bir gitar kursuna yazdırdı beni. Kırmızı basgitara giden yolda emin adımlarla yürüyordum.

Hafta sonu kursa başladım. Öğretmen gitarıma baktı. Suratını büktü. Heyecanla atladım: “Basgitar çalacağım ben,” dedim. Babamın dediğinin aynısını söyledi. İlk iki hafta do, re, mi, fa ile geçti. Sonrasında herkes do majöre geçti. Ben hala si’ye gelemedim. Hoca, “Ellerine bakma,” dedikçe tahtaya, kapıya, masaya baktım, olmadı. Sınıftaki yakışıklı çocuğa diktim gözlerimi, bu sefer daha da karıştırdım vurduğum telleri. En sonunda duvarda asılı resme baktım, do’dan si’ye kadar bir çırpıda çaldım. Do majöre geçemesem de nereye bakıp çalacağımı yakalamıştım.

Bir sonraki hafta o resmin tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Diktim gözlerimi resme, vurdum gitarımın tellerine… Öğretmen beğendi, bana do majörü gösterdi. Gözlerimi resme kilitledim, ha gayret çalmaya devam ettim.

Resimde iki kadın vardı; birinin elinde gitar, yerde nota defteri… Saf renkler, belirgin dış çizgiler ve bozulma… O resmi o kadar çok izledim ki her defasında bana hissettirdiği aynı şeydi: Sevinç.

Bir majörden diğerine geçerken o kadınların Meksika’da olduğunu düşündüm. Arkadaki tropikal bitki yaprakları, gitar çalan kadının paçalarındaki motif beni oraya götürmüştü. Kocaman vücutlarına zıt küçük kafaları, büyük elleri ve ayaklarının duruşu garip bir şekilde kendi içinde ritim tutuyordu sanki…

Henri Matisse’in Müzik adlı tablosu

Günler geçti, sınıftaki herkes şarkı çalmaya başladı, ben majörden minöre geçemedim. Hoca defalarca sınıfın ritmini bozduğumu söyledi, ben kırmızı basgitarı hayal etmeye devam ettim. O hafta değerli gitar öğretmenim evde çalışmam için bana ödev verdi. Eve gider gitmez gitarımı çıkardım. Azimle verdiği ödevi yapacaktım ama olmadı. O resme bakmadan çalmam imkânsızdı.

Hemen kursu aradım. Öğretmeni istedim. Duvardaki resmi sordum, garipsedi. Henri Matisse’in “Müzik” adlı tablosunun posteriydi.

Otuz kupona aldığımız tüm ansiklopedilerde o resmi aradım. İnternetin olmadığı dönemde doğru ipuçlarını yakalamak önemliydi. Bulmak istediğin şeye varmak için karşına çıkan bilgileri iyi değerlendirmeliydin çünkü. Matisse’in anlatıldığı sayfalarda epey zaman harcadım. Modern sanatın en büyük sanatçılarından biriydi kendisi.

1905’te Paris Sonbahar Salonu sergisine birkaç sanatçıyla birlikte katılmış ve bir eleştirmen pervasız renk seçimlerinden dolayı onlara Fauves (Vahşiler) demişti. Eleştirmenin esas hedefi Matisse’nin Şapkalı Kadın isimli eseriydi. Halk ve tutucu sanat çevresi bu resimlere tepki gösterse de eleştirmenin bu tanımını kabul eden sanatçılar kendilerine fovist demişler ve saf rengin ifade gücünden yararlanmayı amaçlamışlardı. Fovist güzel bir ipucuydu. Hemen F harfinin olduğu cilde geçtim.

Fovizm, Henri Matisse tarafından Fransa’da gelişen bir sanat akımıydı. Nesneler yerini renklere bırakmış ve renkler çarpıcı, saf olarak doğrudan kullanılıyordu. Fovizm yaşama sevinci duygusu veren, doğayı yeniden tasvir eden üç boyutu renklerin hareketiyle tamamlıyordu. Aynı, “Müzik” resmine baktığımda içime yerleşen sevinç, renklerin ritim tuttuğu o hareketlilik gibi.

