Öylesine bir sayfa açtı. Can Yücel’den bir alıntı* ilişikti sağ üst köşede. Orayı okumadı. Devam etti:

“İşte yazılmadan önce var olmayan bir kelime. Lök. Bu kelimeyle başlıyorum öyküme. Lök gibi öyküme. Şu anda saniyenin yüz binde biri kadar önce bir anda ve ondan önceki kalın saniyelerde yazılmış cümlelerin içindeki kelimelerin hiçbiri yoktu. Bakın bunu açıklamak için yazdığım tümce de önceden yoktu. Başlangıçta her yer ıssız ve boştu. Bütün bu yazdıklarım biraz önce yoktu yahu. Yani başlangıçta her yer ıssız ve boştu, gene de öyle. Öylece bomboştu.

Kitabı arkadaşımın elinden kaptığım gibi sanki lıkır lıkır su içercesine okudum. Her öyküde muzip, zeki, ince duygulu, ilerici, meraklı ve şaşkın bir adamın gölgesinden parçalar buldum. Bütün öyküleri içinden onu en çok “Lök”te tek parça bulabildim. Bu Orhan Duru idi.

Öykülerinden çok daha fazla merak uyandıran bir yazar varsa, bu Orhan Duru’dur diye de düşünmeden edemiyorum. Bundan olsa gerek, denemeleri, mektupları, günlükleri her zaman öykülerinden önde oldu benim için.

İlginçti; Orhan Duru kendi olarak, bir bütün halde, kurmaca bir kitabın içinde yaşayan bir karakter gibiydi. Kendi başına bir C. , Selim Işık, Raif Efendi yahut Seymour Glass, Hary Haller olabilirdi. Orhan Duru’nun mektuplarını ve denemelerini alıp bir romana yerleştirseniz, ortaya sevdiğimiz bu şahsına münhasır karakterlerin yaydıkları etkiden daha azı çıkmazdı.

50 Kuşağı öykücülüğü

50 kuşağının Türkiye tarihindeki siyasal ve sanatsal etkisi, ilerisindeki çalkantılı günlerin sisinde keşfedilemese de bugün daha berrak olarak önümüzde duruyor. Genç Cumhuriyet’in yenilikçi, ilerici ve aydınlanma düşleriyle yetişmiş bu kuşağı, daha önce Sait Faik ile bir kırılma yaşayan Türk öykücülüğünde 50’lerde ikinci kırılmayı yaratmayı başarır. Literatüre de 50 Kuşağı olarak geçer. Orhan Duru bu kuşağın önemli isimlerinden biri olacaktır.

Doğan Hızlan’ın deyimiyle “sosyalistlerden oluşan bu koro” ortak bir manifestoda toplanacak türden değildir. Bu koronun her ferdi kendi dilini ve biçimini aramaya koyulmuştur. Onları koro haline getiren şey, işte bu özgünlük arayışının ta kendisidir.

Erdal Öz bunu şöyle anlatıyor:

Hiç unutmam birgün yine üçümüz (Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Erdal Öz) yolda gidiyorduk. Tam ünlü Çemberlitaş turşucusunun önünde, karnı burnunda bir kadının bize doğru geldiğini gördük. Kadın, bütün görkemiyle geldi geçti yanımızdan; gebeliğiyle dünyaya meydan okuyor gibiydi. O kalabalıkta, onca insanın içinde nedense üçümüzün de dikkati o kadının üstünde yoğunlaşmıştı. Kadın geçip gittikten sonra bakıştık ve öykülerimizin ortak konusunu saptayıverdik: O gebe kadındı öykülerimize yön verecek özne… Yine birbiriyle hiç ilgisi olmayan üç değişik öykü çıkmıştı ortaya.

Büyük bir zamana yayılmış hikaye anlatma geleneğimizde 50 Kuşağı kendi sesini arayarak Türk edebiyatına yepyeni kapılar açmıştı. Orhan Duru bu noktada öykülerinde bilim-kurgu unsurları kullanması hatta bilim-kurgu öyküleri yazması ile diğerlerinden bir bakıma ayrılıyordu da.

