Okulda çaktığım derslerin başında resim gelirdi. Son dakika kurtarışlarım için ise Zeynep’e buradan bir kez daha teşekkürler, kardeşlik nefis hayırseverlikte bir müessese. Yıllar geçti. Yazım tekniklerinde senaryoya meyletmem ile ressamlar ve hayatlarıyla tanıştım. Picasso, Dali, Da Vinci gibi çok bilinen ve konuşulanlardan öteye geçme merakı gark oldu. Neden derseniz, sinematik bir sanat dalıdır resim. İçine daldıkça da tabloların yanı sıra sanatçıların yaşam öykülerindeki çarpıcılıktan büyülenmekle birlikte besleniyorsunuz da.

Üç ressamdan çok etkilendim: Edward Hopper, Gustav Klimt ve Amedeo Modigliani

Hopper’ın etkisinden uzun süre kurtulamadım. Bu kaçınılmazdı çünkü film noir (kara film) sineması, Hopper’dan bir hayli esinlenmiş, ekmeğini de yemişti zaten; ziyadesiyle beni de çaylak bir sinemacı aday adayı olarak kıskacına alabilmişti. Özellikle Nighthawks adlı eserine obsesif derecede bağlıydım, ki ilk kitapta da bunu derhal deşifre etmekten kendimi alamadım. Halen severim Hopper’ı ama sonralarda onu aldattım, defaten.

Klimt’in (benim gibi) seyahat sevmeyen, tek başınalığı benimseyen yaşam tarzı ve en çok da (Domingo’nun yayımladığı Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları kitabından alıntıyla) “kamunun zevkine uymaya isteksiz bir radikal” olması Hopper’ı yenmişti. Yaş alıyorduk tabii. Görme biçimlerimiz evriliyordu, yara izlerimiz artıyordu ve sertleşiyorduk. Ödlek kentliler olarak da basamadığımız çığlıklar için Klimt’e şükran duyuyorduk haliyle. Hırçın münzevilik dönemiydi bir anlamda. Yine de ona her zaman bir “Öpücük”…

Ama otuzlu yaşlarımın başlarında başka bir şey oldu (zaten her şey tepetaklak oldu): Modigliani’ye vuruldum. Tuhaftır (ve de ayıptır), hakkında çekilen film sayesinde tanıştım ben onunla. Bildiğim, denk geldiğim eserleri vardı. Ancak hayatını izleyince bendeki Amedeo Modigliani tam anlamıyla başladı.

Modigliani’nin yüzleri ve …

Canının istediğini çizmiştir sanatçı. Para için, ün için asla taviz vermemiştir. Sadece ressam değil, heykeltıraştır da. Heykelleri hakkında az bilgim ve fikrim var doğrusu. Resim de enikonu bilgi sahibi olduğum bir disiplin değildir ama bazı ressamın yarattığı etki ve his, insanı bilgili gibi tuhaf bir sanrıya sürükleyebiliyor. Modigliani de bu sanrımın tetikçisi.

Madame Kisling (1917)

Dış güzelliği deforme ederek insanın içini resmeden adam. Benim Modigliani’m budur: Huzursuz, mutsuz, tekinsiz ruhların deşifrecisi. Işık ve gölge hemen her eserindeki boşluk duygusunu besler, vurgular. Derinlik ve detaylar nefes kesicidir. Özellikle başın hafifçe yana doğru eğilmesi, bir portre ise ellerin duruşu…Sanki hep bir kırgınlık, içe dönüklük, üzeri örtülü tutkular… Bunu yorumlamaya cüret etmemeli aslında; herkesin kendi içgörüsü başka şekilde anlamlandıracaktır, öyle de olmalı. 

“Ruhunu görebildiğimde, gözlerini de çizeceğim.” 

Kendisi gibi sanatçı olan aşkına -son aşkına-, Jeanne Hébuterne’e böyle söylemiştir. Ruhu görme çabası. Üzerine neler yazılır, konuşulur acaba? Ve nafile olacağını bile bile. İyisi mi, susmalı burada. Herkes kendi içinde bir mesai yapar elbet. Umut dünyası.

Oto-portresi

Filmden sonra bir kadın grubu ile dönemin üç erkek ressamına dair konuşmuştuk: Pablo Picasso, Diego Riviera ve tabii filmden de kaynaklı olarak Modigliani. Bizim kızlar, Modigliani’yi fazla karanlık buldular. Bense o huzursuzlukta gördüğüm dürüstlükten, tutkudan etkilenmiştim. Yoksullukla, hastalıklarla boğuşmuş bu adam “sanat” yapmak, “sanatçı” olmak bir yana sanatı yaşamış biriydi, en pür haliyle. Zaten “Hayatım umurumda bile değil,” demiş biri mevzubahis olan. 

Amedeo Modigliani 24 Ocak 1920’de, 36 yaşındayken öldü. Eşi Jeanne Hébuterne de (ikinci çocuklarına hamileydi) bunun üzerine beşinci kattaki bir odanın penceresinden atlayarak intihar etti. Aynı gün gömüldüler. 

Bazı kayıtlara göre Picasso, kendisine Modigliani sorulduğunda şu yanıtı vermiştir: “O bir Tanrı, bir yaşam biçimi.”

36 yıllık bir hayat. Ama ne ölümsüz bir hayat…