Pazar Şarkıları #6 geldi. Geldi ama bu sefer konuğuyla geldi! En az on yaş yaşlanmayı göze alarak bana bir yılı aşkın zaman, inatla gitar öğretmeye çalışan, müzik namına tüm bilgimde ve zevkimde büyük emeği olan dostum, sevgili abim Ali Ece’yleyiz bugün.

Kendisini Ay’ın En Güzel Hali (2004) ve 12 Azizeye 12 Ağıt (2006) kitaplarıyla tanıyanlarınız olacaktır. Dinar Bandosu’nun eski gitaristi, iflah olmaz bir müzik sevdalısı ya da plak dükkânlarının en kral müdavimi olarak tanıyanlarınız da olacaktır. Büyük kısmınız ise onu futbol âleminin pek rock’n’roll bi’ yorumcusu, Liverpool ve Glasgow Celtic muhibi, çok sıkı ama çok güzel bir Beşiktaş âşığı olarak tanıyorsunuz. Fakat rivayet odur ki, Ali Ece aslında The Rolling Stones’un “Jumpin’ Jack Flash” şarkısındaki gitarların insan suretindeki halidir… Rivayete göre bu şarkıdaki her bir enstrüman ve dahi Mick Jagger’ın zıpzıp vokali, dünya var oldukça bir insanın aklında ve enerjisinde yaşamayı sürdürecektir. Yaşa rivayet; sürdürsün tabii!

Uzatmadan gelelim Ali abinin cebindeki şarkılara… Ali abinin cebinde beş şarkı var: Pink Floyd‘dan “Astronomy Domine”, Joy Division‘dan “Transmission”, Funkadelic‘ten “Maggot Brain”, The Doors‘tan “When The Music’s Over” ve Cem Karaca & Moğollar‘dan “Namus Belası”. Sohbetiyse on beş şarkı gücünde…

Buyurun Ali Ece’nin Pazar Şarkıları’na,
Keyifle dinleyip okuyasınız!

Haftanın playlist’i


 

PINK FLOYD – Astronomy Domine (1967)

Gördüm ki Serdar Ortaç, Pink Floyd şarkısı söyledi diye bazıları çok kızmış ama bence Serdar Ortaç şarkısı söyleyeceğine Pink Floyd söylesin daha iyi… (Gülüşmeler)

Hadi Pink Floyd’la başlayalım, The Piper At The Gates Of Dawn (1967) albümünden “Astronomy Domine” ile.

İlk albümden yani…

Evet. Avangart sanatçı Vladimir Tatlin, “İşin ruhu, bazen işin tekniğini önceler,” diyor. En büyük örneği herhalde Syd Barrett’tır. Syd Barrett gitar çalmayı David Gilmour’dan öğreniyor. David Gilmour teknik açıdan daha iyi; hani Gilmour, Messi’yse Syd Barrett, Quaresmalar’ın, Naniler’in, Ronaldolar’ın yolunu açan eski Portekizli Futre’dir… Futre öyle çok bilinmez, Syd gibi, ama bilenler de çok iyi bilir. Pink Floyd’u seven çok kişi var Türkiye’de ama Syd Barrett’ı sadece “Shine On You Crazy Diamond”dan sebep biliyorlar. “Astronomy Domine”yi ya da “The Piper At The Gates of Dawn”ı hiç dinlememiş çok Pink Floyd hayranı gördüm. Tabii ki herkesin kendi tercihi ama yine de bu tip müziklere kulak kabarttıktan sonra gerisinin de kazılması gerekiyor. Çünkü muazzam bir arkeolojik zenginlik var bu tip grupların müziklerinde.

Bir de şöyle bir şey var, Pink Floyd gibi grupları bu kadar önemli kılan da aslında yenilikçi tavırları ve Pink Floyd’un yenilikçiliği Syd Barrett ile başlıyor.

Tabii, tabii. Müzikte yeni şeyler denemeye cesaret etmek, cüret etmek çok önemli. Mesela Erkin Koray da o açıdan Syd Barrett’a benzer. Belki Erkin Koray’dan teknik olarak daha iyi en az  dokuz Türk gitarcı vardır, ki Erkin Koray’ın da tekniği gayet iyidir de… Daha iyi tekniğe sahip Türk gitarcılar vardır. Ama Erkin Koray acayip cüretkar bir adam. Kafasında kuruyor, hayal ediyor, sonra da cüret ediyor. Syd Barrett da öyle. Öyle ki, The Piper At Gates of Dawn albümü Almanya’da krautrock’ı bile etkiliyor. Krautrock’ın hızlanmasını, daha geniş bir müzikal yola hatta uçsuz bir otobana* açılmasını sağlıyor.

