Köşe başlarında ellerini gökyüzüne uzatan kardan adamlar, Kremlin Meydanı’nı süsleyen aslan heykelleri kadar sert ve düşünceli. Oysa ben Odunpazarı’nda, onların biraz uzağında, kabukları yer yer soyulmuş bir banka ilişmiş, oturuyorum. Sadece oturuyor muyum? Keşke yapabilseydim. Hayır. Olabilecek ya da olmayacak hayaller kurduğum da yok. Tek yaptığım şimdilik, parkı kanatlarının arasına almış, ağaçların dallarına konup kalkan kuşları seyretmek…

Uykuda düşünmeyiz, bir de ölünce. Ama bir durum daha olmalıydı düşünmeden ve bir şey yapmadan durabildiğimiz. Seyrediyorum ve ne sorarsam sorayım bir çırpıda cevaplamak gibi her üç kişiden birinde görülen bir yeteneği olan ihtiyar dostumu bekliyorum. Erken gel demişti bana. Salı günü gelsem olmaz mı, deyince; yok, yok, pazartesiden gel işte, diye cevap vermişti. İşin mi var Salıya, diye sordum. Yo, bütün gün boşum demişti berrak zihinli dostum. Bak sen! Ben de, öyle olsun bakalım, demiştim. İşte geldim, geldim de beyefendi ortalıkta yok!

Porsuk Nehri parkın kenarında kimseye aldırmadan akıyor. Aksın bakalım. Bir şeyler mırıldanayım dedim son bestemden. Ne kadar vakit geçti bilmem, üç dakika mı, yedi ya da kırk dakika mı? Bilirim eski Şark’ın adetlerini. Derken dostumu uzaktan gördüm. Her zamanki hızlı adımlarıyla yanıma geliyordu parkın doğuya düşen tarafından. Elimde, meydandaki simitçiden aldığım gevrekten ısırıyordum arada. Bir an, nasıl oldu anlamadım, bir kuş kondu hemen yanıbaşıma. Kuşlar insanoğlundan kaçar derler ya, bu pek ötekilere benzemiyordu herhalde. Ama o da ne! Kuşun ağzında bir zarf; küçük, alacalı gözleriyle bana bakıyor, al dercesine. Gözleri kararlı, masum, berrak, özgür ve cesur! Hey gidi! Nasıl olup da bunları bir araya getirebiliyor? Üstelik yüklü de. Aldım, zarfı açtım.

Ne çıkacak, bir kâğıt. Düzgün bir elyazısıyla yazılmış, bir sayfayı doldurmayacak kadar kısacık yazıya göz attım. Katlayıp zarfa koydum. İhtiyar dostuma baktım, yolu yarılamamış bile. Kâğıdı yeniden zarftan çıkardım, adamakıllı okudum bu defa. Ne yazdığından size bahsedemem ama şu kadarını söyleyeyim: Ağzımı açıp da yarım ağızla bile cevap veremeyeceğim kadar sarsılmaz bir inançla yazılmış, Süryani manastırlarının kubbesinin kesme taş tuğlaları gibi birbirini harçsız olduğu halde sıkı sıkıya kavrayan cümleler bunlar. Kalakaldım. Ne itiraz edebiliyor, ne de kâğıdı buruşturup atabiliyorum. Özgürlüğü kirleten hakikatlere dayanmaya kimin gücü yetebilir ki?

Kuşun berrak gözlerine baktım, artık kapattığı gagasına da. Dilini yutmuş. Mantık’üt Tayr’daki çenesi düşük kuşlarla aynı soydan gelmediğine eminim! “Bu da ne, nereden çıktın sen, kimin nesisin?” demesem, kanatlanıp ağaçlarda ötüşen arkadaşlarının yanına dönecek. Dedim ama. O da anlattı sorumu ikiletmeden. O çenesi düşük kuşlar gibi lafı uzatıp lüzumsuz hikâyeler anlatmadan. Tanıttı kendini. Benim bile yeni öğrendiğim şeylerden bahsetti. Tanıyormuş beni üstelik, yani dışa yansıyan yüzümü. Olacak şey değil. Bir o kadar da içime uzanıyor varlığım ama anlattıklarında zerre yanlış yok. Derken gri kanatlı bir kuş daha geldi ve öpüştüler gelir gelmez. Berrak bakışlı kuş anlatmaya devam ederken gri kanatlı kuş tıpkı benim gibi ona bakarak dinliyordu sessizce. İkinci mucize, daima birinci mucizeyi gölgede bırakır. Yine de gözlerim faltaşı gibi açılmış halde onu dinliyordum ki ihtiyar dostum geldi.

