Ölümünün birinci yılında gökyüzünden kayan yıldıza küçük bir selam…

Bir sene önce bu zamanlar, David Bowie gözlerini dünyaya henüz kapamış ve bana belki de hayatımdan hayranlık ve saygı duyduğum tek pop ikonu olan David Bowie hakkında yazmak isteyip istemeyeceğim sorulmuştu. Bense birden Bowie’nin içinde barındırdığı ve hayat onca karakteri nasıl anlatırım derdine düşmüştüm. Zor iş olsa da böyle bir teklifi kaçıramazdım ve hemen işe koyuldum.

Metinde Bowie’nin Glam’in yaratıcılarından biri olan bir pop ikonu olarak yaşadığı dönemin koşullarını da irdelemiş ve Bowie’nin karşı konulamaz yükselişinin sebeplerini de değerlendirmiştim. Kimliklerle, cinsiyet rolleriyle oynayan ve kimliklerden kaynaklanan tabuları ve sınırları ortadan kaldıran, belki biraz insanüstü, uzaydan düşmüş bir yıldız çocuğun hikâyesini anlatmaya çalışmıştım.

Metne bugünden bakıyorum da, kendi benliğime ve benlerime ait sorularıma cevap bulmaya çalışırken birden toplumun ve ülkenin içine sıkıştığı kimlikler sorunuyla yüzleştiğimi görüyorum. İçinde yaşadığımız sorun, kimlik sorunundan daha büyük değil aslında.

Aslında sorun; “olduğumuz ve olmak istediğimiz benler” arasındaki “mesafe”.

Bu mesafe hiç bitmez ama en azından bu iki uzak yanımızın arasındaki mesafeyi azaltabilir, ikisini birbirine yaklaştırabiliriz. “Olmak istediğim ben”e yaklaşma meselesi esasında insanın ekonomik ve sosyal olarak kendini keşfedecek olanaklara sahip olmasıyla ilişkili biraz. Koşullar sert olduğunda diğerlerinin diktelerine maruz kalmalarımız arttığından “kimlerin içinde” olduğumuzu ve onlara göre nerede durduğumuzu sorgularken, biraz daha iyi koşullarda ise “içimizdeki benlerin” peşinde koşuyoruz. Yani aslında kimliklerimizden bir sıyrılsak, durumları ve kişileri oldukları gibi görebilir hale gelsek belki de birlikte yaşayabildiğimiz bir cennetin kapıları açılacak ama muhtemelen hepimiz bir kurtarıcı bekliyoruz. Gücü, iradeyi, kararlılığı, karizmayı, etkili hitap yeteneğini ve daha pek çok özelliği taşıyan bir kahraman arketipini, kahraman kimliğini.

Bazılarımız mehdiyi beklerken, bazılarımız tarihi bir lideri bekliyor. Bense yıldız tozunu (Stardust’ı) bekliyorum. Bu kadar salt ve yalın olsun, bu kadar kimliksiz olsun istiyorum her şey, hatta dünya üstü olsun istiyorum. Belki de içinizde kalan son umut kırıntılarıyla siz de bir yıldız çocuk bekliyorsunuzdur, kim bilir…

Şimdi, sözü kısa kesip tam bir sene öncesinden bugüne kısa bir bakış attığım girizgâhın ardından sizleri David Bowie’yle zamanda yolculuğa davet ediyorum.

Aşağıdaki makale Çevrimdışı İstanbul İki Aylık Edebiyat Dergisi’nin ikinci sayısı olan Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayımlanmıştır.

***

Bowie: Cinsiyetler Üstü Bir İkon
Lord Byron’ın Ziggy Stardust’a Mirası Androjen Doğa

David Bowie’nin cinsiyetlerarası yolculuğunun kökleri, 1780’lerin sonunda İngiltere’de soylu bir muhafız subayının yakışıklı oğlu olarak doğmuş Anglo-İskoç şair Lord Byron’ın yarattığı kimliğe dayanır. İngiliz edebiyatının romantik ihtilalcileri arasında yer alan Byron’ın; bazı şiirlerini kadın isimleriyle imzalayarak erkeklere yazdığı ve eşcinsel ilişkileriyle konuşulur bir tabu yıkıcı ikonaya dönüştüğü söylenir.