Tangerine Dream’in ilk albümünde hem The Piper At The Gates of Dawn‘ın hem de A Saucerful of Secrets‘ın çok etkisi vardır. Amon Düül’de de vardır. Herkes çok etkileniyor yani Syd Barrett’ın Pink Floyd’undan. O zamanki müzik teknolojisinin kısıtlı imkânlarını da hatırlatalım… Şimdi bir delay-echo pedalı elim kadar; ama Syd Barrett’ın, mesela en son Doctor Strange (2016) filminde de duyduğumuz “Interstellar Overdrive” şarkısında kullandığı echo-delay’ler falan neredeyse bir komodin boyutunda… O zaman o efektleri kullanmaya cüret etmesi, o yolu açması çok önemli. Hem Pink Floyd’a hem de dünyanın geri kalanına çok büyük ilham veriyor.

İnsanlar, “Hangi Pink Floyd?” diye sorabilir, Attilâ İlhan’ın o “Hangi” serisinde olduğu gibi… Benim için, hepsi. Yine de bana, “Issız bir adaya gitsen yanına The Piper At The Gates of Dawn‘ı mı alırsın, The Wall‘u mu?” diye sorsan, aykırılık olsun diye değil, hakikaten öyle hissettiğim için cevabım The Piper At Gates of Dawn olur. The Wall (1979) tabii ki hem ticari açıdan hem kültürel açıdan çok önemli albüm, o başka.

Bir de, madem Pink Floyd bu kadar seviliyor; Can, Neu!, Harmonia gibi gruplara da bir kulak kabartmak lazım. Eskiden onların plakları 30-40 liraydı, çok az satardı, şimdi 150 liradan aşağı değil. Bende bütün Can’ler var, çok rahatım artık o yüzden maddi açıdan. (Kahkahalar)

Future Days (1973) albümü de var mıydı sende ya?

Var tabii, olmaz olur mu! Almanya deplasmanına giden her arkadaşıma birer Can plağı aldırarak hepsini tamamladım. Zaten futbolda deplasman maçlarına gitmenin benim için en güzel tarafı da hiçbir yerde bulamadığım plakları uygun fiyata bulabilmem.

JOY DIVISION – Transmission (1979)

Benim nesil hep boşa zaman harcadı… “Punk mı, progresif mi?” diye kavga eder dururduk! Neymiş efendim, punk seven progresif sevmezmiş, progresif seven punk sevmezmiş… Ben ikisini de çok severdim. Daha küçükken de Megadeth, Metallica gibi metal gruplarını çok severdim. O zamanki acid house’u da aynı şekilde, çok severdim. Acid tişörtü, Metallica tişörtü diye kavgalar çıkardı. Bu, bize özgü bir şey… Babamların zamanında da varmış, babamlara o yüzden ekstra sinir oluyorum. “Rolling Stones mu, Beatles mı?” diye mahallede buluşup kavga ederlermiş. Aferin, alkışlıyorum hepsini! (Alkışlıyor gerçekten, haliyle gülüşmeler)

Joy Division’a dönersek, çok önemli bir grup Joy Division. Tam progresifin popülaritesini yitirmeye başladığı bir dönemde ortaya çıkıyor…

Progresif sıradanlaşmış mıydı biraz da?

Sıradanlaşma değil de, klasik müzikle tehlikeli seviyede flört etmeye başlamıştı. Emerson, Lake & Palmer’ın, Pink Floyd’un, Can’in, Embyro’nun ilk beş-altı albümüyle sonrası arasında bundan kaynaklı bir fark var. Bu da çok doğal bir şey, yapacak bir şey yok. Bizde de mesela bizim klasik müziğimizle yani Türk Sanat Müziğiyle rock müziği iç içe geçiren arkadaşlar var son dönemde. Çok iyi denemeler bunlar ama sürekli böyle gidemez. Çünkü her şeyin müzikal anlamda bir limiti var. Bir şeyi ilk defa yapmak ne kadar zorsa aynı kalitede tekrarlamak da o kadar zordur. Onu yaşadı progresif grupları da. Joy Division’da da buna tepki vardı biraz işte, punk grupları gibi. İlk başta bir punk grubuydu zaten Joy Division, adı da Warsaw’du.

