19 Ocak 2007’de kaybettik Hrant Dink’i. Kimimiz katledilmesiyle tanıdı onu, kimimiz yaşam kavgasıyla. Ve belki birçoğumuzun aklına sadece tabanı delik bir ayakkabı gördüğümüzde hemen o geliyor. Ya da hayatımıza bir bıçak yarası gibi giren Rakel Dink’in, “Bir bebekten katil yaratan karanlık…” cümlesiyle.

Arkasından vuruldu Hrant. Upuzun boyuyla şehrin en işlek caddelerinden birinde kanı aktı. Tabanı delik ayakkabılarını öylece gördük. Sonra onu tanıyan tanımayan 100 bine yakın insan, cenazesine katıldı. İlk kez orada bağırdık, “Hepimiz Ermeniyiz” diye. O günden beri de bağırıyoruz.

Bu ülkede sayısı asla bilinemeyecek kadar suikast, katliam, faili meçhul, faili meşhur cinayet var. Biz sadece bağırıyoruz ve unutmamak için direniyoruz. Ama hesap soramıyoruz ve adalet arayışında kimse artık samimi değil. Çünkü adalet satıldı, yok hükmünde!

Bir bebekten katil yaratan karanlık, evlerimize girdi. Mutsuz ve umutsuzuz. Gitmekle kalmak, “Bombayla mı öleceğiz yoksa iç savaş mı çıkacak?” tartışmalarıyla yaşıyoruz. Apolitikleşiyoruz çünkü politik bir karşı duruş, milletin meclisinde bile barbarlıkla cevap buluyor. Milletin seçilmişleri birbirini yumrukluyor, utanç verici notlar ve fotoğraflar düşüyor tarihimize. Ama biz caps yapıyoruz o fotoğraflardan, Rönesans tablolarıyla.

Gülmüyorum ve aslında gülemiyoruz

Tarihte hep yalanlar olacak, masallaştırılacak her şey. “Ermeni katliamı” diyemez mesela kimse. Çünkü örneğin seçilmiş bir Ermeni milletvekili olsa bile bunu diyen, üç birleşim meclisten uzaklaştırılır. Ya da milletin koca koca seçilmişleri muhalefetle kavga ettiğinde-ama bildiğiniz yumruklu kavga- gözüne ilk o uzun boylu Ermeni’yi kestirir; “Garo orada, orada,” diye hain fısıltılar duyarız. Bakıyorum da Hrant’tan Garo’ya değişen pek bir şey yok!

Hrant’ı düşündüğümde hep çok utanıyorum. Göz göre göre katledildi. İstihbarata rağmen önlem alınmadan, teşvik edilerek, hedef haline getirilerek. Katili kahraman ilan edilerek. Polislerin utanmazca, katille gurur duyan sırıtışlarıyla selfie çektirdiğine bizi şahit kılarak. 

10 yıl oldu. 10 senedir her 19 Ocak’ta Hrant’ın arkadaşlarıyla Agos’un önünde dişlerimizi sıkıyoruz. Bazen sessizce ağlıyoruz. Koca koca devlet büyüklerimiz konuşmalarında, “Affedersin Ermeni…” derken hiç sesleri titremiyor. Biz o gazetenin önünde hep titriyoruz.

Onların sesi bile titremedikçe alt benlik kavramını yıkan bizler Ermenileşiyoruz. Çünkü “öteki”nin yanında olmanın en zor olduğu zamanlardayız. Bu bile bizim için bir direniş meselesi oldu. Halbuki üçüncü sınıf ocakbaşlarında kaybetmenin dokusu üzerine tartışmalar yaptığımız bir buhran dönemindeyiz.

Hrant Dink

Hrant’ın fotoğraflarına bakıyorum. Nasıl güzel bir adam. Ne güzel gülen bir adam. Bir insan, öyle insan ki özüne kardeş sözü şu:

“Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için.”

