Üstüngel Arı yeni kitabı Y.Ü.K.‘e bir ezberi sorgulatarak başlıyor. “Metris’in önünde durdum hasretim yerlere vurdum” türküsünü hangimiz dinlemedik ama dinlerken bizlere, “Hanginiz gerçekten Metris’i düşündü?” diye bir girizgâh yapıyor. Hemen akabinde hepimizin günlük hayatta karşılaştığı karşılıksız sorulardan birine daha değiniyor; taksicilerin, “Müzik açsam rahatsız olur musun abi?” sorusuna alışılmadık bir cevap veriyor ve anlıyoruz ki kitap, girişiyle birçok sorguyu beraberinde getirecek.

Yolun başında bir yazardan çok öte bir hayat kavrayışı var Üstüngel Arı’nın; kabullenemediği her şeye itirazını ustalıkla anlatıyor, sorularını şaşırtarak soruyor. Birçoğumuz gün içinde insanlara, “Nasılsın?” derken bile cevabını beklemeden konuşmaya devam ediyoruz yahut “Günaydın,” dediğimizde cevabını beklemeden ilerleyip gidiyoruz. Rutini bozan cevaplar aldığımızda da ezberimizin bozulmasına öfkelenip doğru cevaptan uzaklaşıyoruz. Yazarın kitap girişinde ilk itirazları da aslında bu temelde: Biz kimiz? Aidiyet nedir?

Cezamız: Alışmak

Yazar, hikâyeye kahramanlarını tanıtarak ve başkarakterin ismini fısıldayarak devam ediyor. Kahramanımız Başar bir anda Metris öncesi zamanlardaki hayatından sesleniyor. İnsana ve insanın varoluşundaki marazlara ilişkin sorular sorduruyor okuyucuya. Hikâyeyi anlatırken hepimizin hayatına değen ve bazı akşamlar uğruna illa kadeh kaldırdığımız türkülerden alıntılarla kalın çizikler atıyor hafızamıza. Her şeye alışan insanoğluna, “Alışmak sizin cezanız,” derken en çok kendi alışkanlıklarıyla hesaplaşıyor hissini uyandırıyor.

Üstüngel Arı, politik sorgulamalarını ve sıkıntılarını da hikâyenin akışına incelikle yediriyor. Yeni Türkiye, alkol yasağı, tüketim gibi başlıklarla bize ayna tutuyor. Tepkisizliğimizle karşı karşıya kalıyoruz bir anda.

Okuyucu aniden kitabı elinden bırakıp dolabında zulaladığı içkilerle hesaplaşabilir hale gelebilir, “Belki istediğim saatte alabilseydim içeceğim şeyi, dolabımda bu kadar yer işgal etmeyecektiniz,” hesaplaşmasına da varabilir. İşte o zaman, “Niye alıştık?” sorusunun anlamı olur.

Barut Kokan Aşklar: Yasemin, Anne, Betina

Hikâye, ilk aşkından Yasemin’e kadar “yalnız olmaya mecburuz”u düstur edinen Başar’ın Yasemin’e aşkıyla gene ezberimizi bozuyor. Yazar, kitabın ithafında da kadın konusunda duyarlılığını bize fısıldıyor ama kitabın içine aşkı ve kadınları almasıyla “Yeni Türkiye”de kadının yaşadığı sıkıntıları da erkek gözünden incelikle eleştiriyor. Bir karakter hesaplaşması içinde olan Başar’la bugünün erkek bakış açısını, çelişkisini, öğretilmişliğini sorgularken elbette “Yapmayın!” demiyor ama, “Özeleştirinizi de verin!” diyor. Aşkların pembe panjurlu evlerde değil, buram buram yanık ve barut kokan evlerde sür(e)mediğini yüzümüze çarpıyor. Annesini ve onun metaforik yerini daha iyi anladığımız kitabın bu bölümünde Allaha açılan kapı “Betina” giriyor hikâyeye. Bir iç sesmişçesine anlattığı Betina’yla tanışıklığı, okuyucuda merakın dozunu artırıyor ama ortalık hâlâ barut kokuyor!

