Son dönemde, koşmaktan uzaklaştım ki bu, kendime verdiğim en güzel hediyeydi. Neden böyle oldum peki? Kendimi gereksiz bir şekilde, Türkiye’nin ruh haline kaptırdım çünkü. Bu şiddet ve baskı ortamının beni sandığımdan da fazla etkilediğini fark ettim. Ve bir gece…

2014’ten beri akşam eve geldiğimde ilk yaptığım şey, üzerimi değiştirip koşmaya çıkmak olurdu. Hava nasıl olursa olsun, saat kaç olursa olsun… Koşmak, yeniden koşabilmek, ağır travmalar geçirmiş vücuduma verebildiğim en güzel hediyeydi ama son aylarda, gerçekten anlayamadığım bir şekilde, koşmaktan uzaklaştım…

Gece vakti aydınlandım

2015 Aralık ayında 100, 2016’nın başında Ocak’ta 110, Şubat’ta 90 kilometre koşmuşum. Oysa bu kış, evden çıkmaya dahi tenezzül etmedim. Aralık’ta 8 kilometreyi zor toparladım. Ocak’ta 7, Şubat ayındaysa 20 kilometre yapabilmişim. İki kış arasındaki fark endişe verici.

Sürekli bahaneler uydurmaya başladığımı fark ettim: “Yarın koşarım”, “Hava soğuk”, “Bacağım ağrıyor…” Bu bahanelerle vücudumu, ona en iyi gelen şeyden mahrum bırakırken kötü hissetmiyordum hiç. Ta ki geçen geceye kadar. Sabahın köründe uyandım. Kendimi, kollarım yastığımın altında, gözlerim açık, karanlığa bakarken buldum. Sonra tüm benliğimi, içimi acıtan bir suçluluk duygusu kapladı. Başkasına değil ama kendinize verdiğiniz sözleri tutmazsanız o sözler ve beklentiler üst üste yığılmaya başlar ve gün gelir, sizi acımasızca ezer. O gece yaşadığım oydu. İçim içimi yiyor. Neden böyle oldum? Bu soru kafamı kurcalıyor. Ama sanırım cevapları yavaş yavaş bulmaya başladım.

Onlarla birlikte hapisteyiz

Kendimi gereksiz bir şekilde, Türkiye’nin ruh haline kaptırdım. Türkiye gibi, benim de canım sıkılmaya başladı. Bu şiddet ve baskı ortamının beni sandığımdan da fazla etkilediğini fark ettim. Kendim için güzel şeyler yapmanın, şu anda acı çeken, haksızlığa uğrayanlara saygısızlık olacağını düşünmeye başladım. Ben istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim kadar, özgürce koşacağım ama 155 gazeteci meslektaşım, hücrelerinde adımlarını sayacak, nefes bile alamayacak. Bu, bana ağır geldi. Belki de ben de kendimi onlarla birlikte hapsettim.

Dediğim gibi; ben, kendim için ve tek başıma koşardım. Koşmak, bana özel bir şeydi. Koşarken kendimi dinlerdim, bütün dertlerimi bir kenara bırakırdım. Programsız koşardım. İstediğim zaman koşardım. İstediğim kadar koşardım. İstediğim yerde koşardım. Koşmayı başkalarına da sevdireceğim diye, gereksiz bir çabaya giriştiğimi anladım. Kendimi o insanlara göre ayarlamaya çalıştım. Onlar son anda vazgeçtikleri zaman ben de vazgeçtim. Koşmadım.

Geçen gün kendimi yine bir bahane uydururken yakaladım. İçimdeki ses, benimle abuk subuk konuşurken (“Koşma ya, ne çıkacaksın şimdi, hava soğuk, aç bir bira, aç bir dizi…”), silkeledim kendimi ve koşuya çıktım.

Yorgun ama mutlu

Nispetiye Caddesi’nden Akmerkez’e doğru, ara sokaklardan koştum. Bebek Yokuşu’nu kesip, ana caddeye paralel bir şekilde ilerlemeye devam ederek Ulus yoluna çıktım. Ortaköy’e geldim. 6 kilometre koşmuştum. Ve inanılması güç, tam 26 dakikada. Bu, benim için bir rekordu. Kendime olan kızgınlığımın acısını, yine vücudumdan çıkarmıştım. 24 yıldır günde ortalama bir paket sigara dumanına ev sahipliği yapan ciğerlerim yanıyor, dizlerim titriyordu, bakışlarımı odaklayamıyordum. Fiziksel olarak tükenmiştim, adım atacak halim kalmamıştı. Ama inanılmaz mutluydum.

Kim bilir…

Şimdi kendime yeni sözler verme vakti geldi: Daha fazla koşacağım. Benimle koşması için kimseye baskı yapmayacağım. Ve daha fazla yazacağım. Belki bir maraton da koşarım. Kim bilir…

Ve son notum:

Aylar önceki ilk Pulbiber yazımda, bir koşu playlisti yapmıştım. O zaman Spotify’ı keşfetmemiştim henüz, dolayısıyla YouTube’dan faydalanmıştım. Buyurun şimdi, iki ufak değişiklikle aynı listenin Spotify versiyonu. Ben çok seviyorum bu listeyi. Umarım siz de seversiniz.