Ne yazık sanki bir miras gibi sözleri. Soykırımı tartışmayacağım, herkes birbirinin soyunu kırıyor bu ülkede, bu sadece Ermeni meselesi değil. Faşizmin kokuşmuşluğu. Dün Ermeni’ye kıyanlar bugün karşı çıkan her sese kıyıyorlar. Soykırım bitmiyor. 80 millet yaşıyor, 80 kültür, 80 inanç, 80 renk. Ama faşizm sadece griyi seviyor. Ne Hrant’ın mavisi, ne Tahir Elçi’nin kırmızısı ne de Uğur Mumcu’nun beyazı isteniyor, hepsi yok ediliyor.

Kötülüğün hüküm sürdüğü, güzelim arnavutkaldırımlı yokuşlarımızdan riyakârlığın şırıldayarak aktığı kahrolası zamanlar. Hrant’ın katledilmesi üzerinden geçen 10 yılda tek bir ilerleme, tek bir iyilik yok. Her gün daha kötüsüne uyandığımız kâbus gibi hayatlarımız var. 10 yıldır bitmeyen kıyımlar. Hepimiz Ermeni değil, “Hepimiz Herkesiz” diye bağırdığımız zamanlar. Her gün yeni bir katliam ve büyüyen üzüntülerimiz. Benim meselem tam olarak bu: “Hepimiz Herkesiz.”

Yaşamak istiyorum, ölenlerimiz için adalet istiyorum, yeni katliamlar istemiyorum. Ben bir soydansam soyum kırılsın istemiyorum. Hrant’ın dediğine bakıyorum gene:

“Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlamak hastalıktır. Kimliğini yaşatabilmek için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıktır.”

Tam da böyle işte. İnanılmaz bir masumiyet. Zaten hep en iyilerimizi seçmediler mi?

Çok uzun yazacak değilim. Çok ağlayacak değilim. Çok sövecek değilim. Fakat 10 yıl öncekinden çok daha fazla üzgünüm. Hrant’ın arkadaşıyım. Sevan’ın, Sarkis’in, Garo’nun. Saygı ve sevgiyle onları ömrüme ilikliyorum. Birlikte olduğumuz zamanlarda nasıl renklendiğimize seviniyorum. Mesela Sevan’ın bana armağan ettiği Ermeni şarkılarından oluşan CD’yi dinlerken usulca gülümsüyorum. Yahut Sarkis’le karşılaştığımız Mohsen Namjoo konserinde aynı heyecanı paylaşırken keyifleniyorum.

Bir arada yaşamak istiyorum. Birbirimizi kucaklayarak. Bu zor bir hayal artık biliyorum; muhtarlar ispiyoncu, komşu telefon hatları ihbarcı haline getirilmişken, sokakta yavru köpeklerin kulakları kesiliyorken, barbarlar hüküm sürüyorken çok zor, çok iyi biliyorum. Ama pes etmiyorum. Ben nefes alırken doğru bildiğimden vazgeçmeyeceğim. Gelip o kara gölge yakama yapışana kadar bir arada yaşam için sonuna kadar direneceğim.

Şimdi sen bu yazıyı okurken içinde bir yer sızlıyorsa, ben hâlâ 19 Ocak’ta Agos’un önünde titriyorsam, hâlâ alt kimliğimiz, üst kimliğimiz ya da verilmiş kimliğimizle bir bağımız yoksa, meselemiz insansa ve insan gibi yaşamaksa bu devran dönebilir. Bu karanlıkta en çok satılan marka depresyon, bu bile alt edilebilir.

Sevgili Hrant, hepimiz şu an kendimizi “güvercin tedirginliğinde” görüyoruz. Sevgili Hrant, hepimiz senin o kardeş sözüne daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Sadece 19 Ocak’ta değil her gün.. Seni bizden alan karanlık koyulaştıkça koyulaştı. Her şeye rağmen o karanlığa inat buradayız, sözümüzde!