Ahde Vefa: Dönüşü Olmayan Yollar Gülüşü Olmayan Kadınlar ve Kolsuz

Hikâye bir boşluğu doldurmak için Betina’nın kim olduğunu açarak devam ediyor. Ama biz Betina’nın kim olduğunu öğrenirken yaşamın en acımasız halleriyle karşılaşıyoruz. Betina’nın hikâyesini anlatırken “savaşların niye çıktığını bile anladığını ama Betina’nın başına gelen vahşetin niye olduğunu anlayamadığını” söylüyor. Kitabın bu kısmı okuması en zor kısım; midede ve akılda derin izler bırakacak, her gün gözümüzü kaçırdığımız bir sürü tablonun tam ortasına düşmemizi sağlayacak ve dişlerimizi sıkarken çenemizin çok ağrıyacağı bölüm. Bu ülkede kadın doğmak, kadın olmak çok zor. Yazar, bir erkek gözünden bunu inanılmaz bir empatiyle, canımızı yakarak hem de çok yakarak anlatıyor.

Ara ara Cizre katliamı, sokağa çıkma yasakları, Deniz Gezmiş göndermeleriyle de başkaca acıları, insanın nisyan ile malul olmasına itirazını gene içimizi sızlatarak önümüze koyuyor.

Okunması en zor kısımda ise ilk kitabı Hikâyesi Olan Ölüler’in Kolsuz’unu hikâyeye dahil ediyor. İlk kitabı okuyanlar Kolsuz’u karşılarında bulunca derin bir nefes alacaklar mı bilinmez… Kolsuz’un hikâyeye dahil oluşu ilk kitaba bir gönderme değil bence, Kolsuz olması gerektiği noktada yerini bulmuş Y.Ü.K.‘te…

Bildiğimiz ve Bilmediğimiz O Adamlar: Esat, Gökhan, İsmail Abi

Yazar, kitabındaki yan karakterlerle de bizi sarsmaya devam ediyor. Kitabın kurgusu içinde saklanıp çıkan halleri akışı güçlendiriyor. Kitabın dili, okuyucunun işini kolaylaştırıyor gibi görünse de aslında gene o yalınlığın altında dişlerimizi sıktığımız hayatta hiç de kolay olmayanı yapıyor. Her şeyin en yalın haliyle dümdüz temas etmemizi, yüzleşmemizi sağlıyor. Özellikle İsmail Abi karakteri kitabın başından beri yaşamı algılayışı, deneyimi, tespitleriyle anakarakterin omurgasını oluşturan bir tarafı olduğunu hissettiriyor. Belki eksik tarafı, bir baba modeli… Ama hiçbir şey beklendik bir akışa uygun ilerlemiyor hikâyede. İsmail Abi bizi öyle bir girdaba sokuyor ki çıkabilmek ne mümkün. Boğazında bir yumru ve soluk soluğa bir göğüsle baş başa bırakıyor okuyucuyu. İnsanın kaderi insandır evet ama insan kaderini kendi yazar eni sonu, çünkü kendisi de hatalarıyla ve günahlarıyla insandır işte. Biz, kitabı tutan parmaklarımızın her yerden çatırdadığını hissederken sona doğru canımız çok yanacak…

Ben: Üstüngel

Yazar, kitabın sonunda okuyucuya ters köşe yaşatıyor. Üstüngel çıkıyor karşımıza, Başar Issız’la tanışan Üstüngel. Bir diyalogdan çok monolog hissi veren tanışma. Bu tanışmada yazarın kitap içine yedirilmiş metaforları teker teker çözülüyor ve biz an an kanıyoruz. “Mutlu musun Üstüngel?” sorusu bile aslında yazarın hayatla, hayatıyla hesaplaşmasını da döküyor önümüze. Yazar, yükünü bu noktada okuyucuya bırakmışken, tam da “krallığının hem hükümdarı hem kölesiyken” sıra bize geliyor. Biz şimdi bu yükle ne yapacağız? Çünkü bu hikâye, okuyucuyu arka kapağını kapatıp, “Hangi kitaba başlasam?” hissiyle bırakmayacak. Tam yakanızdaki o yük sizi hep uyanık kılacak.

Üstüngel Arı ilk kitabına nazaran daha kuvvetli, daha etraflı, daha sarsıcı bir hikâyeyle kucaklıyor okuyucusunu. Okuyucusuna daha çok mesaj veriyor. Kitaptaki alıntılar, yazar isimleri bize nelerden etkilendiğini, nelerle beslendiğini belirtmek için verilmiş bilgiler değil sadece; hayata dair, yazının gücüne, insana dair bilgiler. Kitabın bütününe yayılan o müzikse başka bir güç katmış. Bu kadar sert bir hikâyeye verilen melodi sızıyı artırıyor. Bu hikâyede hem okuduklarımızın hem de duyduklarımızın yükünü uzun zaman atamayacakmışız gibi… Ama bir yandan da bizi okşayan bir müzik…

Şimdi, ben de sizi bu hikâyeyle baş başa bırakırken bir kahve içmek konusunda oldukça kararsızım.