Baştan belirtiyorum ki bu bir karşı-hikâyedir, tıpkı karşı-madde gibi!

“Bir Kuantum Hikâyesi” adını taşıyan öyküde anlatılan, besbelli eski dostum Dick’in yazarla olan samimiyetine güvenerek onunla paylaştığı olaylara dayanan ve benim de yer aldığım bir toplantıda konuşulanlarla ilgili bir açıklama yapmaya ihtiyaç duydum.

Bilimde bir tezin kıymeti, Karl Popper’ın söylediği gibi, yanlışlanabilirliği ile ölçülür. O yüzden, fiziğin karmaşık yasalarıyla uğraşmak konusunda yeterince becerikli olmadığı ve tembelliğe pek düşkün olduğu için sanatçı olmaya soyunan Dick’in iddialarını yanlışlama cüretinde bulunuyorum. Bu sebeple aşağıda yazdığım metni Faruk Turinay’a kendi adıyla yayımlaması için gönderdim. Umarım gönderdiğim metinde edebi kaygılarla da olsa oynamalar yapmaz. Kendisi de bir zamanlar bilimle meşgul olduğu için ona güveniyorum.
Ve umarım, buraya kadar yazdıklarımı, ne sebeple olursa olsun, yayımlamadan önce başka bir fizikçiye göstermez.

Bu dileğimin üç sebebi var: Birincisi ve en basiti, bunun ona bir yararı olmayacaktır. İkincisine gelince, hiçbir şey başladığı gibi bitmez. Son sebep ise şudur: Biliminsanlarının olduğu gibi hikâyecinin görevi de üzerinde çalıştığı şey her neyse, son halini almadan kimseyle paylaşmamaktır.

Şimdi de sıra, kim olduğumu açıklamaya geldi. Hani, öteki hikâyede Dick’in, “Hikayemizde bir önemi olmadığı için onun adını söylemeye gerek yok,” dediği, Florenziani ve Reizan’la ofisini paylaşan adam var ya, işte o benim! Ve her ne kadar onun hikâyesinde bir önemim olmasa da benimkinde birazcık var! Ben, Italo Londiani. Hemen söylemeliyim ki Kenya’daki o küçücük kasabayla en ufak bir ilgim yok. Büyükbabama soyadımızın kökenini her sorduğumda kaçamak cevaplar verdiğini hatırlıyorum. Muhtemelen bir yazım hatası. Çünkü anadilimde “londinesi” Londralılar demek. Büyükbabamın büyükbabasının İngiltere’den göç ettiğine dair rivayetler de dikkate alınırsa, fena bir teori değil. Ama gündüzleri uğraştığım fizik hipotezlerinde olduğu gibi bu gece de yanlışlanmaya sonuna dek açığım.

Dick, o akşamki tartışmada konuşulanları bölük pörçük hatırladığını söyleyerek dürüst davranmış. Bu hoşuma gitti. Galiba biliminsanı kimliğinden geriye kalan tek, belki de en kötü özelliğini sergilemiş: bir metinden ya da konuşmadan işine gelen cümleleri çekip almak…

Gelelim o 2 Aralık akşamına… Dick’in de anlattığı gibi hava bulutluydu. Ama benim dudağımda 42. Cadde değil, başka bir melodi vardı.

Ben, Reizan ve Florenziani mekâna girdiğimizde rakiplerimiz henüz gelmemişti. İlk gelen müzisyendi. Ondan on beş dakika sonra ressam, yarım saat sonra da yazar hazretleri teşrif ettiler. Sohbetin sonuna doğru suskunlaşma sırası ise tam tersiydi: Kendi kabuğuna ilk çekilen yazar oldu, ardından ressam. Hazır konuşma fırsatı bulmuşken eteğindeki bütün taşları döken müzisyen, güzel kurulmuş fakat anlaşılmaz cümlelerle son dakikaya kadar konuştu. Sanki bizimle değil, göklerle konuşuyor gibiydi. “Müzik sanatların en gizemlisidir” diye boşuna dememişler ya!

Üçünü birden karşımda görünce, şöyle düşündüm:

Herhalde bu üç adam Tanrıyla konuşsaydı, müzisyen en yukarıda olurdu, bulutların üzerinde; insana uzak, Tanrıya yakın; heybetli sesi gökyüzünü doldurur, dalga dalga yayılırdı evrene. -Bilirsiniz hanımlar, beyler; Tanrı müzik diliyle konuşur- o yüzden sohbetleri sonsuza kadar sürer giderdi.

Ressam… O gökyüzünde, ama yeryüzünü görebilecek kadar aşağılarda asılı kalmış rengârenk bir balon gibi dolaşır, Tanrıyı uzaktan görür, kısa süreli bir sohbetten sonra resmini yapmak ister; Tanrı da izin vermeyince bakışlarını yeryüzüne çevirirdi yine.