İnsanın en tuhaf şeylere bile alışması uzun sürmez dostlar. Hele ihtiyar ahbabım gibi bir homo sapiens sapiens sapiens’in. Bildiğini bildiğini bilen… Ondandır, üçlü bir sohbete başlamamız uzun sürmedi. Simidimi, son bestemi ve neşemi paylaştım onlarla. Bestemi beğendiler, önerilerini de esirgemediler. O zaman anladım, kuşların musikiden gerçekten anladığını. Ama ya benim musikim… Berrak bakışlı kuş benim içyüzümü, nağmelerle, evrenle ilişkimi bilmiyordu. Hâlâ da bildiği söylenemez gerçi. İhtiyar dostumsa elbette her şeyime vakıftı. Kim kaçabilir onun keskin bakışlarından? Herkesin ortasında çırılçıplak bırakır adamı. Bıraktı da. Soydu ve gitti.
Kuş ise yanımda tam bir gün ve gece kaldı.

O gece, görkemli yalnızlığından usanmış tanrının yarattığı bin dördüncü geceydi. Daha önce yaratılanları nasıl da kıskanıyordum! Kuş benimleydi bir sabahtan ötekine. Cıvıltısı hâlâ kulaklarımda. Çok konuştuk; müzikten, yaşamdan, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek harikulade planlardan, en çok da benim kim olduğumdan. Bana unutmayı öğreteceği yerde çıplaklığın erdemlerini anlattı. Bu kuş, ihtiyar dostumdan da betermiş meğerse: Üzerimdeki kıyafetleri soymakla kalmıyor, olmayan kıyafetlerimi de soyuyor!

Sonra ayrılık vakti geldi çattı. “Neden her şehirde geçirebileceğim bir günlük ömrüm var ki…” diye eseflenirken daha fenası geldi aklıma: Tanışma konusunda ne kadar becerikliysem ayrılma işinde bir o kadar beceriksizimdir.

Kıpırdamadım: En iyi yapabildiğim şeydir hiçbir şey yapmamak. O, bestemle neşemi kanadının altına sıkıştırdı ve uçarak uzaklaştı, “Seni uğurlamaya geleceğim,” dedikten sonra. Havalanırken tek kanadını çırpıyordu, ama onu görebileceğim kadar yakınlardaki bir ağacın en yüksek dallarına doğru iki kanadını çırparak süzüldüğünü fark ettim. Kısacık yolda bestemle neşem düşmüş olmalı. Saniyeler içinde olup biten bir şeyi görmemek için düşüncelerin insanın gözüne mil çekmesi gerekir. Ve sadece bildiğini bilmekle yetinen insan, gözünün karardığını hatırlamaz hiçbir zaman. Bakakaldım arkasından. Gelecekmiş… Ne zaman gideceğimi nereden biliyor ki?
Bilir, bilir… Düşündüm de gelecek bile o kudretli bakışlardan kaçabilir mi?

Neticede her gün oturduğum banka, ağzındaki zarfta geçmişimi taşıyan bir kuş konmuyor ki! Kendime gelince diyemem, ama yürüyecek kadar takat bulunca tren garının yolunu tuttum. Uç uca eklenen caddeler uzayıp kısaldı, eğilip büküldü de çok geçmeden ayaklarım yerden kesildiği için kendimi garın kalabalık peronunda buldum. Fakat dönüş yolu önceden olduğu gibi dururken şehre gelen trenlerin soluklandığı rayların ortadan kaybolduğunu gördüm. Ne yani? Bir daha bu şehre gelemeyecek miyim?

Kalbim, ömrünün sonuna gelen bir yıldız gibi yoğunlaşıp iyice içine çöktü. O karmaşa içinde bana zarfı getiren kuşla gri kanatlı ahbabı ne ara gelip beni uğurladılar bilmiyorum. Sadece hayal meyal bir şeyler hatırlıyorum. Trenin gelmesini beklemeden vedalaştık. Tam ayrılacağımız sırada berrak bakışlı kuş, kulağıma yaklaştı ve şöyle fısıldadı: “Seninle bir daha görüşmeyeceğiz”. Ne diyeceğimi bilemedim. Böyle bir şeyi ayrıca belirtmeye gerek var mı?