Androjen kimliği güncel anlamda tanımlayan ve sunan querr ve feminist teorilerin analitik çözümlemelerinin öncesinde “androjen”in ilk sanatsal tasvirini ve örneklerini, kadın ve erkek cinsiyetlerinin eşiğinde duran Lord Byron’ın şiirlerinde görürüz. Takip eden yüzyılda ise androjen ifadesi querr ve feminist teorisyonler tarafından bilimsel bir çerçevede “maskülen erkek kimliğinin subjektif dünyasından ayrılmış, eril ve dişil kutuplar arasında salınan cinsiyetler” olarak tanımlanır. Bugün ise özellikle mitsel anlamda tasvir edilen “androjen doğa”nın gitgide silikleştiğini, maskülen ve feminen kutupların ise gitgide keskinleştiğini görüyoruz.

Lord Byron’ın bizlere sunduğu “androjen doğa”, bireyin personasında iki farklı cinsiyetin en güçlü unsurlarını içerdiği ve bu unsurları bir araya getirerek çok güçlü bir üçüncü cinsiyet yarattığı bir hal ve bir oluş biçimidir.

Lord Byron’ın üzerinde bu kadar durmamızın sebebi ise yaşadığı yüzyılın devamında, altmışlı yıllarda oluşan karşı-kültürün eğilimlerinin temel ilham kaynaklarından biri olmasıdır. Dönemin değişkenleri içinde Byron yeni neslin ve yükselen kent yaşamının içinde yoğrulmaya başlamış işçi sınıfının cinsel demokrasiyi de içine alan sosyal eşitlik talebine cevap veren bir mitolojik karaktere dönüşür ve karşı-kültürün sosyoseksüel devriminin bir figürü haline gelir.

Ziggy Stardust’la Yeniden Bedenlenen Bir Persona

Altmışlı yıllarla başlayarak yetmişli yıllara da çeşitli yeni eğilimlerle yansıyan, muhafazakâr kesimin karşı cephesinde güçlü bir şekilde yükselen karşı-kültürün köklerinde İkinci Dünya Savaşından yeni çıkmış, ekonomik kriz, işsizlik ve beraberinde getirdiği sorunlara boğulmuş yorgun bir nesil yatar.

Geride kalan savaşın ardından baharın kokusunun ve rüzgârının hissedilmeye başladığı, yeni umutların ve müzik seslerinin yükseldiği bir ütopyanın çanları çalmaktadır. Bu tatlı baharın gelişiyle birlikte televizyon, radyo gibi keşfe çıkılacak kitle iletişim araçlarının evlere girmesi, sinemanın yarattığı atmosfer ve ilginç yeni temalar, savaş ve nükleere karşı bir araya gelen ortak akıllar ve daha pek çok yeni fikir domino taşları gibi toplumu yeniden şekillendirmeye ve yepyeni bir dünyanın kapılarını aralamaya başlar.

Feminizmin yükselişi, eşcinsel özgürlük ve tabii sosyoseksüel devrimin getirdiği evlilik öncesi cinsellik, poligamik ilişkiler, kamusal alanda çıplaklığın özgürleşmesi gibi başlıklarla oluşan zemin de artık androjen doğayı mitsel bağlamda kucaklayabileceğimiz bir dünyaya bakmamızı sağlamaktadır. Ve sonunda uygun koşullar oluştuğunda, elli yıl öncesinin radikal şairi Lord Byron’ın ruhu tabuları yıkmak üzere yola çıkmış müzisyenlerin arasında ilginç kimliğiyle ışıldayan,

Glam Rock Devrimi’nin kahramanı David Bowie’nin yarattığı Ziggy Stardust karakterinde vücut bulur. Ziggy Stardust gökyüzünde parlayan bir yıldızın kuyruğundan önümüze düşüverir, büyüleyici aurasıyla aklımızı karıştırarak merak içinde peşine düşmemize neden olur.