David Bowie’nin şarkısından mülhem..

Evet, David Bowie’nin Low (1977) albümündeki “Warszawa” yani Varşova şarkısından alıyorlar adlarını. Bu arada efsane bir albümdür Low da. Mesela Pink Floyd’un The Dark Side of The Moon (1973) albümü hakikaten muhteşem ama ben Low‘un, The Dark Side of The Moon‘un bile önünde olduğunu düşünüyorum. Tamamen kişisel düşüncem tabii, isteyen “Ne alakası var?” diyebilir, saygı duyarım. Benim tek saygı duymadığım, “punk dinleyen progresif dinleyemez” anlayış(sızlığ)ı. Hiç anlamadım, asla da anlamayacağım bunu!

İsteyen aynı anda punk da dinler, progresif rock da dinler. Hayır, mesela Sex Pistols’ın vokalisti John Lydon, progresifin kült gruplarından Van Der Graaf Generator’ın vokalisti Peter Hammill’den çok etkilendiğini, hatta Sex Pistols’taki vokal tarzında ondan çok ilham aldığını söylüyor! The Clash de klasik bir punk grubu olarak kuruluyor ama sonra dub, reggae, funk gibi daha ‘siyah’ müziklerle flört ederek ortaya çok zengin işler çıkarıyor. Ben reggae’yi The Clash ile sevdim mesela. O zaman bir başkası da The Clash’in reggae şarkılarından yola çıkıp punk’ı ya da funk’ı sevebilir, hatta oradan Funkadelic’e gider… Şimdi biz de Funkadelic’ten bir şarkı seçelim: “Maggot Brain”!

FUNKADELIC – Maggot Brain (1971)

İyi, en güzelini seçtin.

Sen en güzeli diyorsun ama bence en güzeli ilk albüm, Funkadelic (1970). Eğer kaydederken kafaları biraz daha yerinde olsaydı elemanların, çok daha iyi olurdu o albüm. “Maggot Brain”in olayı şu: Canlı ve doğaçlama kaydediliyor. Masanın başında George Clinton var… Ben soyadı Clinton olan bir tek George Clinton’ı severim, onu da söyleyeyim! (Kahkahalar) Muazzam bir müzisyendir, muazzam denemeler yapmıştır. “Maggot Brain”in kayıtlarında gitarcı Eddie Hazel’a ilk önce, “Annenin öldüğünü öğrenmiş gibi çal,” diyor, sonra da, “Şimdi de haberin yanlış olduğunu, annenin ölmediğini öğrenmiş gibi çal,” diyor. O şarkı öyle ortaya çıkıyor. Çok güzel bir kayıt tekniği. (Gülüşmeler)

Sonra nasıl dövmemiş Eddie Hazel, Clinton’ı…

Gitarı dövmüş zaten şarkıda. Diğerlerinin de sesi kısıktır. Davulcunun, ritim gitarcının… Ritim gitarcı çok güzel arpej yapar aslında “Maggot Brain”de. Kolay gözükür ama çok zor iştir hakkıyla arpej yapmak. The Byrds, R.E.M, The Stone Roses gibi gruplar çok iyi kullanırlar arpeji. Hatta “arpej rock” diye bir tür bile olabilir… Yine The Smiths’ten Johnny Marr’ın gitara en büyük katkısı arpejleridir. Arpej orkestrası gibi adam! Adamın gitar solosundan çok arpeji var albümlerde ve hiç kimse de onun gibi yapamıyor. Çok ciddi bir el becerisi ve teknik gerektirir arpej; kimisi penayla yapar, kimisi parmakla yapar, kimisi tırnakla yapar… İyi ve yerinde yapıldığında şarkıyı çok güzelleştirir.

Funkadelic’in “Maggot Brain”inde de arpej çok önemli. Eddie Hazel’ın o kadar özgürce ve deneysel sololar atıp yine de şarkıdan uzaklaşmamasını, şarkının önüne geçmemesini, kaybolmamasını sağlıyor. Şarkının dehasını ortaya çıkaran o arkadaki destek. Şöyle düşün: İyi müzik grubu, iyi futbol takımı gibidir. Messi niye Arjantin’de bir şey kazanamıyor da Barcelona’da dünyaları kazanıyor? Ronaldo niye son turnuva** hariç Portekiz’le bir şey kazanamadı? Çünkü dengeli bir takımı ilk kez Fernando Santos kurdu. Funkadelic de ilk beş-altı albümünde muazzam dengeli bir ekip. Daha sonra maddi sebepler işleri biraz ekşitiyor.

