“Kendisi değil,
Edasındaki dünya…”
Nâzım Hikmet

“Ciddi bir eser meydana getirmek için uygun durumda bulunmadığımdan,
deliliğe bir övgü yazarak neşelenmek istedim.”
Desiderius Erasmus

Bu sene temmuz ayı yine çok sıcak geçiyor. Geceyi Boulogne ormanına kurulmuş ten rengi çadırlarda geçirdikten sonra Seine Nehri’ni takip ederek Louvre Müzesi’ne doğru yürümeye koyuluyorum. Ne kadar yavaş yürürsem yürüyeyim zamanım o kadar bol ki yine de müzenin açılış saatinden yarım saat önce Tuileries Bahçesi’nde buluyorum kendimi. Zihnimin daha önce böylesine berrak olduğunu hatırlamıyorum. Cebimdeki ikiye katlanmış kâğıdı bir karikatür dergisi gibi arada çıkarıp okuyor, eğleniyorum. Satranç tahtasının kareleri gibi eşit aralıklarla yükselen ağaçların arasında müzenin kanatlarına doğru ilerliyorum zikzaklar çizerek. Aklımda sadece Desiderius Erasmus’un “öylesine” yazdığı tek kitabını resimleriyle süsleyen ressamın bir tablosunu görmek var.

Beni Hans Holbein’ın o tablosunu görmeye sevk eden şey, geçen sene Ankara’da tanıştığım bir adamdı. Soğukla ilgili “dişi zangırdamak” gibi abartılı deyimlerin aslında o kadar abartılı olmadığına beni zor kullanarak ikna eden bir kış günü, sabahın beşinde varacak şekilde Ankara’ya gitmek akıl işi olmasa da yola koyulmuş ve otobüsten inmiştim işte. Hava daha aydınlanmamıştı bile. Dişlerim zangırdıyordu. Metroya atlayıp Kızılay’a geçtim. Bir an önce kendimi sıcak bir yere atmak istiyordum ama biraz gezindikten, birkaç yere girip çıktıktan sonra açık havada yürümenin ısıtılmayan mekânlarda oturmaktan daha iyi olduğunu anlamıştım.

Sokaklarda gezinirken rastladığım ve nasıl olduysa bu saatte açılmış bir gazete büfesinden gazete aldım. Para üstümü alırken bir adam yaklaştı yanıma. Yüzüme garip bir şekilde bakarak, “Affedersiniz, en yakın otobüs durağı nerede acaba?” dedi. İçimden, “Deliye bak, büfeciye sorsana!” desem de, “Bilmiyorum,” diye cevap verdim. Tam dönüp uzaklaşacaktım ki adam bu defa, “Herhangi bir otobüs durağı da olur,” dedi, “ne de olsa orada gelmeyecek bir otobüsü bekleyeceğim.”

Çattık!

Normalde böyle bir durumda adamla konuşmadan uzaklaşırdım ama adam şimdiye kadar rastladığım herhangi bir deliye hiç benzemiyordu. Üzerinde siyah bir palto, boynunda aynı renk bir şal, başında şık bir kasket olması bana çok ilginç gelmişti. “Neden gelmeyecek bir otobüsü bekleyeseniz ki?” diye sorarken buldum kendimi. Adam bana bakarak gülümsedi ve Erasmus’un “öylesine” yazdığı tek kitabı okuyup okumadığımı sordu. Ben de okuduğumu ve bunun gelmeyecek otobüsü beklemekle ne alakası olduğunu bilmediğimi söyledim.

“Dinleyin o zaman,” dedi. “Ben bir bilgeyim. Bilgeler de deli değildir malum. Demek ki ben deli değilim. Erasmus, o kitabının sonunda diyor ki, ‘Bir şey insanda yoksa o varmış gibi görünmek çok doğrudur. Onun içindir ki çocuklara erkenden, yeri geldiğinde deli olmayı bilmek büyük bir bilgeliktir diye öğretilir’. İşte, ben de deli olmadığım halde deli harcı şeyler yapıyorum. Bugün de o otobüsü bekliyorum.” Gayriihtiyari, “Bu soğukta mı?” dedim. “Siz yabancısınız,” dedi birden adam, “yeni mi geldiniz buraya?” “Evet, bu sabah.” “Siz de kış günü sabahın bu saatinde Ankara’ya geldiğinize göre pek de bilgece bir şey yapmış görünmüyorsunuz. Zaten o yüzden sordum sana başlangıçta, Erasmus’un o kitabını okudunuz mu diye. Madem ki okudunuz, şu söylediklerimi rahatlıkla anlayabilirsiniz.”