Aynı zamanda çevirmen olan Duru, Türkiye’de edebiyat çevrelerinde pek ciddiye alınmayan, birer kaçış edebiyatı olarak görülen “science-fiction”ı kelime karşılığında “bilimkurgu”ya yerleştirmiş, kelime olarak Türk Dil Kurumu bu karşılığı onaylamış ve ilerleyen zamanda edebiyatın esaslı bir türü haline gelen bilimkurgunun isim babası olmuştur. Bu, açılan kapılara iyi bir örnek oluşturmak bakımından önemlidir ve edebiyata ilerici bir yön katmıştır.

Mektuplarda yazarı aramak

Orhan Duru, 50 kuşağının önemli isimlerinden yazar Ferid Edgü ve ressam Yüksel Arslan ile iyi dosttur. Geçtiğimiz yıl 1957-72 yılları arasında bu iki isme gönderdiği mektupları yayımlandı. Bu mektuplar bir dönemin hem Türkiyesinin atmosferini solumak hem de edebiyatçılarının yaşam biçimlerine, arayışlarına, paylaşımlarına ortak olmak bakımından önemli ve önemli olduğu kadar bakması da keyifli bir fotoğraf sunuyor. Bu keyfin nedeni Orhan Duru’yu sevme nedenimizle aynıdır zannediyorum.

Bütün doğallığıyla, çelişkileri, özlemleri, yoksulluğu , edebi arayışı ve edebi keşifleri ile bir yazar/adam’ın çocuk muzipliğindeki satırları üzerinde ilerliyoruz. Kitaplarla ve bir o kadar parasızlıkla çevrili bir dönemde tüm çıplaklığıyla kağıda geçirilmiş satırlar…

Batı dilini bilen, Batı ülkelerini gören bu isimlerin edebiyat alışverişleri göz yaşartıcı. Türkiye’de çevirinin çeşitlilik arz etmediği, yetersiz kaldığı yıllar. Yurtdışında yayımlanmış ancak Türkiye’ye ulaşamamış bir metni edindiklerinde çocuklar gibi sevinen bu koca koca adamlar edebi olgunluklarını bu çocuksuluklarıyla da kazanıyorlar sanki.

Edgü, Orhan Duru’nun serzenişlerinde Avrupalı Serseri’dir, Orhan Duru ise daha Ankaralı. Sıkılıp kalmışlığın, evet , “kalmışlığın” çekincesiz bir küfrünü döküverir mektuba misal. Ferit Edgü’ye Urfa’dan göndediği 8 Mart 1958 tarihli mektuptan bir kısım şöyledir:

Bugünlerde kitabım çıkıyor. Adı: Bırakılmış Biri. Gönderirim sana bir tane. Fakat ben çok bozuldum. Belki hiç göndermem, olur ya. Sonra mektuba göre Vedat’tan aldığım, senin Kaçkınlar için geçmiş uğraşıya. Verirse kuzinin 900 lira, çıkıyor kitabın ortaya. Vermezse kuzinin 900 lira, babayı ye!.. Kuzinin zengin duyduğuma göre. Ne iyi insanın zengin akrabası olması, kitabını bastırması. Post mortem, nihil est… Ya boşver. Çok güzel değil mi Yüksel’in sergisi, sergide sergilediği uğraşlar? Yazmıyor musun sen Avrupa’da bir şeyler? Hani öbür ineklerin yaptığı gibi, Avrupa’dan anılar ya da Batı sanat dünyasında neler olup bitiyor gibi şeyler. Yapmazsın sen öyle ineklik. Yapmazsın öyle, öyle. Yüksel’in phallus’larını görseydin bir. Neyse. Ben bıktım her şeyden. Belki intihar ederim. Yok etmem. Bozuldum, çamuruma bozuk, mikroplu şeyler karıştı. Yazıyorum yeni öyküler.

Okuduğu her satırda dünyaları bulan, kendi küçük ve mütevazi yaşamında, aldığını misliyle dostuna, okura, yaşama veren, böylece büyük edebi devir daime su taşıyan Orhan Duru absürtlükleri katıksız bir kara mizahla, kendine özgü alaycılığı ile ele alırken dilini bulmuş bir yazarın aklının kıvrımlarında kolayca dolaştırıyor bizi.

“Yeni kiracı girecek evlere benziyor içim” diyen Orhan Duru’yu anlattıktan sonra şuraya bir gülümseme konduruveresi geliyor insanın, ne güzel. Öyleyse kondurdum.

*Can Yücel alıntısı: “Gidip gelme bir ölüm verin beye”