Kedilerim dışında hiç bir şeye dokunmak istemiyordum. Bu hissimse aslında çok fazla insana dokunmayı isteme ama dokunacak kimse bulamamaktan geliyordu belki de. Küçüklüğümden beri insan sarrafı diyebileceğiniz insanlardandım ben. Karısını döven kapıcımızı, alkolik komşumuzu, yakın arkadaşlarımın yakın zamanda ayrılacaklarına emin olduğum erkek veya kız arkadaşlarını gördüğüm anda sevmezdim. İlkokulda dayak atan vekil öğretmeni, daha sonra apartman boşluğunda masturbasyon yaparken yakaladığım karşı apartmanın çocuğunu, numara sırasına göre bizim servisten bir sıra arkada duran servisin ana avrat küf eden şoförünü de.

Biraz daha büyüdüğümde bunun insan sarrafı olmaktan bir adım daha ötede olduğunu fark etmeye başladım. Önyargı ile karıştırılmasın sakın. İnsanları gördüğümde, hem de ilk gördüğümde anlaşıp anlaşamayacağımı, arkadaş olup olamayacağımı biliyordum. Bunu önce bir koku ile fark ettim. Bu kokuyu her tanıştığım insandan, sokakta yanımdan geçen yabancılardan almıyordum tabii ki. Tamamen kendi irademden bağımsız, zaman zaman gelen bir histi bu.

Uzun süre bazı insanların kimyasal koktuklarını, bazılarınınsa gerçekten kötü, ter koktuklarını düşündüm. Sonra deneyimlediğim olaylarla bu kokunun, bu kişilerin hayatımdan uzak durması gerektiğine dair bir bildiri olduğunu anladım. Çok hafifti, ama koku geldiğinde bence gerçekti.

Sonra zaman zaman renkler de görmeye başladım. Koku ve renk üst üste geldiğinde artık birkaç araştırma yapmanın vakti geldi dedim. Evet, sizin hasta ya da âşık olduğunuzu, iyi ya da kötü olduğunuzu, hamile, evli ama başka bir ilişkide ya da alkolik olduğunuzu hissedebiliyordum. Belki üzerine çalışsam size korkmayın diye kahve falı bakarak ama fincana hiç bakmayarak geleceğinizi bile söyleyebilirdim. Tabii ki üzerine gitmedim. Zaten sonra sinüzit oldum, burun etlerim büyüdü, bu renk ve koku hikâyesi de bir masala dönüştü.

Sokakta yürürken bazen sabahları günaydın diyen insanların aslında samimi olmadığını hissedersiniz ya. Aynı onun gibi ama renkli ve kokulusu. Günaydın tınısında, dün ona inceden soktuğum lafın ağrısını görüyordum ben.

Sonra hikâyeler yazmaya başladım. Yüzde 70’i tutan hikâyeler. İşyerine çok şık gelmiş bir çalışanın evde çok mutsuz olduğunu, gömleğindeki kırışıklığın sebebinin sabah uyanamadığı ve geç kaldığı için eline ne geçerse onu giydiğinden dolayı olduğunu hissetmeye başladım. İnsanlar arasında hangilerinin duş almadığını veya iç çamaşırlarını her gün değiştirmediğini bulma yarışması yaparken yakaladım bir keresinde kendimi. Bir grup insanın sabah ilk uyandıklarında ne kadar çirkin görünebileceklerini tahmin ettim.

Kimin mide problemi var, kimin ağzı kokuyor, kimin kakası ağzından daha kötü kokuyor derken iş çirkinleşmeye başladı. İnsanları dışarı çıkarken en özenmiş halleriyle hayal ettikten sonra evde ne kadar paçoz olabileceklerini düşünüyordum. Bu atlet giyiyordur, bu gece çorapla yatıyordur, bu fanilasını pijamasının içine sokuyordur gibi çıkarımlarla dışarıda yaratmaya çalıştıkları görüntünün ne kadar sahte olduğunu düşünüyordum. Kadın ve erkeklerin el bakımlarından ve kol kıllarından tüm vücutlarını tamamlıyor, kim gerekli bölgelerini tıraş ediyor, kim etmiyor tahmin ediyordum.