Yazara gelince, o da yeryüzü cennetinin en asi mahkûmu olarak dağlarda ve caddelerde aynı duyguyla yürür, boğazında düğümlenen varoluş acısını göklere haykırır, yine de sesini Tanrıya duyuramazdı. Evet, işte bizim gibi sade, alçakgönüllü, abartıyı sevmeyen fizikçilere böyle görünüyor bu adamlar. 2 Aralık’tan bu yana.

Konuşulanlara gelince, bir kere Dick’in hikâyesini okuduğumda kendi işine gelen konuları bile aktarmadığını gördüm. Mesela müziğin gücünü. Halbuki o gece, -şimdi ismini hatırlayamadığım- müzisyen rakibimiz bahsetmişti. Ciltlerce teoloji tezine bedel olan, Handel’i, bestekârını bile ölmek üzereyken dirilten, Mesih oratoryosunun ikinci kısmındaki Hallelujah’tan ya da Mahler’in pozitivist bir bilimadamı kadar soğukkanlı, gerçekçi eliyle yarattığı, duygudan çok mantıkla yaratılmış gibi bir yanılsamaya yol açan bir güzellik hayaleti, 9. Senfoni ve daha pek çok şeyden… Bana ne, imkân bulmuşken kendisi anlatsaydı!

Benim hatırladıklarım ise şöyle:

– Bir bilimadamını çalışırken gördünüz mü hiç? Bir kelime, bir kuark, sadece bir hipotez başlangıcı için beş saat gözünü kör edercesine ekrana baktığını…

– Fakat sanatçı da tuvalin, kâğıdın, piyanonun başında çürütüyor ömrünü.

– Çürütüyormuş. Hah! Güleyim bari. Rahat koltuğunda… Bir de yöntemli çalıştıklarını söylemiyorlar mı, bitiyorum! Sezgi… Aman ne kadar da şeffaf ve denetlenebilir bir yöntem! Sezgi, kolaycılıktan başka nedir ki? Ama doğru, oturup kırk saat kafa patlatarak yöntem üzerine kim çalışacak değil mi?

– Öyle diyorsun da belli ki Boris Vian’ın Günlerin Köpüğü‘ne hiç bakmamışsın.

– Baktım, baktım ama bir söyle bakalım, ne diyormuş efendi hazretleri?

– Kelimesi kelimesine hatırlıyorum! Şöyle diyor: “Bu öykü, somut anlamıyla, esasen karmaşık ve ısıtılmış bir ortamda bozulmak suretiyle hakikatin dağınık ve kıvrılmış bir satıh üzerine yansıtılması sayesinde ortaya çıkmıştır.”

– Aman ne kadar da berrak bir yöntem! Bu kadar mı?

– Evet.

– Ben de sana geri kalanını söyleyeyim. Vian, bu fevkalade “açık yöntemi”ni ortaya koyduktan sonra diyor ki; “Görüyorsunuz, açıklanabilir bir yöntem, bir yöntem varsa eğer.” Eh, tabii, yok elbet. Nerede fenomen gözlemi, nerede o gözlemin hipoteze dönüşmesi, bu hipotezle yapılan tahminler, tahminlerin başka deney ve gözlemlerle denetlenmesi, sonra bir sürü rötuş, değişiklik, yeniden denetleme… Ooo! Kim uğraşacak değil mi? Onun yerine Boris Vian, biraz caz dinlemeyi, şampanyayla yumuşamayı ve birkaç kadına asılmayı tercih eder!

– Ama beyler, kıyaslanmayacak şeyleri kıyaslıyorsunuz.

– Italo, bir dakika. Yöntemi bırakalım. Ben biraz tasnif meselesinden bahsetmek istiyorum.

– Hadi bakalım, seni dinliyoruz Reizan.

– Benim iddiam şu: Bilimin temeli tasniftir ve bilim her şeyi tasnif eder. Açın bakın Leviathan‘a. Hobbes o kitapta geometriyle hukuku, müzikle mühendisliği, ahlakla denizciliği, her şeyi ama her şeyi aynı büyük zincire bağlıyor: Bilime ya da felsefeye.

– Aman, felsefeden bahsetme. Onların çoğu pozitif bilimden bir halt anlamadığı halde ahkâm kesmeyi pek sever.

– Hobbes pek öyle sayılmaz, Mihael Florenziani. Hem Hobbes bu tasnifte bilim ile felsefeyi eşanlamlı kullanıyor.

– İyi, dinliyoruz o halde.

– Ya, bölüyorum ama biraları yenileyelim mi? Hey garson! Altı, evet, altı. Evet, dinliyoruz seni.