Belki çoğumuz David Bowie’nin yani gerçek adıyla David Jones’un Ziggy olarak karşımıza çıkmadan önce müzik dışında pandomim ve mim sanatçılığına olan ilgisinden haberdar değilizdir. Bowie sanat hayatına Kate Bush’un koreografi hocası Lindsey Kemp’ten ve Fransız mim ustası Marcel Marceau’dan eğitimler alarak başlar. Dönemin pek çok müzisyeni hayranlarıyla buluşmadan önce kendini sahne sanatları dünyasının tozlu zemininde ustaların peşinde dolaşırken keşfetmiştir. Bowie de onlardan biridir. Sessizliğe bürünmüş, sadece jest ve mimikleri kullanan pandomim sanatının, Bowie’nin ışığını parlatacak boya kutusunun ta kendisi olduğunu kim bilebilirdi ki.

Genç David Jones’un (Bowie) kendini yeniden üretebilmesi ve sakladığı “ben”lerinden birini açığa çıkarması için boya kutusunun kapağı açılmış ve gerçek kimliğinin yüzeyi, yeni kimliğinin zemini olmak üzere kapatılmıştır. Bakışların etrafına düşecek ifadelerle hangi duyguları yansıtmak istediğine karar verdikten, kostümünü giydikten ve makyajını bitirdikten sonra aynaya baktığında gördüğü yeni benliğiyle kendini pandomim dünyasının sınırlarında dilediği gibi ifade etmekte özgürdür.

David Jones’un David Bowie’ye dönüşmesinin, ailesinden kaynaklanan sorunlarıyla şekillendiğini anlatan dünyayı bir kenara bırakmak gerekir, zira bu kadar güçlü bir iradenin oluşmasındaki tek değişken, karşılaştığı aile denkleminden ötede kişisel bir başka gerçekliği, belki de Bowie’nin androjen doğasını barındırıyor olmalıdır.

Beş albüm yolcuğunun sonunda David Bowie’nin alter egosu Ziggy Stardust, Lord Byron’ın işaret ettiği sosyal devrimin poster imajı ve sembolüne dönüşür. Yıldız tozu yani Bowie, querr dünyasının Byronik eril kimliğine birebir oturur. İki pop ikonu da sadece sosyoseksüel devrimi temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda seksüel devrimin katılımcılarının arzu nesneleri haline dönüşür ve izleyici kendini belirsiz ama en temelde, doğasında homoseksüelliği barındıran bu iki figürün etkisi altında bulur.

Lord Byron’ın yarattığı politik kimlikten farklı olarak Stardust karakteri salt androjenliği sebebiyle de geniş ve daha çeşitli bir kitleyi yakalar. Ve tabii androjen Ziggy’nin yanında liberal, aktivist ve devrimi şekillendiren karakterlerin sahiplenici karşılığı yadsınamaz bir güçtür.

Bowie’nin seksüel devrimin avatarı olarak yükselişi

Pop kültürün kendi modasını yeniden yarattığı dönemde, hippi rüyasının eşiğinde androjen, çekici, bazıları için korkunç, bazıları için açıklanamaz görüntüsüyle Bowie querr cinselliğinin arzulanan, güçlü ve isyankâr avatarına dönüşür.

Hunky Dory’nin sade ve puslu halinden Ziggy’nin zarif karakterine yaptığı yolculukta Bowie gösterişli personalarının uzağında mütevazı bir kariyer hikâyesi yaratır. Kaybedecebileceği kayda değer bir üne ulaşmasına rağmen, “Gey misiniz?” sorusuna, “Kendimi bildim bileli geydim,” diye cevap vererek süperstarlığın eşiğinde risk alarak oynadığı kumarı kazanır. Çünkü bu tavrıyla eşcinsel kimliğe, cesur ve asi bir karakter kazandırarak daha ulaşılmaz ve cinsiyetlerüstü bir noktaya taşınır.

