“Zaten çağımız gündelik insanların çağı… Senin ve benim çağımız bu. Bu çağın kahramanları bizleriz. Belki köpek sürüsü kadarız ama kendimize bir yer ayırmayı, ufacık bir yer, başarmışsak… Bunu yeterince coşturucu bulmuyor musun?”

Böyle diyordu Selçuk Baran’ın Milliyet Roman Ödülü (mansiyon) alan romanı Bozkır Çiçekleri‘nin kadın kahramanı Nurten, kocası Seyfi’ye. Çağımız başrollerinde yakışıklı ve güzel jönlerin değil de sıradan figüranların, yani hepimizin olduğu bir sahne, aynada görmek istediğimiz de bizim gibiler.

Nurten, kendisi gibi küçük hayatlardan ve küçük insanlardan söz ederken bunun bir başka yolu olmadığını söylüyor aslında. Yani büyük kahramanlar ve küçük adamlar gibi bir ayrım yok, çünkü çağımızda kahramanlığın bir karşılığı kalmadı.  Artık sadece küçük adamlar ve daha da küçük adamlar var, çünkü hepimiz figüran birer küçük adamız.

Seyfi’ye söylediklerini haklı çıkarır biçimde Nurten’in Seyfi’den önceki kocası da bir tiyatro figüranıdır. Adı bile anılmayan küçük rollere çıkar ama bu küçük rolleri hakkıyla oynayan iyi bir oyuncudur.

Kadın kahramanları edebiyatta sıkça görmeye alışık olduğumuz pozisyon, edilgen bir arzu nesnesi ya da şeytani bir şehvet tutkunu olmaları. Nurten’i burada da ayıran bir özelliği var. Evin çalışanı Nurten’dir, kocası Seyfi’nin işinden ayrılıp öğrenimini sürdürmesini ister. Bu sırada evi kendisi geçindirir. Bunu da karikatürize edilmiş bir baskın kadın tavrıyla yapmaz, sakinlikle sürdürür.

Önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta da kahramanlık-antikahramanlık mevzusu. Nurten ne bir güçlü erkek kahramanın ne de yenilgisine hayran olduğumuz antikahramanın muadilidir çünkü. Selçuk Baran’ın yaklaşımındaki kıymetli ve dikkat çekici yanın bu olduğunu düşünüyorum. Nurten bu prototiplerden hiçbiri değildir.

Tüm hakikiliğiyle okura, andığı “bir köpek sürüsü”nden biri olmayı duyumsatır. Ne yenilgisi ne de yaşadıklarına hayran kalırız, onu sadece tanırız. Ama çok yakından tanırız, öyle ki ayna karşısındayızdır.

Nurten’i farklı kılan bir başka yan da büyük bir aşk hikâyesinin peşinde koşmaması, karşısında okurun mahcup olmak zorunda kalacağı büyük travmalar yaşamaması, kendi ifadesiyle ve tam anlamıyla bir “gündelik insan” olması ve bundan yakınmaması. Büyük bir insanlık dramı ya da kutlu bir dava yolunda olmadan da yaşamanın kendisini coşkulu bir mucize olarak görebilen bir kadın Nurten. Elbette “küçük adam” tanımı çokça kullanılıp epritildi, her kitap tanıtım yazısında küçük adamlığı anlatmaya bir övgü ile karşılaşmaktan usandık. Bu yüzden “küçük adam”ın nesi bu denli önemli olabilir diyebiliriz. Mesele sıradan hayatlar meselesi değil, kanıksanmış rutindeki inceliği, rahatsızlığı görebilmektir.

Selçuk Baran açıkça Nurten’in ilk kocası üzerinden büyük vaatleri olmayan ama yaşamayı da seven insanların anlatısını kurar. Bugünün popüler kültürünün geçerli sayılacak ilkeleri koyduğunu düşünürsek figüranlığa hiçbirimizin talim etmemesi beklenir.

Kendi figüranlığımızdan bunaldığımızdan büyük laflar, büyük yaşamlar, büyük sevdalar peşinde koşmamız ana akım yaşam stilinde beklentimiz olmalıdır. Sevdasını da küçük ve yetingen bir mutlulukla yaşar. Kendi yaşamının bile başrolünde değildir o. Ama bunu, yaşamının denetimini elinden kaçırmış, edilgen bir kadın olarak okumak kesinlikle büyük bir hatadır. Nurten aksine kendi yaşamının denetimini elinde sımsıkı tutabilir.