– Bakın, şöyle bir yol izliyor herif: Bilimin tamamı çıkarsamalardan oluşuyor ve ikiye ayrılıyor:

> Doğa felsefesi
> Fizik
> Sürekli varlıkların özelliklerinden yapılan çıkarsamalar.
> Dünyada bulunan varlıklardan yapılan çıkarsamalar. Hoop, oradan…
> Hayvanların özelliklerinden yapılan çıkarsamalar (e, tabii, biz de hayvanız haliyle).
> Genel olarak hayvanlardan yapılan çıkarsamalar… (Evet beyler, az kaldı… Sanatın bir dalına varmak üzereyiz.)
> Seslerden yapılan çıkarsamalar… Ta ta ta taaaaaammm! İşte geldik: MÜZİK!

– Vay, ilginçmiş! Bir müzisyen olarak bugüne kadar kullandığım sesleri hayvanlardan çıkardığımı hiç düşünmemiştim.

– Bizlik bir şey yok mu Reizan? Edebiyat, şiir filan…

– Olmaz mı? Aynı zinciri “hayvanların özelliklerinden yapılan çıkarsamalar”dan başlat yeniden:

> Özel olarak insanların niteliklerinden yapılan çıkarsamalar (müzik gibi hayvansal değil, insan kökenlisiniz ve özelsiniz, hem de çok özel sevgili edebiyatçı…)
> Konuşmalardan yapılan çıkarsamalar… (Eveeeet, çok yaklaştık…)
> Yüceltme, aşağılama vs. niteliğinde çıkarsamalar… Ve ŞİİR!

– Vay canına! Peki resim bu zincirde neredeymiş bakalım?

– Tuhaf bir şekilde yok. Ama ben, yine de onu “genel olarak hayvanlardan yapılan çıkarsamalar” arasında, “görüşten yapılan çıkarsamalar”ın içine koyarım. Hobbes, “optik” diyor gerçi ama bence resim de olur.

– Hah hah! Sanki ressam değil fotoğraf makinesi! “Görüşten yapılan çıkarsamalar”mış… Ne kadar da derin bir bakış bu!

– Öyle deme dostum. Benim durumum daha fena. Bak şaire… Adam, insan eseri şeylerle uğraşıyor. Bir de benim halime bak. Meğer beste yaparken “hayvanların niteliklerinden çıkarım yapıyormuşum” da haberim yok!

– Yaa Reizan, iyi ki açtın şu tasnif meselesini. Bayağı eğlendim!

– Öyle ya da böyle, beğenseniz de beğenmeseniz de bilim sanatı tasvir etti mi, etti. O zaman mesele yok!

– Tasvir etti de bir şeye benzedi mi acaba?

– Tamam, bırakalım tasnif olayını. Sanat en çok neye benzer biliyor musunuz: Mutlu Prens’e. Hani Oscar Wilde’ın masalı var ya. Mutlu Prens’tir, çünkü sarayından çıkıp da sokak lambalarına, barajlara, motorlara, kanser hastalarına bakmaz! Sanat sarayın dilini konuşur, gerçeği de ancak ölünce anlayacak! Ama şu açıdan içim rahat: İllaki biri heykelini diker, öteki de masalını yazar. İyisiniz iyiiii! Arkanızdan ağlayanınız var en azından…

– Ya, bir de “sanat gerçeğin peşindedir” demiyorlar mı, bitiyorum! Nasıl peşindelerse artık, bir türlü varamıyorlar… Hah ha! Yolları çok dolambaçlı… Sağ elle sol kulak bile göstermiyorlar. Yahu kendi adamları bile, “Bu kadar dolandırmayın lafı,” diyor.

– Kimmiş bu “kendi adamımız”?

– Anton Çehov. Köylüler kitabındaydı sanırım, savcı kahramanına şöyle dedirtiyor: “Niçin gerçek çırılçıplak değil de bir hap gibi üstü kaplanmış, mutlaka şekerlenmiş ve yaldızlanmış olarak öne sürülmeli? Doğaya aykırı bu…” Ama yok, siz sadece işinize geleni okuyun, her zamanki gibi. Ha, bir de, “Bir şeyi hiç söylemeyin, yalnız ima edin,” diyorlar. Ne büyük marifet, öyle ya! Bilimadamının icat ettiği mürekkeple, boyalarla, klavyeyle ima edin! Kabul edin, nankör ve biraz da küstahsınız!

– Bu çok ağır oluyor ama!

– Söyleyin o zaman, söylediklerim arasında “gerçek” olmayan bir şey var mı? Sanat, bir kibarlık budalasının, olsa olsa bir kralın adabımuaşeret hocasından başka bir şey değildir beyler! Hâlâ doğal davrananlara, akıl yürütenlere sarayda nasıl oturulur kalkılır, onu öğretmenin peşindedir! E, tabii imayla…

– Sosyal gerçekçiliğe ne diyeceksin o zaman?