Yüksek topuklarının üzerinde ve tüyler içinde, kaşları tıraşlanmış, parlak ruju ve parmaklarında ışıldayan baştan çıkarıcı ojeleri ile gitaristi Mick Ronson’un omuzlarına asıldığında televizyonlarının karşısında milyonlarca kişiye querr dominasyonunu yeniden tasarlayarak sunar. Bowie’yi anlatan Velvet Goldmine adlı filmde kendisini temsil eden Brian Slade, romantik çiçek çocuklarının tarzlarını naif ve banal bularak yeni dünyada kazanabilecek tek bir değer olduğunu söyler: “Tarz kazanır!”

Dramalarla dolu Queerlerden Hayranlık duyulan Quenn’e

Tartışmasız 1970’li yıllarda querr dünyasına dair fikri olanların zihnine kazınmış yegâne gey arketipi; iyi giyinmiş, aristokrat ve fakat trajik bir kimliğe sahiptir. Bowie, Oscar Wild’ın miras bıraktığı dramalarla dolu queer arketipini, yarattığı Ziggy Stardust personasıyla yerle bir eder ve querri sıradışı bir şekilde yeniden sunar. Gitar çalan, gökten düşmüş, tavan yapmış libidosunu açıktan açığa ifşa etmekten çekinmeyen, tabularla dolu geleneksel işçi sınıfından köklenmesine rağmen seksi ve seksüel kimliğini parlatan ve öneren bir kimlik yaratır.

Tartışılan doyumsuz panseksüel iştahı Hollywood filmlerin sonunda cezalandırılan ya da romanların sonunda ölen trajik querr karakterleri silip atarak yerini güç ve zevk ile değiştirir. Basitçe querr olmayı acı çekilmesi, utanılması gereken, öteki olarak tanımlanan bir kimlik olmaktan çıkarır ve karşı konulmaz olmasının ötesinde arzulanan bir kimliğe dönüştürür. Queer cinselliği, aslında toplum tarafından tanımlanan cinsel tabuları aşılabilir kılan en uç eşik olma özelliğiyle toplum içinde bir güvenlik supabıdır. Bu kimlikleme, Bowie ile kendini öyle rahat ve gerçek şekilde yansıtır ki modayı ve sosyal ilişki biçimlerini belirler.

Bowie’nin kırmızılar içindeki androjeni, efeminiteyi erotizmle yan yana koyarak sunar. Bu etki o kadar güçlüdür ki heteroseksüel erkekler dahi Glam Rock kızlarının ilgisini çekebilme olasılığının peşinden koşarken tırnaklarına kırmızı ojeler sürüp gözlerine makyaj yapmaya başlarlar.

Her yeni dönemde olduğu gibi bu dönemin sinik karakterleri de Bowie’nin sanatının çeşitli yerlerden alıntılamalar içerdiğini savunur. Bowie’nin sıradan bazı sanatçıları taklit ettiğini ve gey özgürlüğünü kişisel hedefleri için kullandığını iddia ederler. Bu iddianın doğru olup olmadığına dair sağlama yapmaya çalışanlar, yüzlerini Bowie’nin karısı Iman ile olan evliliğine çevirirler. Fakat Bowie tam anlamıyla çokkimlikliliğe yönelik bir dikbaşlılık içindedir. Cinsel kimliği sadece el yordamıyla bulduğu gey personalarla sınırlı değildir. Örneğin Bowie’yi “hayatımın ışığı” şeklinde tanımlayan Iggy Pop’la uzun süren aşk hikâyelerinden Berlinli trans güzel Romy Haag’a kadar pek çok ilhamı, ilişkisi, ilişik olduğu diğer personalar vardır.

2003 yılında Johnothan Ross kendisine, “Biseksüel misiniz, panseksüel misiniz yoksa sadece bir çeşit seksüel deneme misiniz?” diye sorar. Bowie ise bu soruyu, “Bildiğim tek şey mutlu olduğumdu, bacaklarımın üstünde daha fazlasını taşıyordum. Merak ediyorum acaba querri tanımlamak için daha doğru bir ifade biçimi olabilir mi?” cümleleriyle yanıtlar.

