Geçen hafta peş peşe üç spor/sporcu kitabı okudum ve çok başka yerlere gittim. Çocukluğum, ilk gençliğim ve bugünümü düşündüm. Türkiye’de spor kitaplarının azlığına üzüldüm. Sporun sadece futboldan ibaret sayılmasına ezelden beri kızıyorum zaten ama ben de futbol topu peşinde koştum tabii. Her çocuk gibi…

Anlatmaya buradan başlamalı, sıra kitaplara da gelecek ve nerelere uzanacak göreceğiz.
Ortaokuldayım. O zamanlar Avcılar’da oturuyoruz. İç Kumsal/Küçükçekmece’de Kumsal Ortaokulu öğrencisiyim. Futbola da pek meraklıyım. Her çocuk gibi. Yetenekliyim de. Belki dayımın profesyonel futbolcu olmasından, belki rahmetli büyükbabamın boks, güreş, futbol derken sporun hemen her dalına meraklı olmasından, aile içinde gördüklerimden, dayıma öykünmemden (“Kız halaya, oğlan dayıya çeker” derler ya) muhtemelen. Bilemiyorum. Futbol iyi geliyordu bana.

Dayım Hanif Özberber ve ben. İzmir, 70’li yılların sonu olsa gerek.

İngilizce öğretmenimiz Sinan Karabacak da bendeki cevheri görmüş olsa gerek, okul takımında buldum kendimi çok geçmeden. Nedense beden eğitimi öğretmenimi hatırlamıyorum, futbol takımından Sinan Hoca sorumluydu. Tuhaf… Neyse, o zamanlar ne doğru düzgün tesis var, ne malzeme. 80’li yıllar. Yağmurda, çamurda toprak sahada antrenman yapıyoruz. Antrenmandan dönüp derse giriyoruz. Duş falan hak getire. Dedim ya, imkânlar kısıtlı. Okullararası turnuvalara gidiyoruz. Orta sahanın sağında oynuyorum. İyi pasörüm.

Sonra o yazlardan birinde, mutat İzmir yazlarından biri, basketbol topuyla tanıştım. Hem daha hızlı hem de çok zevkliydi. Sonra uzun bir süre hayatımın odağında oldu basketbol. Lise takımının oyun kurucusuydum. Yine pasördüm yani. Amatördük tabii, birkaç ciddi antrenmana da gitmişliğim var ama yetenek tek başına yeterli değil, en iyi olmak istiyorsan kendini adamalısın. Profesyonel sporcu olmak disiplin işi. Bir hayat tercihi. Bende yeterli adanmışlık, disiplin yoktu işte, beceremedim. Daha doğrusu bir tercih yaptım…

Bu başlık hep güldürmüştür beni. Bulvar gazetesine çıkmışlığımız da var.

Adanmak…

Adanmak kelimesini özellikle seçtim. Geçen hafta okuduğum kitaplardan birinin ismi bu. Bana bu yazı için ilham veren iki kitaptan biri, Yalçın Granit’in hayat hikâyesi oldu. Oğlu Ali Granit’in titiz bir çalışmayla babasının takım arkadaşları, dostları, Türk basketboluna gönül vermiş onlarca kişiyle yüz yüze görüşüp ciddi bir arşiv taraması yaparak ortaya çıkardığı kapsamlı eser, Türk basketbolunu bugünlere getiren en önemli figürlerden birini, belki de en önemlisini anlatıyor. 80’ini aşmasına rağmen hâlâ büyük bir aşk ve şevkle maçları takip eden, yeni yeni fikirlerle basketbolun gelişmesi için uğraşan Yalçın Granit’e şükran borçluyuz.

Yalçın Granit, son dönemden bir fotoğrafıyla. (Darüşşafaka Spor Kulübü arşivi)

Can Yayınları’ndan çıkan Adanmak-Bir Hayalin Peşinde Yalçın Granit ve Türk Basketbolunun Hikâyesi, hayat dersleriyle dolu. Bu büyük adam özelinde 1940’lardan günümüze Türk basketbolunun geldiği noktayı görüyoruz. Aslına bakarsanız, günümüz koşullarında saf, naif tutkuyu kaybettiğimizi hatırlatıyor bize. Adanmanın ne kadar önemli olduğunu, bir şeye kendinizi adamadan istenen sonuca ulaşamayacağınızı da… Bu açıdan çok ama çok önemli buluyorum Yalçın Granit’i ve onun öyküsünü.