Önden beyazlatılmış pırıl pırıl dişlerin arkasında diştaşı var mı, ojeli güzel ayak parmaklarının devamında topuklar sararmış mı, sinekkaydı tıraş yapılmış erkeklerin sırtlarında kapkara tüyler var mı, bir şekilde bildiğimi düşünüyordum.

Tüm bu fiziksel ve duygusal çıkarımlarımı uyguladığım özel hayatımdaysa en kompakt seçeneği bulduğumda sadece kısa süreli ilişkiler yaşayabiliyordum. Eğer ilişkiyi devam ettirirsem, ki bu her zaman sevgili olmak zorunda değildi, muhabbetin hangi entelektüel seviyede takılacağını, tek gecelik arkadaşın kaçıncı gecede benim eve yerleşeceğini, hangi koltukta ayaklarını altına alıp yemek yedikten sonra geğireceğini, kaç hafta geçtikten sonra geğirdiğinde özür dilemeyeceğini öngörüyordum. Tuvalette ailemden olmayan birinin kaka izini görmeye, bu saatten sonra kimseye tuvalet fırçasının icat edildiğini öğretmeye takatim yoktu.

İşte, bu renk ve koku meselesi hastalıklı bir hal almaya başladığında koklamayı bıraktım, renkleri de önemsemedim ama bu süreçte insanlara dokunmayı da bıraktım. Artık sadece vitrin shopping denilen göz gezdirme işlemini yapıyordum. Kısa sürede isimlerini dahi unuttuğum ilişkilerim oldu. İstenmeyen tüylerini bir saatten fazla görmeyi, uyandıklarındaki hallerini hayal etmeyi bu şekilde bloke ediyor, evimde moduma göre istediğim koltuğun istediğim tarafına oturmayı garantiliyordum. Aynı paralelde yalnızlığımı da.

Sadece kedilerime dokunuyordum, yabancılar bana biraz fazla dokunduğunda, “Ne münasebet!” diyordum. Benim kedilerimin göğüslerini, göbeklerini okşadığım gibi kimse benim mahrem yerlerimi gereğinden fazla okşayamazdı. Sonuçta benim de bazı yerlerimde istenmeyen tüylerim vardı.

Bu travmatik kurgunun getirdiği duygusal gelgitler her zaman düşünüldüğü kadar kolay bastırılamıyordu elbet. Bazı günler dışarıdan eve geldiğimde kedilerimin beni gördüklerine nasıl sevindiklerini ve bu sevinci asla bir insanda bulamayacağımı düşünüyordum. Bazı günlerse uzun uzun kedilerimi izliyordum.

1,5 aylık dönemlerinden bu yana 75 metrekare bir eve hapsedilmiş ve asla dışarı çıkmalarına izin verilmeyen 2 tutsak. İlk dönemlerde bir yabancı tarafından alıkonuldukları için evin gizli ve insan erişemez köşelerinde tedirgin bir şekilde saklanıyor ve asla kendilerini sevdirmiyor ancak su içmek ve yemek yemek gibi hayati ihtiyaçlarını karşılamak için saklandıkları yerden çıkıyorlar. Tuvaletlerini halıya yaparlarsa popolarına şaplak yemek suretiyle şiddete maruz kaldıkları için tuvalet terbiyelerini mecburen geliştiriyorlar.

Durumun biraz farkına vardıklarında hayatları boyunca planlamaya devam edecekleri kaçış serüvenleri başlıyor. Sizi kapıda karşılama sebepleri her seferinde apartmana kaçıp oradan özgür dünyaya koşmak. Hiç başaramıyor, apartmanda bir alt ya da bir üst kattan ileriye gidemiyorlar. Siz salonda oturup TV izlerken apartmandan ses gelince ciyak ciyak kapının önüne koşuyorlar. Siz onları, “Ah canım, komşulara merhaba mı diyorsun sen!” diye severken onlar kendi dillerinde, “İmdaaaat imdaaaaat! Kurtarın bizi buradan!” diye bağırıyorlar.

