67. Uluslararası Berlin Film Festivali 9 Şubat’ta başladı. Eray Yıldız, film değerlendirmeleri ve festival haberlerini Pulbiber için Berlin’den iletecek.

Tiger Girl – 2.5/5 – Panorama

Bu ara Berlin’in tüm sokaklarında bu filmin afişini görmek mümkün. Kendisi gibi gerilla tarzında gelişigüzel asılmış afişteyse elbette filmin asıl yıldızı Ella Rumpf’u görüyoruz. Festivalin de gizliden gizliye sevilen evlatlarından Tiger Girl, aslen oldukça amatör hissiyatı veren, pek çok açıdan sakar, kafası epey karışık bir deneme olsa da kimliksel mücadele, kural yıkıcılığın özgürleştirici gücü gibi yönlerden bünyede kısa süreli devrimsel bir etki bıraktığı gerçek.

The Dinner – 1/5 – Ana Yarışma

“Bir senaryo nasıl yazılmaz, yazıldıysa hayata nasıl geçirilmez, geçirildiyse nasıl kurgulanmaz”ın ders niteliğindeki filmi, hepsi bir diğerinin oynadığını duyduğu için rolünü kabul ettiğini düşündüğümüz meşhur suratlar bile kurtaramamış. Özellikle Steve Coogan gibi hazır cevaplılığıyla nam salmış gerçek bir mimik üstadı, bu filmde tüm potansiyelini o kadar kontrolsüz saçıyor ki yaşanılan trajediye bir kez bile olsun ikna olmayı geçtik, vasatlık izlemenin suçlu zevki bile bir yerden sonra acıya dönüşüyor.

T2 Trainspotting – 2/5 – Ana Yarışma

İlki gibi hesabını dürüp rafa koymuş bir kültü 20 yıl sonra uykusunun belki de en güzel yerinde uyandırırsanız anlamsızca sayıklaması da kaçınılmaz hale gelir. Çünkü her şeyden önce T2, ilk haberinden bu yana, “zaten bize daha ne anlatabilir”in heyecansız konusuyken izlerken de gereksizliğinden bir an bile ödün veremiyor. Ancak elbette Danny Boyle gibi teknik açıdan maharet zengini bir yönetmenin her yeni filminde anlatım tekniklerine yeni şeyler ekleyişine şaşırmaktan bu film de nasibini alıyor. Tüm heyecansızlığımıza rağmen yine de “geri dönüş gibi geri dönüş” demeyi çok isterdik doğrusu.

Wild Mouse (Wilde Maus) – 3.5/5 – Ana Yarışma

Yarışmanın şimdiye kadarki -en azından- en düzgün filmi. Anlattığı şeyin yeteceği, yeterli geleceği süreyi bilen, oyuncularından bilumum performansı en kritik dönemeçlerde ziyadesiyle alabilen, görüntü yönetmenliğiyle seyir zevkini stabil ivmede tutabilen bir film karşımızdaki. Yarışmada da şansını yüksek gördüklerimizden.

Young Karl Marx (Le jeune Karl Marx) -2/5 – Berlinale Special

İsminin altında kalmasa da onu yeterince taşıyabildiği tartışmalı bir biopic Genç Karl Marx. Marx’ın beş parasızken Engels ile tanışma ve beraber Komünist Manifesto‘yu yazma dönemini anlatan filmin birkaç sorunundan en önemlisi, vasat bir tiyatro oyunu izlediğimiz hissiyatı. Dönem dekoru ve kıyafetlerindeki başarısının geri kalan esas sinema elementlerinde tükendiğini görmek üzücü. Manifesto’yu hazırlayan süreçte fazlaca düştüğü “kapalı kapılar ardı” yorumlarından fırsat kaldıkça olan biteni ne kadar aktarabildiği de yine şaibeli. Yakında Almanya’da da vizyona girecek filmi bu yıl bolca duyacağımızı tahmin ediyoruz.

Inflame (Kaygı) -4.5/5 – Panorama

Ceylan Özgün Özçelik’in ilk uzun metrajı ve Türkiye’den bu yıl Berlinale’e giden tek yerli film olan Kaygı bir süredir hepimizin markajında. Yakında SXSW festivalinde de gösterilecek olan psikolojik gerilim, ailesinin trafik kazasında öldüğü “gerçeği”yle büyümüş bir televizyoncunun giderek kâbuslarının ona bu gerçeği irdeletmesini takip ediyor. Türkiye’nin günceline ve yakın geçmişine mükemmelen tutulan aynada karakterin “hatırlama”ya dair yaşadığı problem, iktidar medyasının manipüle edip “unutturma”ya dair pratikleriyle çakışarak iknaya hazır kontrast zemini hazırlıyor. Hikâye gereği klostrofobik atmosfer talep eden filmin esas başarısı bu talebi fazlasıyla karşılıyor oluşunda yatıyor belki de. Görüntü yönetmenliğini The Babadook‘tan tanıdığımız Radek Ladczuk’un yaparak Özçelik’in çıkışsızlıkla örülü kâbus yaratma meziyetine destek çıktığı her an, karakterin tecrübeleri tek tek tenimize işliyor. Toplumsal ölçüde hafızasızlaştığımız, kabullendiğimiz, aşırı duymaktan kanıksadığımız her şeyin vücut bulduğu Kaygı, yerli sinemada örneğine belki de hiç rastlamadığımız titizlikle 90 dakika boyunca bireysel felaketi kitlesel travmada arıyor.

A Fantastic Woman (Una mujer fantastica) 3/5 – Ana Yarışma

En son 2013’te Gloria ile herkesi mest eden Sebastian Lelio’nun yeni filmi, kendinden yaşça büyük sevgilisinin ölümünün ardından adamın ailesi tarafından sürekli tacize uğrayan trans kadın Marina’yı takip ediyor. Gloria‘daki güçlü senaryoyla Lelio’nun sinemasal tercihlerinden ortaya çıkan müthiş sinerjiyi bu kez maalesef daha seyrek alabiliyoruz. Kadının yaşadığı kayıpla beraber kendini de keşif öyküsü olarak iyi çalışan film, karakteriyle kusursuz olarak ilgilendiği gerekçesiyle yer yer ihtiyaç duyduğu gösterme tansiyonundan muzdarip. Ancak en kötü ihtimalle bile renklerinin, kamera açılarının, ses tasarımının neye hizmet ettiğini çok iyi bilen iyi bir Lelio sineması örneği daha diyebiliriz.

Berlin Film Festivali’nin ilk seçkisi burada.