Maçsız mutsuz sabahlar

Granit, kısa oyunculuk kariyerinde defalarca milli formayı giydi. Milli Takımı da çalıştırdı. Foto: Hürriyet

Bu bahsi kapatıp bir başka büyük sporcuya geçmeden önce Yalçın Granit’i kitapta en iyi anlatan cümlelerden birini almak istiyorum buraya: “Yetiştiği okulun (Darüşşafaka) kız öğrencilerine özel bir salon yaptırmak için telefon başında saatler geçiren, yaşadığı semtin gençliğine yeni bir alternatif sunmak için halı sahalara potalar diken, bir futbol kulübüne dönüşmesinden endişe duyduğu Galatasaray’ın genel kurulunda söz alıp yöneticilere basketbolun kaç kişiyle oynandığını soran, gece uykusuz kalıp NBA Ligi maçlarını izleyen…”

Kitabın son cümlesi de Yalçın Granit’in dostu, eski hakemlerden Necip Kapanlı’dan: “İnsanlar İstanbul’da trafik yüzünden üç kilometre mesafede oturan akrabalarına gitmezken, o, salon salon dolaşıp maç izler. İzlerken de birlikte seyrettikleriyle bir tartışma ortamı yaratır. Onun için maç olmayan günün sabahı mutsuzluktur. Bizleri arar ve şöyle der: ‘Bugün ne yapacağız? Maç da yok ki…'”

Bir otobiyografiden fazlası

Neredeyse 30 yıldır basketbolu takip ediyorum. Tenis de ona yakındır. Masa tenisi oynamışlığım da var. Basketbol ile tenis arasındaki fark, 2-2,5 yıl öncesine kadar elime raket almamış olmamdı. Bunun öyküsünü yine burada yazmıştım.

Tenis, son dönemde basketbolun da önüne geçti hayatımda anlayacağınız. O yüzden Andre Agassi’nin hayatını anlattığı Open/Açık kitabını merak ediyordum uzun süredir. ABD’de 2009 yılı sonunda yayımlanan kitap, bize çok sonra, Ağustos 2015’te gelebildi. Martı Yayıncılık etiketini taşıyan Açık, bir kere teniste çok sevdiğim oyuncuların başında gelmesine rağmen Agassi hakkında bilmediğim onlarca gerçeği öğretti bana. Samimi, adı gibi açık bir otobiyografi bu. Agassi gibi milyonların gözü önünde yaşamasına rağmen kalabalıklar içinde yalnızlık çeken insanların, açık yüreklilikle hayatının her evresini ortaya dökmesi kolay olmasa gerek. Onun hakkında yanılmadığımı görmek mutlu etti beni. Ayrıntı verip zevkinizi bozmayacağım, alın, okuyun kitabı. Yalçın Granit gibi hayat dersleri içeriyor Açık.

Kitapta Agassi’nin saçlarıyla ilgili ilginç bir ayrıntı bulacaksınız.

Bir insan evladının çarpıcı öyküsü

Kırılganlığından babasıyla olan zorlayıcı ilişkisine, hırçınlığından hemen her gün tenisten nefret ettiğini söyleyerek döne dolaşa yine ona dönmesine, isyanlarına, ritüellerinden kadınlarla ilişkisine, evliliklerine, iniş çıkışlarına, bazılarından hiç hoşlanmadığını doğrudan, yer yer kırıcı cümlelerle aktardığı rakiplerine; bir insan evladının çarpıcı ve renkli hikâyesi bu. Okurken zaman zaman gözlerimin dolduğunu, onu izlediğim maçlara döndüğümü hatta kitapta bahsi geçen birkaç maçı, YouTube’dan bularak tekrar izlediğimi söyleyeyim.

Meydan, makinelere kalırken…

Sezonun ilk Grand Slam’i Avustralya Açık, bugün (16 Ocak) başladı. Agassi gibi yüreğiyle oynayan zarif oyuncular, turda yok denecek kadar az kaldı. Oyun, fiziksel güç odaklı uzun süredir. Ekselansları Federer’in devrinin de kapanmasına yakınız. O da gidince meydan makinelere kalacak tamamen. Her devirde vardılar aslında ama çoğunluk değillerdi. Agassi, en büyük rakibi Pete Sampras’ı anlatıyor uzun uzun mesela. Sampras, ondan daha çok Grand Slam ve turnuva, ödül ve para kazanmış olabilir ama duygusuz ve ruhsuz bir makine olarak kalacak benim gözümde.

Agassi, kadınlar tenisinin modern dönemdeki en büyük ismi Stefanie (Steffi) Graf’ta hayatının aşkını buldu.

Rekabet güzel, hırs güzel, fizik güç de lazım, eyvallah ama estetik ve duygudan yoksun günümüz tenisçileri. Bu seviyede tek istisna, Federer. Dedim ya, o da sona yaklaşıyor.

Sevgili Kaya (Heyse), buradaki son yazısında müzikten dem vurmuş, 80’lerin müziğinden. Yazının başlığı “Bari 80’lere Dönelim!” Ben de spor için aynısını söylüyorum: O naif, sıcak, samimi, tüm imkânsızlıklara, yokluklara rağmen hayatın güzel olduğu, değerli hissettiğimiz günlere dönebilme dileğiyle…

Adanmak
Hazırlayan: Ali Granit
Can Yayınları/25 TL

Açık
Andre Agassi
Martı Yayıncılık/22 TL

Not: Merak eden çıkabilir: Okuduğum üçüncü kitap, Novak Cokoviç’in “Kazanmak İçin Varım!”ıydı. Hem Cokoviç, yeni nesil makinelerden biri olduğu için hem de kitap, tenisten ziyade uzun süre sonra 2 numaraya düşen oyuncunun beslenme düzenine ve tariflerine ayrıldığı için kapsam dışı tuttum…