Aradan uzun bir süre geçtikten sonra kanepede kucağınıza, yatakta baş ucunuza gelmeye başlıyorlar. Tek amaç, düşmana en yakın olmak. Ne zaman sen camı açık unutsan, bakkaldan siparişlerin geldiği için kapıyı açsan nankörce sokağa fırlıyorlar. Tüm kış ve tüm yaz, camın önünden dışarı bakarak özgürlüklerinin hayalini kuruyor, ara ara pes ettikleri dönemlerde hemcinslerinden görmeyi bekledikleri şefkati ve şehveti gidermek için sizin kucağınızda en mahrem yerlerini açıp okşamanıza izin veriyorlar.

Tabii ki bu gibi düşüncelerimi kısa sürede kafamdan atıyor, doğru zamanda, doğru yerde, doğru renkte ve doğru kokan birileriyle karşılaşacağıma inanarak kedilerime büyük bir hayvan sevgisiyle dokunmaya devam ediyordum. Ama yine de şu aralar kedilerim dışında hiçbir şeye dokunmak istemiyorum.

Psikolojik ya da sosyal sorunları olan biri değilim, ama birçoğunuz gibi ben de fazla bencilleştim.

Geçen hafta, sevgililer gününde de işten eve tek başıma döndüm, kedilerimi besledim, sonrada belki okuduğunuzda tuhaf gelecek bu birkaç cümleyi yazdım… Şimdi, olayın çıkış noktasına, tek başıma yattığım çift kişilik yatağıma geri döneceğim.

İlk çift kişilik yatağımı aldığımda 26 yaşındaydım. Çok büyük hayallerim vardı, 210×160 hayaller. Hem dikey hem yatay hayallerim vardı. 32 yaşıma geldiğimde hayallerim kedi tüyleriyle kaplandı.

2003 yılında, haftada 3-4 gece çeşitli mekânlarda yoklama veriyordum; 2017’de haftada 3-4 gece 3-4 bölüm dizi izleyebilirsem şanslı hissediyorum.

2004 yılında hi5’dan tanıştığım insanların evinde kalabiliyordum; 2017’de tanımadığım biri Facebook’ta eklerse ortak arkadaşlarımızı bulup arayarak, kim bu diye soruyorum.

2005 yılında sırt çantamla 40 günde trenle Avrupa’yı gezebiliyordum, gece parklarda uyku tulumunda uyuyabiliyordum; 2017’de başkasının evinde, kendi yatağım dışında bir yatakta dahi rahat yatamıyorum.

2006 yılında Berghain’da aralıksız 18 saat geçirebiliyordum; 2017’de neyse ki hâlâ Berghain’da aralıksız 18 saat geçirebiliyorum.

2007 yılında Karaköy’den bir gemiye binip belirsiz bir rotada 10 ay sonra kendimi Vancouver-Alaska hattında bulmuştum; 2017’de 3 günlük Avrupa seyahatimde hangi gün nerede yemek yiyeceğimi bile önceden planlıyorum.

2008 yılında gecede 12 kadeh hard likör içmebiliyordum; 2017’de üç kadeh rakının ertesi günü büyük hangover.

2009 yılında, beğendiğim 2 kişiyi eşzamanlı parmağımda oynatıyordum; 2017’de nur topu gibi 2 kedim var.

2010 yılında, 26 yaşımda ilk çift kişilik yatağımı aldım; 2017’de çift kişilik yatağımda tek başıma 4 yastıkla yatıyorum, 2 tanesi kafama, biri kolumun altına, sonuncusu bacak arasına.

Yatağımı ilk aldığım ve evime ilk yerleştiğim gece çok rahat bir uyku çektim. Nevresim takımlarım beş benzemezdi. Yeni eve çıkmak masraflıydı, önce hayati ihtiyaçlar karşılanmalıydı. Bir müddet turuncu çarşaf, mor yastık kılıfı, kahverengi nevresim ve mavi pike ile idare edebilirdim. Sonuçta yeni gelin evi değildi burası. Kısa bir süre sonra her şey düzene girecek, bembeyaz yatak takımımın içinde sabah güneşiyle uyanacak, kamera kadrajına sanat filmlerindeki gibi yarım popo görünecek şekilde boxerımı giyerek girip yataktan çıkacak ve yeni uyanmama rağmen aşırı yakışıklı görünecektim. Geçenlerde bir sabah aynı turuncu çarşaflı yatağımdan kafamda koca bir yarık ve kurumuş kan lekeleri ile gözaltlarım şiş, bok gibi uyandım.