Kolej takımı havası bozuluyor, diyorsun…

(Gülüyor) Aynen, öyle. Türkiye’de de müzisyenlere hep kızarlar, “Sen rockçı değil misin, niye şunun arkasında çalıyorsun, niye bunun arkasında çalıyorsun?” diye… Tamam, rockçı da bir ailesi var. Onu geçindirmesi gerekiyor ve müzikten başka yapabileceği iş yok. Mesela herkes La La Land (2016) filmini aşk meşk üzerinden tartışıyor. Ben oradaki adamın yaşadıklarıyla daha çok ilgilendim.

Sebastian. Caz kulübü açmaya çalışan.

Evet, caz da çok yenilikçi müzik olmakla beraber caz müzisyenlerinin bir kısmı acayip tutucudur. Burada da onu görüyoruz. Çok güzel bir çelişki vardır orada. Bazı enstrümanları reddederler falan… Halbuki bu işin kralı Miles Davis, ne biçim yenilikçidir. Neydi o “Pharoa’s Dance”in olduğu albüm?

Bitches Brew (1970).

Bitches Brew, evet. Sonra, On The Corner (1972) albümü… Bunlar caz mı, funk mı, rock mı, bilmiyorum mesela; çok yenilikçi, çok özgür ve muhteşem albümler. Robert Wyatt dönemi Soft Machine de öyle; caz ama nasıl caz! Funkadelic de standart funk yapmıyor mesela. Deneysel de var, progresif de var, pscyhedelic de var onlarda. Bazen hepsini birleştiriyorlar, punk gibi çıkıyor. Öyle zihin açıcı müzikleri çok seviyorum. Şimdi de bir başka zihin açıcı gruba, The Doors’a gelelim.

THE DOORS – When The Music’s Over (1967)

DJ’lik yaptığımda bütün playlistleri “When The Music’s Over” ile bitiririm. Ben hayatımda böyle bir müzisyen görmedim.

Kim?

Ray Manzarek tabii ki! Jim Morrison büyük yıldızdı, şahane sözler yazıyordu, sahne performansı harikaydı… Davulcu ve gitarcı da şahane… Davulcuyla gitarcının şanssızlığı ne biliyor musun? Quaresma ile Nani’nin şanssızlığı. İkisi de çok iyi oyuncular ama Cristiano Ronaldo’yla aynı milli takımda oynuyorlar, o yüzden ikisinden biri bazen yedek kalıyor. The Doors’ta da Ray Manzarek o kadar şahane bir müzisyen ki… O zaman kullandığı alet Vox Continental, bir synthesizer değil ve Hammond kadar geniş bir müzik skalası da yok. Ray Manzarek bir yandan onu çalıyor, bir yandan da başka klavyeyle basları çalıyor. Aynı anda. Müthiş bir iş! O yüzden Robby Krieger ve John Densmore ne kadar şahane müzisyenler olsalar da, Jim Morrison ne kadar şahane bir frontman olsa da Ray Manzarek bambaşka. Şimdiki gençler için söylüyorum, Messi gibi, Ronaldo gibi bir adam.,

“When The Music’s Over”a gelirsek; belki de Doğu müziğiyle Batı müziğinin sentezlenebileceğini, blues’tan yola çıkıp psychedelic’i dolanıp oradan caza çıkabileceğini, folk müziğine çıkabileceğini ilk defa Ray Manzarek gösterdi. Jim Morrison’ın ölmesi tabii ki büyük talihsizlik ama The Doors sanki Jim Morrison’dan ibaretmiş gibi davranan çok kişi var. Kesinlikle kabul etmiyorum.