– Hangisini diyorsun, rahat koltuklarda empati yapma seanslarını mı? Hah! Halbuki zavallı bilimadamı… İçinden gelmeyen bir şekilde argümantasyon yapmaz, istese de sahte bir edayla akıl yürütemez! Bin defa dener, bin bir defa yanılır; ama içinden gelerek… Onun yaptığı her şey müthiş zahmetlidir. İçinden gelmeden bir deneyi “iyi yapmamak” şöyle dursun, “yapamaz” bile! Ama haşmetmeap sanatçımız gösteriş için bile imada bulunabilir! Senfoni akarken trajik bir nağme katabilir, resmin bir yerine Meryem’in kalbini yerleştirebilir. Sonra da arkasına bakmaz. En fenası da şairler! Yumurtladıkları her şey som altındandır daima! Ne güzel unvan değil mi: “Anlaşılamayan Sanatçı.” Yanlış mı?

– Bütün bu konuşmalar, bülbülü eti için öldürmeye benziyor.

– Hadi canım sen de!

– Ve öldürdün işte. Sanat bir makine değildir, sevgili dostum! Bak, bir örnek vereceğim: Italo Calvino, Görünmez Kentler’de diyor ki “Smeraldina şehrinde iki nokta arasındaki en kısa mesafe düz değil de, kıvrım kıvrım yan sokaklara bölünen bir zikzak çizer.” Şimdi düşünün bakalım, bu cümle, Einstein’ın izafiyet teorisindeki uzay bükülmesine fena halde benzemiyor mu?

– Oh ne güzel, iki dakikada yazılan bir cümleye karşılık, laboratuvarda, tozlu raflarda geçen iki yıl!

– Bu çok basit bir yaklaşım! Bir örnek daha: Calvino, Kaku’nun, Hawking’in filan uzun uzadıya tarif ettiği olası geçmiş ve gelecek ilişkisini kim bilir kaç yıl önce anlatmış. Şöyle diyor: “Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.” Bu olgu, daha mükemmel nasıl anlatılabilir ki?

– Büyük marifet! Peki, yine aynı yazarın aynı kitabından gidelim! Keşke bu yazar, yazarken mantık kurallarına da bir göz atsaydı… Bakın getirdim, notlarım arasında var. Bir bakayım… Evet, işte… Calvino’nun hayalinde Marco Polo diyor ki, “Bütün şehirleri içinden çıkarabileceğim bir model-kent yarattım ben kafamda. Yasaklardan ve saçmalıklardan oluşan bir kent. Var olma olasılığı en düşük olanlar eğer böyle kentlerse, anormal öğelerin sayısı azaltılarak kentin gerçekten var olma olasılıkları artırılabilir.” Vay vay vay… Yahu bu cümledeki mantık hatalarını saysam sabahı buluruz! Genelleme hatası mı dersin, şartlanma hatası mı dersin… Ya, boş ver bunları. En has adamınız, Thomas Mann bile Büyülü Dağ‘da romancının cahilliğinden bahsediyor, aç bak istersen, bölümünü de söyleyeyim: “Aşırı Huysuzluk”…
– …

***

İşte bunlar da vardı o gece konuşulanlar arasında… Ben bu konuda en adil yargıya okurun varacağını düşünüyorum.

Kim erken ayrıldı kafeden, kim daha geç, bilmiyorum. Caddeye çıktığımda soğuk, yüzümü, kulaklarımı, ellerimi kuşatıyor ama içime işlemiyordu. Mekâna gelirken nedense aklımdan geçen melodiyi mırıldanarak yürüdüm tek başıma: Hall – lell – ujahh, Hallelujah, Hallelujah…

Burada anlattıklarım, bilimin sanata onun anladığı dilden verdiği bir cevap olarak okunabilir. Ama belki de bilimin asıl rakibi olan Kilise’yle ya da dinle düelloya tutuşması gerekir. Bir gün bu hikâyeyi okuyan bir Cizvit rahibi çıkar da yazdıklarını benim gibi yazara göndermeye kalkar mı? Pek emin değilim. Bilimadamları rahiplerden her zaman daha cesaretli olmuştur. Olur da düello meydanına gelirse, ne olacağını söyleyeyim: İlk hamle sırasına sahip olan bilimadamı, rakibini öldürmeyi varlık amacına aykırı bulup havaya ateş eder; rahip de, “Sahtekar!” diye bağırdıktan sonra tabancasıyla kendini başından vurup yere yığılır.

Sanatçının ne yapacağına gelince…

O da her zamanki gibi bir kenara çekilip gökten inen boyalı kelimeleriyle manzaranın resmini yapacaktır elbet. Hah ha!