Secret okumanın moda olduğu dönemlerde o büyük yataklar boş kalmasın diye yatağın bir yanını ayırmayı öğrenmiştik. Çift kişilik yatağın hep aynı tarafında yatın, diğer yanı için ruh eşinize yer açın.

İkinci gün sola dönerken tam gözümü yatağın kenarındaki sehpanın sivri köşesine çarpınca anladım işe yaramayacağını. Mahallede arkadaşlar, dostlar, eski sevgililer, one night standler peş peşe binalarda tek başımıza oturuyor, her ay su, elektrik, internet, doğalgazımızı ayrı ayrı ödüyor, ayrı mutfak alışverişleri yapıyor, sonra her akşam dışar da yemek yiyip ayrı ayrı hesaplar ödüyor ve mutfak için yaptığımız alışverişlerin dolapta yalnız başlarına çürümesine göz yumuyorduk. Binlerce liralık kiraları ayrı ayrı ödüyor, binlerce liralık daha kaliteli çift kişilik yatakları artık sırtımız ağrımasın diye satın alıyorduk. Evrene verdiğimiz enerji pek de secret değildi artık. Toplansak bu paralara beraber yalılarda yaşar, o çift kişilik yatakları uç uca koyup…

Yeni evime yerleşirken, yeni yatağımı alırken planlarım vardı ama her şey planladığın gibi gitmeyebiliyor. Önce uzun süre Cihangir cephesinde savaşıldı, birkaç sene sonra da ilçe ufak bir Arabistan’a döndü. Sıraselviler’den yukarı en ucuz yöntemle saç ektirmeyeceksen çıkamaz oldun. Eve yakın olan, gitmeyi sevdiğim mekânlar tek tek kapandı. İstiklal Caddesi, Laleli’den farksız oldu. Cihangir ile Tophane arasındaki ince çizgi yavaş yavaş silikleşti. Semt sakinleri de her sabah orta boy bir nakliye kamyonuyla olay mahallini yavaş yavaş terk etti.

İnsan değişiyor, ben de değiştim.

2 kedi sahiplendim, daha ne olsun? Gençken kedilere o kadar çok alerjim vardı ki, kedili bir ortamda bulunduğumda tüm vücudum kabarır, nefesim tıkanır, hastanelik olurdum. Kedim de vardı çocukken ama bence hasta olduğumu anlayıp kaçtı. Yine de inatçıydım, sevmediğim durumları değiştirmek için mücadele ettim. Gençken de hep kedili evlere gittim. Kedisi olan insanları pek sevdim ya da kedileri o insanlardan dolayı sevdim.

O dönem herkes yurtdışına gitti, ben de gittim. Yurtdışında geçirdiğim 2,5-3 senede tesadüf, yataklarım hep tek kişilikti. Geri döndüm.

Yok yok, evlenme yaşım gelmedi, depresyona da girmedim. Artık depresyona girmiyorum, girsem de 1-2 günlük kısa periyotlarda içime kapanıp atlatıyorum. 30 yaş krizimden sonra depresyonla savaşmayı öğrendim. Sadece o 4 ay fenaydı, uzun uzun anlatmayayım ama evlat olsam sevilmez, 31 olsam çekilmezdim. 31 oldum… geçti. Eskiden sene başlarında New Year resolution yapardım, şimdi Mid Year Resolution’da yapmam gerekiyor sadece.

Herkesin durumdan şikâyetçi olduğunu biliyorum. Belli ki komün yasama geçeceğimiz yok, sürpriz olmazsa henüz ülkeyi de terk etmiyoruz, bari şu tatil bitmeden bembeyaz nevresim takımları alalım.

Önümüz bahar, hem insanın içini kıpır kıpır eden hem de alerjisi olanlara kâbus yaşatan dönem. Bakalım iyi mi kazanacak kötü mü?