Ama The Doors da bütün o elemanlarla The Doors. Jim Morrison’sız The Doors da başka bir şey yani, The Doors değil…

Tabii ki canım. Jim Morrison öldükten sonra iki albüm yaptılar ama Jim Morrison olmadan Ray Manzarek’in ya da diğerlerinin üstün müzisyenlikleri o kadar net ortaya çıkamadı. Yani bu iş hakikaten takım işi. Türkiye’de Ray Manzarek kadar iyi çok müzisyen vardı ama belki iyi bir ekipleri olmadığı için, iyi bir ekip toplayabilecek kadar çok kişi enstrüman çalmadığı için kayboldular. Fakat şimdiki gençlerin hiç bahanesi yok!

Sevgili arkadaşlarım, abilerim Mete Avunduk’a, Kaan Çaydamlı’ya, Cüneyt Kaşeler’e hep bu yüzden bozulurum. Bir alet çalmayı öğrenseydiniz de beraber çalsaydık! En çok bozulduğum kişi de aslında Asaf Zeki Yüksel’dir. 50 enstrümandan bari birini tamamen çalmayı öğrenseydin abi ya… Ya da en azından benim verdiğim, en basit seviyedeki o notalar ve armoniler defterini kaybetmeseydin!.. (Gülüşmeler)

Karbüratör borusu çalmayı düşünebilen yegâne insan ama abi. Müthiş yaratıcı! Hakkını yedin sanki biraz.

Hakkını niye yiyeyim canım! Yıllarca beraber çaldık. Ben öğrendim, o öğrenemedi, ona üzülüyorum. (Gülüşmeler) Ben bas öğrendim, synthesizer öğrendim, Dinar Bandosu’ndan ayrıldıktan sonra davul öğrendim…

Herkesin de enstrüman çalmaya yeteneği olmayabilir ama…

Yetenek meselesi değil… Bizdeki eğitimle de alakalı biraz. Blok flüt, enstrüman çalmayı cazip kılan bir alet değil. O tükürük kokusu, iki tane bemol diyez nota olması… Bunlar aleti cazip olmaktan çıkarıyor. Mesela hep “Ilgaz” türküsüyle öğretirler; ama bir bizim blok flütle çaldığımız “Ilgaz” var, bir de Moğollar versiyonu var!

Bana ilkokulda o versiyonunu öğretseler çok büyük gitarist olmuştum şimdi.

Bırak bahaneleri, sen de çalışmıyorsun. Hâlâ olabilirsin gitarist.

Geçti benden artık, yaşlandım, 23 oldum.

(Gülüşmeler) 23? Çok güzel… Can’in davulcusu Jaki Liebezeit 78 yaşında öldü geçenlerde. İstanbul’a BabaZula’yla kayıt yapmaya gelmişti, sağ olsun Murat Ertel de beni tanıştırmıştı kendisiyle. Adam büyük ihtimalle drum machine’den önceki drum machine. Yani en iyi drum machine modelleri, Jaki Liebezeit zaten! Sana Jaki Liebezeit’lık yapıyorlar ama Jaki Liebezeit kadar iyi yapamıyorlar, sorun orada. (Gülüşmeler) O adam 60’lı yaşlarının başındaydı buraya geldiği zaman, “Her gün yeni bir şey öğreniyorum davulla ilgili ve bu beni hayata bağlıyor,” demişti. O yüzden, 60 yaşındaki Jaki Liebezeit için hiçbir şey geç değilse, senin için erken bile. Ayrıca, basgitarla bir Joy Division bile çalamayacaksan o basgitarı bana geri getirme!

Ben synthesizer’a heves ettim.

Synthesizer demişken o zaman bir de bonus şarkı mı koysak? Barış Manço’yu, Moğollar’ı ve bu sohbeti yaptığımız gün (8 Şubat) ölüm yıldönümü olan Cem Karaca’yı bir analım.

CEM KARACA & MOĞOLLAR – Namus Belası (1974)

Dünyadaki en iyi org kullanımlarından birisi Cem Karaca’nın “Namus Belası” şarkısındadır. Türkiye’den çok iyi orgcular, synthesizercılar çıktı. Moğollar’ın 70’lerde yaptığı işlerde Murat Ses’in müthiş çalışı… 70’li yılların popüler Türk filmlerinin müziklerinde hep Murat Ses’in de çaldığı Moğollar var. Minibüslerde bile çalardı o müzikler. Hem o kadar popüler hem de çok kaliteli işlerdi.