Bizim evdeki kitaplar yetmeyince komşulara gittim. Sonunda o resmin olduğu bir ansiklopedi bulmayı becerdim. Matisse bu resimde iki figürü kompozisyon açısından ahenkli bir şekilde birleştirerek meydan okumuştu. Çeşitli şekillerde tekrarlar, yatay ve dikey çizgiler, diyagonal eğriler ile tutturarak renk yerleşimiyle resim mükemmel bir dengeye kavuşuyordu. Zihin üzerinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etki, fiziksel yorgunluktan rahatlamaya geçişi sağlayan bir his yaratıyordu Matisse her resminde…

Bir hafta boyunca o minicik resme bakarak çalıştım. Parmak uçlarıma kan oturana kadar çalmayı denedim. Evde kimi yakalasam bir elimde ansiklopedi diğer elimde gitarımla karşına dikilip zorla kendimi dinlettim. Evdeki herkes Henri Matisse’in gitar eğitimim üzerindeki etkisinin farkındaydı. Gitar çalarken önümde notalar yerine o resim vardı. Sonunda annemle babam fenalık geçirdi; kardeşim, “Kıracağım o gitarı!” dedi. Ben yılmadım.

Her çalışkan öğrenci gibi hafta sonu kursa giderken kendimden emindim. Öğretmene ne kadar çalıştığımı göstermek için hazırdım. Resmin karşısındaki o sandalye yerleştim ve gözlerimi Matisse’in renklerine diktim. Öğretmen dinledi ama hiç tepki vermedi. O resmin çerçevesinin ucundaki kırık gibi oldu içim, belli etmedim.

Havalar soğudu, kar yağdı, kar tuttu. Ama öğretmene göre benim ritmim hâlâ tutmadı. O hafta sonu dışarıda tipi vardı. Gitarın boyundan sadece bir karış uzundum. Gitarımı sırtıma aldım. Karların içerisinde yürüye yürüye kursa gittim. Benden başka kimse gelmemişti. O havada gelmeleri mümkün de değildi. Ağzım burnum soğuktan donmuştu, parmaklarımın ucunu hissetmiyordum. Cebinden kurs parasını çıkardım. Öğretmene uzattım. Baktı, kafasını çevirdi. Sonra döndü bana, “Annene söyle, seni artık yollamasın,” dedi. Ne olduğunu anlamaya çalışana kadar yaşlar gözüme doldu. Tuttum kendimi. “Senin müzik kulağın da ritim duygun da yok, sen gitar çalamazsın,” dedi. Koşarak çıktım oradan. Eve gidene kadar üç kere düştüm, ağlamaktan önümü göremiyordum.

Annem beni görünce şaşırdı, ağlamaktan derdimi anlatamadım. “Kırmızı basgitar çalamayacakmışım ben,” dedim. Öğretmenin dediklerini söyledim. Annem sakince giyindi ve çıktı. Geri geldiğinde elinde o resim vardı. Çerçevenin kenarındaki kırıktan anladım, onu bizim kurstan almıştı. Artık öğretmenle aralarında nasıl bir diyalog geçtiyse… Resim uzun süre odamda asılı durdu. Evdekiler, ona her baktığımda gitar hevesim geri gelecek sandılar ama gelmedi. O renkler sadece her zaman bana tuhaf bir sevinç verdi.

Matisse, yaşadığı dönemde çevresinde her ne olursa olsun insanlara resimleriyle yaşama sevinci ve doğadaki güzellikleri sunarak umut verdi. Resimlerinde renklerle hayata dair coşkulu bir ritim yarattı.

Değerli öğretmenim, müzik kulağı olmayan bir insan olarak bir daha hiç gitar çalmadım. Kırmızı basgitarım da olmadı haliyle, ama sayenizde Matisse’i erken tanıdım. Bugünlerde duyduklarınız umudunuzu kırdıysa, ihtiyacınız varsa hayattaki güzellikleri görmeye size tavsiyem onun resimlerindeki ritmi dinleyin…