Bozkır Çiçekleri‘ndeki anne kız karşıtlığından da söz etmek gerek. Nurten’in aksine annesi küskün bir kadındır. Bu küskünlüğünü de yaşamı küçümsemesiyle açıklar Nurten; annesini, yas tutan ve yaşamaya gönül indirmeyen bir kadına benzetir. Nurten’in gerçekçiliği ile annesinin karamsarlığı yaşamdan beklentileriyle ilgili bence. Nurten gerçekçi, küçük beklentileriyle bir köpek sürüsüne benzettiği kalabalıkta kendine edinebildiği yeri sevmek ona yeterken annesi, edindiği bu küçücük yerden memnuniyetsiz olduğu için yaşama mesafeli durmayı yeğler. İşte ayrım buradadır.

Bürokrasinin ve devlet dairelerinin temsiline de dikkat etmek gerekli Bozkır Çiçekleri‘nde. Selçuk Baran, Nurten ile Seyfi’nin tanışma biçimlerini de tanıştıkları yeri de Kafkaesk bir atmosferde kurguluyor.

Seyfi bir devlet dairesinin bodrum katında çalışıyor, bir top dosya kâğıdı siparişi sayesinde tanışıyorlar. Selçuk Baran’ın bu soğukluğu bize hissettirdiği bölümdeki yeniliği ise Nurten ile Seyfi’nin hakiki sevdalarının doğduğu mekân olarak bir devlet dairesini seçmesi. Nurten asık suratlı, dilekçelerin bireylerin, çay markalarının çayların yerine geçtiği, temsilin hakikatin yerini aldığı devlet dairesinde hesapsız ve gerçekçi bir kadındır. Bölüm müdürü Oktay Bey ile ilişkisini gizlemeden sürdürür ama bu ilişkinin bir yere varmayacağının bilincindedir, kendisini kaptıracağı ya da inandıracağı romantik bir yalana gereksinimi yoktur. Ama buradan bakıp da onu katı bir mantıkçı olarak tanımlamak doğru olmaz, o sadece bir “drama queen” olmaktan kaçınır. Nurten büyük ve gösterişli olan şeylerden, tantanalı durumlardan hoşlanmaz.

Nurten’in her iki yasak aşkında da Selçuk Baran’ın yapıtlarındaki sadeliği görürüz. İşyerindeki müdür Oktay Bey ve Seyfi’nin arkadaşı Müfit ile sevdalarının başlangıcı da bitişi de sessiz, içine kapanık ve alçakgönüllüdür. Aslında yaşadıklarıyla açıkça bir Bihter ya da Emma Bovary olsa da üslubu kesinlikle ayrıksıdır. Bu belki de kimi zaman yaptıklarımızın bir yere varmayacağını bilmenin dayanılmaz kederiyle baş etme yoludur.

Çağımız bir figüranlık olduğu denli bir heba olma çağı da. Peşinde koştuklarımız, bize verilen vaatler, tutulmayan sözler öylesine küçücük bir iz bile bırakmadan çekip giderler ki hep elimizi böğrümüzde kalakalırız. Bu yüzden de yaşamanın kendisi, o akışta var olmak başlı başına bir bir coşku Nurten için. Bu yanıyla ilk bakışta pek belli etmese de iyimser ve umut doludur Nurten ve tüm Selçuk Baran kadınları. Nurten’in yaşam perspektifini bu denli gerçekçi kılan da yaşamına dışarıda bir anlam aramaktan vazgeçmiş olmasıdır.

Bozkır Çiçekleri, 12 Eylül’ün hemen öncesinde Milliyet Roman Ödülü (mansiyon) almış, ancak yazarın derin bir sezgiyle devrimin yenilgisini gördüğünü söyleyebiliriz.

Yitirilmiş bir savaşın ardından ayakta kalmanın bir yolunu bulması gerekir küçük insanların. Umudumuzu yitirmememizin, aslında belki de sadece aklımızı kaçırmamamızın yolunu bulmalıyız, bu da küçük şeylere önce tahammül ardından sevgi besleyebilmekte. Tam da diyalektiğin karşılığını buluruz Nurten’de; her bitişte yeni bir başlangıç, her yıkımda bir umut taşır içinde. Bunu da büyük hedeflerde değil doğrudan gündelik olanda arar Nurten.

Yaşamlarımız başlı başına bir figüranın sahnesi oluvermiştir çoktan. Madem kahramanlık ıskartaya çıkarılmıştır, kendi kendimize yetmeyi öğrenmemiz gerekir. Bu yüzden belki Nurten gibi başrolde olmak istemediğini söyleyen birileridir hep, muhayyilemizin de gönlümüzün de başrolündekiler.