Çok daha değer görmeleri gerekirdi ama. Biraz klasik bir muhabbet olacak da… Dünya çapında işler var o dönem. Barış Manço’nun 2023 (1975) ve Yeni Bir Gün (1979) albümleri mesela…

Mükemmel albümler. Bütün plaklarımı bir gün birilerine verebilirim, satabilirim ama o iki albüm hariç! 2023 ve Yeni Bir Gün, benim hayatımı değiştiren ve hâlâ değiştirmeye devam eden albümler. Barış Manço ve Cem Karaca hep çok iyi müzik yaptılar bence, ama 70’lerde yaptıkları bambaşkaydı tabii. Çok iyi sözler yazdılar, enstrümanları çok iyi çaldılar.

Cahit Berkay üç beş yıl önce bir televizyon programında, “Çok yetenekli gitaristler var ama sadece Amerikan ya da İngiliz gamlarını biliyorlar,” mealinde bir cümle sarf etmişti. Belki en önemlisi şuydu: Barış Manço, Kurtalan Ekspres, Cem Karaca, Erkin Koray, Moğollar ve diğerleri bu toprakların müziğini en az Batı müziği kadar iyi biliyorlardı.

Ben o konuda çok şanslıydım. İftardan önce TRT’nin Rock Market programında Pink Floyd’un “Echoes” şarkısını vermişlerdi. Rahmetli dedem ona neyle eşlik ederdi. Gece de Türk Sanat Müziği konseri olur, ben de ona gitarla eşlik etmeye çalışırdım. Öyle öyle o gamlar bilinçaltıma yerleşmiş. Bizim Dinar Bandosu’nun ilk vokalisti bayağı okumuş etmiş, müziği teknik açıdan yalamış yutmuş biriydi. Ona bir defasında, “Ben bu gamları falan hiç bilmiyorum, nasıl öğrenirim?” diye sormuştum; “Sen hepsini biliyorsun; ama Erkin gamı, Cahit Berkay gamı, Ahmet Güvenç yürüyüşü diye biliyorsun Ali Ece,” demişti! (Kahkahalar) Bak, hakikaten, şu anda Türkiye’de bir müzik efsanesi yaşıyor. Kurtalan Ekspres’in ve Bunalımlar’ın basçısı Ahmet Güvenç. Yakında onu ziyarete gideceğim için çok mutluyum. Hem teknik açıdan hem de ruhsal açıdan çok büyük bir müzisyen. “Gülpembe”nin de bestecisi odur.

Hepsi çok büyük müzisyenlerdi.

Evet ve gerçekten dünya çapında işler yapmışlardı. Nitekim bugün bütün dünyada Barış Manço’nun, Erkin Koray’ın, Selda Bağcan’ın albümleri basılıyor. Bu arada Selda Bağcan’ın arkasında çalan o İsrailli gitarcı çocuk*** da büyük ihtimalle İsrail devletiyle ilgili benim düşündüğüm gibi düşünüyordur, yoksa Selda Bağcan’la o kadar iyi çalamazdı! (Gülüşmeler) İşin esprisi bir yana, müzikte başka bir boyut var. Cem Karaca’da da bunu görüyoruz.

Bu insanlar hep iyi müzik yaptılar. Herkes Barış Manço’nun ve Cem Karaca’nın son dönemlerde yaptıkları pop albümlerini eleştirir ama onlardan sonraki bütün pop albümlerinden daha iyi değiller mi yahu? Bana mı öyle geliyor, adamları çok sevdiğim için? Keşke hep Yeni Bir Gün, 2023 gibi albümler yapsalardı ama o zaman, “Dinleyici de sahip çıksaydı!” derler insana yani! En azından şu telif hakları işi hallolsaydı… Rahmetli Kemal Sunal, en popüler filmi Tosun Paşa (1976)’yı oynatan kanala gidip, “Ben kendi filmimin telif haklarını almak istiyorum, ne kadar?” diye soruyor, kanalın sahibi gevrek gevrek gülerek, “Kanalı satın almanız lazım,” diyor. İşte Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, Selda Bağcan ve diğerlerinin de yaşadıkları en büyük sıkıntı buydu. Böyle bitirelim… İyi başladık, kötü bitirdik ama hayatın gerçekleri!

* Autobahn, krautrock tarihinin en önemlilerinden bir Kraftwerk albümü.
** EURO 2016. 
*** Boom Pam grubu.

Playlist’in linki burada.

Geçtiğimiz haftanın Pazar Şarkıları’na buradan ulaşabilirsiniz.

İyi pazarlar!