Onlar gider gitmez lokomotifin homurtusu duyuldu. İçimdeki ağırlık giderek artıyordu. Trene binmeden son bir volta atıyordum ki kirli yüzlü, perişan kıyafetli, ufak tefek bir çocuk yaklaştı yanıma ve para istedi. Bir sen eksiktin! Bozuğum yok diye yalan söyledim. İyi yalan söylemesini de öğrenemedim gitti yahu… Eh, çocuk da gitmedi. Asıl mesele başkaydı ama nereden bilebilirdim ki? Ben de, hele önce başına ne geldi anlat bakalım, dedim. O ana kadar çocuğun gözlerine dikkat etmemiştim. Tanrım! Hayatımda onun gözlerinden daha tereddütsüz, daha içten bakan; hayatın anlamından en ufak bir kuşku duymayan başka göz görmedim!

Kirli yüzlü çocuk, gözlerini bir saniye bile benden ayırmadan, tek kelimesine bile inanmadığım ama hoşuma giden bir hikâye anlattı. Ben de elimi cebime attım. 1 lira çıkardım. Parayı çocuğa uzatırken paranın kan rengi olduğunu fark ettim; kirli, bulanık bir kan! Çok yorulmuştum artık olan bitenden.

Trene doğru sürüklenerek yürürken çocuk arkamdan seslendi: Nereye gidiyorsun? Parmağımla dönüş yolunu işaret ettim. Dönüp vagona doğru son birkaç adımı atarken arkamdan geldiğini fark ettim. –Biri arkanızdan sizi takip etse kim olursa olsun rahatsız olursunuz- ben de huzursuzlandım. Gölgesi ayaklarıma düşüyordu. Fakat nedendir bilmiyorum, birden durdu. Aldırmadım, hatta biraz rahatladım bile. Fakat tuhaf şeyler peşimi bırakmadı yine! Vagonun basamaklarını çıkarken fark ettim ki bindiğim tren, bu şehre geldiğim tren değildi: Baştan sona külden yapılmıştı, taşlaşmış külden. Korkuluğu tutan elimi çektiğimde kararmış avcuma bakınca emin oldum iyice. Vagonun penceresinden dışarı baktım. Çocuk olduğu yerde duruyor ve bana bakıyor. Yeter artık!

Pencereyi açtım ve bağırdım: “Ölmeden önce hikâyeni başkalarına anlatırsam bana öyle bakmaktan vazgeçer misin?”

Evet dercesine gözlerini yumdu. Gözleri birkaç saniye kapalı kaldı. Sonra açtı. Yeniden yaktı içimi.
Gözlerini ayırmadan bakarak, “eğer doğru dürüst anlatırsan” dedi.

“Tabii ki,” dedim.

“Anlattıklarımdan tek kelimeyi yerli yerinde söylemezsen, ilk başta anlatman gerekeni, sona bırakma gafletine düşersen, nerede olursan ol seni bulacağımı biliyorsun,” dedi.

“Tamam,” dedim çaresizce, “Anlaştık”…

“Bir dakika,” dedi, “Ağzında zarf taşıyan bir kuşla konuştun mu hiç?”

“Evet,” dedim teslimiyetle. Ne olacaksa olsun artık!

“Dediğimi yaparsan,” dedi, “O kuşu yine görebilirsin belki”.

“Belki?”

“Evet,” dedi gülümseyerek. Hayatında ilk defa gülümsüyor gibiydi.

Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Son bir saattir ilk defa.

O da gözlerini bir daha yumdu. Bu defa açmadı.

Lokomotifin ıslığı duyulur duyulmaz, raylar gıcırdadı. Külden yapılmış tren, kirli yüzlü çocuk kadar olmasa da kararlı görünüyordu. Ortalığı korkunç bir kül bulutu kapladı. Giderek hızlanan trenin penceresinden çocuğa baktım. Küçülüyordu her an. Ama uçuşan küller, sadece onun gözlerinin olduğu hizada yok olmuştu sanki. Gözleri hâlâ kapalıydı.

Anlattım. Bu, onun hikâyesidir işte…

Şimdi başka bir tren garındayım. Galiba veda ettiğim son şehir olacak burası. Oturacak ve yaslanacak yeri olmayan bir banka ilişmiş, mürekkebi bitmek üzere olan kalemimle acele acele yazıyorum. Kirli yüzlü çocuk önümde bitiverecek diye korkmadığımı söylesem, yalan söylemiş olurdum.

Ölmeden bitmez bu korku.