O kadar afili bir yaraydı ki sardığını görenler, “Tüh be, ne yaptın?!” dediler. “Bülbülü eti için kesmek senin bu yaptığın!”

Ne yapacağını bilemedi. Sargıyı açsın da şiir gibi kanasın mı -gözlere kanın şiiri sıçrasın- bilemedi. Sarsın da kapasın mı? Sarsın da kendini de bu yarayla kapasın mı boyası dökülmüş gıcırtılı bir ahşap pencere gibi?

İçine kanayan seyirlik bir ölü gibi sevmişti çünkü herkes onu. Acımıyorlardı. Acıtmıyorlardı. (Ereği kendindeydi bu çağlamayı seyretmenin.)

Şehrin kan tutan nazenin kadınları bile hiç değilse bir kez gelip (mecaz bu ya) banmışlardı ipek mendillerini bu yaraya. Rakıyla sulandıkça ne enfes meze oluyordu dostluk naralarına!

Bir sevgili için en nefis fedakârlıklar bu yuva-yarada üreyip barınıyor, barınıp çoğalıyor; en ateşli sevişmeler ona kazara basanların kanlı ayaklarını öperek başlıyordu. Üstelik orijini yara alıp çekip giderken bu kanlı ayaklar, ne estetik izler bırakıyordu! Sanki yaraya batırıp pergelin iğnesini, işaretlenmiş bir x’e doğru, birbiri ardına, her biri gereğinden fazla sevilmiş ayak izleri…

Bazen konuşulacak tek konu o oluyordu. Bazen de onu duymamak için bir yabancıyı alıp kalbinin yerine koyuyor; kalbini çıkarıp yabancı bir evin portmantosuna asıyordu.

Kaynağı tam bilinemiyordu, ne zaman başlamıştı? Araştırmaya kalktı mı eski fotoğrafları düzenlerken düştüğü tuzaklara düşüyordu insan, ya kapılıp bir sapaktan bambaşka yerlere savruluyordu ya da bir durmadır alıyordu. Neyi soruşturduğunu unutana dek.

Tam olarak sebebi neydi? Çok şey miydi, bir şey mi? Yoksa çok şey ardında kendini özünden dahi gizleyen bir şey miydi? Yalnızlık mıydı mesela? Kalabalık mı? Kadınlar mı? Adamlar? Çocukluk anılarına işlemiş minik bir kalp kırıklığı mı? Doğduğu memleketin bitmeyen karın ağrısı mı? Aptallıktı belki! Ya da aklına üşüşmüş bir sayrılık.

Cümleleri deviriyor, sade bir bilimselliğe toprağın baharatlı arabeskini bulaştırıyordu. Bilemedin, şiirin ahengine gerçekçiliğin çelik iş makineleriyle giriyordu.

Bir bakmış bu yarayı bir toplulukla bağırıyor, bir bakmış herkesten saklı, susuyor. Bir bakmış yarayı bir dosta ağlıyor gibi, bir bakmış yaranın yerini bileni öldürme eğiliminde. Bir varmış bir yokmuş diye başlıyorken “yara”lı masallara, gayet güncel damlalar eşlik ediveriyordu her adımına… Hayda!..

Yer değiştiriyor; bir duyulur, bir tadılır, bir görülür, bir sezilir oluyordu. Ensede dev ve doymak bilmez bir sülükle yaşamak gibiyken hissiyatı, bir bakmışsın yorgunlukta tahta çıkmış; inanılan oluyordu.

O kadar afili bir yaraydı ki velhasıl, sardığını görenler, “Tüh be, ne yaptın?!” dediler. “Altın yumurtlayan tavuğu eti için kesmek senin bu yaptığın!”

Bu yara, nevi şahsına münhasır küf kokusuyla makbul bir efsane gibi sanki bin yıllardır kendi müziğiyle kanıyordu.

Ne yani? Şimdi böyle, mevtaya pamuk tıkar gibi sarılıverecekti öyle mi?