Yukarıdaki söylentilere rağmen bildiğimiz en temel gerçek querr karakterlerin Bowie’ye duyduğu hayranlıktır. Çünkü dünyaya insanları keşfetmek gibi klişe bir gerekçeyle değil, querr bir deneyim için gelen bir uzaylı olarak inmiş ve kitlelere daha önce kullanılmamış yeni bir dil sunmuştur.

Pek çoğu sadece doğru zamanda, doğru koşulları değerlendirdiğini düşünse de Bowie aslında büyük değişim yeteneğinin ateşiyle parlayan bir akım yaratır. Pek çoğu querr dünyasının içini boşalttığını iddia ederken eril ve dişil, maskülen ve feminen dünyaları bünyesinde büyük bir harmoniyle var edebilen ve zamanın ruhuna göre kabuk değiştirme yeteneğine sahip bir şaman olduğu gerçeğini unutur.

Yüksek topuklarıyla kitlelerin karşısına çıktığı platformda ün ve iltifatlarla kendini kaybetmez, daha güvenli bir arayışın içinde olmaksızın birden fazla aykırı alter ego ile daha da büyük riskler alır. Bu çok versiyonlu girişimlerin ve deneyimlerin başlangıcından bu yana şansonlardan mim sanatına, uzay yolculuğundan felsefenin sınırlarına, sanatsal üretimini ve seksüel deneyimlerini querr dünyasında var etmekten çekinmez ve vazgeçmez. Seksüel çekiciliği, hayal gücü ve provokasyon yeteneğiyle kitlelerin başını döndürmeyi, merak uyandırmayı ve yeni heyecanları harekete geçirmeyi başarır.

Personalar, cinsel kimlikler ve pozlar arasında yarattığı formlarla insanların cinsel kimliklerini şekillendiren toplumsal sistemin kakafonik şakasını tiye alır. Biseksüel, panseksüel ve diğer cinsel kimlikler birbirinin içine geçmiş cinsel kimlik tanımları olarak karşımıza çıkar. Aslında hiçbiri tekil olarak yoktur.

Bowie, keskin çerçeveleri reddederek bir cinsel kimlikten diğerine geçebileceğimize ve ne olmak istiyorsak özgürce o olabileceğimize işaret eder. Dudağının ucunda sigarası, eli belinde Marliane Dietrich edasıyla bakan hülyalı ve fütursuz gözleri ile karşımızda salınır. Aslında dünden bugüne yarattığı bütün karakterlere baktığımızda aurasından kalan yegâne gerçek karşı konulamaz, arzulanan ve kısıtlanamaz yekpare bir karakterdir.

Bowie kimileri için bir imaj dehası, kimileri içinse dünyayı kimliklerin çerçevelerinden kurtaran bir kahramandır.

Personalarının yanı sıra Bowie’yi iyi bir fütürist olarak adlandırmak da yanlış olmaz. Örneğin Space Oddity adlı parçasının klibinde, Kubrick’in Space Odyssey filmindeki dünyayı yeniden üretirken yine aynı parçanın şarkı sözlerindeki derin maviyle uzaydan seyrettiği dünyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası içinde bulunduğu hüznü anlatır.

Elbiseler içinde uzun saçlarıyla salınan Bowie’den Hunky Dory’ye, Ziggy Stardust’tan The White Duke’a pek çok karakterle karşımıza çıkmış ve bize yeni çağın masallarını anlatmıştır Bowie. Tinselliği ve bedeninin zamansız tasvirleriyle her zaman çağın ruhunu yakalarken pek çoğumuzun kendini buluş yolculuğunda bizlere rehberlik etmiş ve kimliğimizi yeniden tasarlamamız için ilham vermiştir.

David Bowie hayatının tamamını bir sanat eseri haline getirmiş, müzik ve popüler kültür tarihine kazınmış bir sanatçı ifadesi yanlış olmayacaktır. Ölümünden yalnızca iki gün önce dinleyicisini son albümüyle buluşturmuş; personalarını, fütürist yaratıcılığını miras bırakarak, normlar ve cinsiyetlerüstü bir ikon olarak aramızdan ayrılmıştır.