Röportaj: Nazlı Berivan Ak

Okurun 1998 yılından bu yana tanıdığı, sevdiği ve kitaplarını sabırsızlıkla beklediği kalemlerden biri Sezgin Kaymaz.

2017’nin merakla beklenen kitaplarından biri olan Farfara ile de son günlerde okurun dünyasını dolduruyor.

Edebiyat Portreleri’nin bu ayki konuğu olan yazar ile Nazlı Berivan Ak özel bir röportaj yaptı.

 

Sondan başa gidelim, Farfara öyküsü nasıl ortaya çıktı?

Hülya’nın yüzünden.

Bir sabah servis beklerken yerdeki çamur birikintisinin içinde debelenen bir şey görmüş, lağım faresi sanıp kenara çekeyim de boğulmasın diye çevirmiş şöyle sırtüstü, bir de bakmış fare değil kedi. Bebek bir kedi. Enfeksiyondan yüzü şişmiş, çenesi kaymış, gözleri taşlaşıp kapanmış; öldü ölecek. Hemen kucağına aldığı gibi koşmuş bizim aşağıdaki veterinere. Veteriner, yavruyu muayene etmiş, “Pek ümit yok. Uğraşmayalım bence,” demiş. Hülya da, “Uğraş bence!” diye cevap vermiş. “Sabah sabah karşıma çıktığına göre vardır bir bildiği. Yaşayacak bu.”

Dediği çıktı: Yaşadı bu. Gözleri iyileşti, kayan çenesi düzeldi, enfeksiyonu vücuttan atıldı ve harika bir oğlan çıktı karşımıza. Adını Hakan koyduk, sözde kedi ama baksan, minyatür bir Sibirya Kaplanı.

İşte, o günlerde sokakta kalan bir köpek yavrusunu ilham etti Hakan bana. Başladım yazmaya. Bir de baktım Lucky’nin yavrusunu yazıyormuşum meğer.

Tevafuk diyelim, çünkü Lucky’yi de bu sefer gerçek bir fare ilham etmişti bana. Fare zannedilen bir kediden doğdu Farfara. Böyle yazıldı.

Sezgin Kaymaz

İnci Birinci’yi bilenler bilir, Farfara da ona ithaf ediliyor, bilmeyenler için anlatır mısınız İnci’yi?

Evimizde beş köpek, on kedi olmak üzere toplam on beş baş evlâd-ı hayvanat yaşıyor bizimle birlikte. Bir tanesi İnci’den yaşça büyük bunların; Betül. Onu sayma, İnci’den sonra gelen bir köpek ve iki kedimizi de sayma, kalan on bir tanesi İnci’nin elinde büyüdü hem kedilerin hem de köpeklerin. İnci’nin hepsinde emeği, alınteri, göz nuru, evhamı, endişesi, sevgisi, sevdası, aşkı var. Öyle bir köpekti ki o; sokakta yaralı bir kedi görsün, çakardı ayaklarını yere, milim kıpırdamazdı. Neymiş efendim? İlle de o yaralıyı eve götürecekmişiz, İnci ona bakıp iyileştirecekmiş.
Alır getirirdik, o da yaralı hayvan kucağımızda gelirken etrafımızda inleye inleye adeta, “Aman dikkat! İncitmeyin!” der gibi ağlaya sızlana yürür, eve girdiğimiz anda da elimizden alıp sahip çıkardı.

Pitbull’du İnci. Hani kendi canavar olanların “canavar köpek” dediklerinden. Hepsine insanlık öğretecek kadar insandı, ne canavarı.

Kuyuda sıkışıp kalan köpek yavrusu günler sonra kurtuldu, hepimiz için bir umut oldu hikâye, tam da romandaki Lucky gibi, en bir araya gelmezler bir araya geldi bir yavrunun etrafında. Belki de o kadar kötü değiliz, yalnızca yeterince hayvan mı sevmiyoruz?

Bir iyilik yapma imkânı olduğu halde yapmayan herkes “yeterince” kötüdür. Ve kalubeladan beri gezinip durduğu şu yeryüzünde “bir iyilik” etme imkânı olmayan bir tek âdemoğlu yoktur. İyiliğin nesnesi olmaz çünkü; öznesi olur. Kime veya neye el uzattığın önemli değildir, muhtaç olana uzatırsın ve “SEN” uzatırsın; ama ağaca, ama böceğe, ama hayvana, ama insana. Ruh planında birinin diğerinden kalır yanı olmaz; hepsi birdir.

Hal bu iken ne hayvan sevmemeyi anlayabiliyorum ne de insan sevmemeyi. Bak, kuyudaki köpek çıkarıldı. Ne güzel… Güzel de…

Ya sizin sokağın köşesindeki çöplükte teneke yalayan köpek? Onu kim çıkaracak kuyudan? Ya geçmeye korktuğun sokakların döküntü evlerinde açlıktan uyuyamayan çocuklar?

Bilmiyorum. Gönlüm rahat bir cevap veremiyor bu soruya.

Neşet Ertaş da var romanda, Mevlânâ da, Charles Schulz da… Evrensel konular olunca, sözleri kimin söylediği çok da önemli olmuyor belki. Nasıl bir araya geldi bu isimler?

Nasıl ki Sinop’ta doğan Sezgin’le Mardin’de doğan Abdullah birbirlerini hiç görmedikleri halde birkaç sayfa harf sayesinde bir araya gelebiliyor, Neşet Ertaş da Mevlânâ’yla bir araya geliveriyor işte. Maksat insanlık olsun; sözler uçup gitmiyor o zaman. Kalıyor.

Memleketin genel hali, mutlu hikâyelere çok da fazla alan tanımıyor, Farfara ise yine umut dolu, sevgi dolu bir roman. Nasıl koruyorsunuz bir yazar olarak umudunuzu?

“Şey”leri kendi olduğun gibi görmekten vazgeçip kendi oldukları gibi görmeye başla, “Kişi”leri kendi istediğin gibi kabul etmekten vazgeçip kendi istedikleri gibi kabul etmeye başla; izin ver her şey kendine benzesin, herkes kendi olsun, sen de kendin ol, o zaman bir umut olduğunu görürsün. Benim “şey”lerle ve “kişi”lerle irtibatım bu düzlemde sürüyor. Onun için bende umut bitmez.

Yazar-okur buluşmalarını önemseyen bir yazarsınız, Farfara’yla beraber yine birçok şehir geziyorsunuz, birçok imza ve söyleşi yapıyorsunuz. Şehirden şehre farklılık gösteriyor mu okur eğilimleri, yaklaşımları, soruları?

Şöyle gözlerini kısar da bakarsan eğer, okumayı seven adam her yerde aynı adam gibi. Sohbet hep aynı tatta, samimiyet hep aynı güzellikte, soru hep aynı kalitede. Ne sorulduğu o kadar da önemli olmuyor o zaman. Hep aynı soru soruluyormuş gibi oluyor. Ne güzel.

Önce Lucky, şimdi Farfara. Lucky ailesinin hikâyesi devam edecek mi? Henüz Lucky’nin kardeşlerine gelmedik bile…

Sağım solum belli olmaz ki benim. Bakarsın günün birinde gene iti köpeği yazmaya başlamışım. Olur mu olur. Yazmaya değecek çok şey var hayvanatta. Çok fazla güzellik var.