Elbette bir şey anlamamıştım.

Adam o kadar tuhaf şeylerden bahsediyordu ki bir deliye çattığımdan emin olduğum halde aldırmadım, dinlemeye devam ettim. Adamın bir sonraki cümlesini tahmin edemeyecek durumdaydım. Böyleleriyle konuşmayı çok severim. Zihnimden bunları geçirirken adam cebinden ikiye katlanmış bir kâğıt çıkardı. Önü de arkası da ufak ve okunaklı bir yazıyla doluydu. Bana uzattı ve gülümseyerek mırıldandı:

“Bir şey insanda yoksa o varmış gibi görünmek çok doğrudur. Mış gibi yapmak…”

Adamın sözünü kesip, “Bu da ne, neden veriyorsunuz ki bunu bana?” dedim.

“Beni daha iyi anlamanız için,” dedi yüzündeki ifadeyi değiştirmeden. “Bunu ben yazdım. Ama önemli bir mesele daha var. Erasmus’un kendisiyle birlikte yakın arkadaşını eğlendirmek için yazdığı o kitapta delilikle cehaletin, delilikle mutluluğun, delilikle daha pek çok şeyin ilişkisi olsa da yüzeysellikten bahsettiğini hiç hatırlamıyorum.”

“Ben de,” diye cevap verdim, bu adamla baştan sona bütün konuşmamız çok normalmiş gibi. “Ben de hatırlamıyorum gerçekten.”

Adam gülerek, “Daha tuhafı,” dedi, “kitabı resimlerle süsleyen ressam, adı Hans’tı galiba, işte o, size iki kere söylediğim, ‘-mış gibi yapmak’la ilgili o cümlenin olduğu sayfada masada yemek yiyormuş gibi yapan birini çizmiş. Ama resimdeki o kişi her kimse, yüzündeki ifade çok bulanık… Bildiğim kadarıyla o resmin orijinali Louvre Müzesi’nde. Yolunuz düşerse gidip görün. Resmin sağda solda fotoğrafları var elbet ama böylece Erasmus’un deliliği anlatırken yüzeysellik meselesine neden hiç değinmediği meselesi, eh biraz da şu elinizdeki yazı biraz daha açıklığa kavuşur sanıyorum. Hem belki bana da anlatırsınız gördüklerinizi.”

“Madem o kadar merak ediyorsunuz, niçin kendiniz gidip görmüyorsunuz resmi?”

“Ben gördüm elbette, bir fikrim de var ama resimdeki adamın yüz ifadesini bir başkasının da görüp söylemesini istiyorum. Şimdi anladınız mı?”

“Anladım,” dedim, pek bir şey anlamadığım halde, “peki bu yazıyı ne yapacağım ben?”

“Ne yapmak isterseniz,” diye cevap verdi, “hoşça kalın.”

Adam uzaklaşırken arkasından bağırdım, “Bir dakika! Diyelim ki müzeye gidip resmi gördüm. Sizi nereden bulacağım?”

O tuhaf adam arkasını döndü, gülümseyerek, “Merak etmeyin, ben sizi bulurum,” dedi.

Kalakaldım. Acayip bir saçmalığın içine düşmüştüm. Sanki absürdizmin öncüsü Søren Kierkegaard’ın Korku ve Sarsılma kitabında verilen örneklerden birinin kahramanı haline gelmiştim. Erasmus, bulanık yüz ifadesi, yüzeysellik, sonra karşılaştığım bu deli…

Kendime gelince biraz yürüdüm cadde boyunca. Az önce yaşadığım diyaloğu düşündüm ve sonra adamın elime tutuşturduğu yazıyı okumaya başladım. Kelimesi kelimesine şöyleydi:

***

Madame De Profundis’in Rehberliğinde Bir Yolculuk

Kendimi çok yüzeysel hissettiğim bir gündü. Sallanan koltuğuma oturmuş, nasıl daha derin bir insan olabilirim diye düşünüyordum kara kara. Birden aklıma bir fikir geldi: Kendime bir öğretmen tutmalıyım! Ama nasıl bulacaktım böyle birini? Neyse ki birkaç yoklamadan sonra talihim yaver gitti de kader Madame De Profundis’i karşıma çıkardı. Aşağıda anlattığım tecrübelerin pek çoğunu ona borçlu olduğumu itiraf etmeliyim. Kendileri, evime her gelişinde çiçeklerle karşılanmak beklentisi dışında zahmetsiz birisiydi. Sevilmeye ihtiyaç duymuyordu, çiçek yeterliydi. Madame De Profundis’e çiçek takdim ettiğim yıllar boyunca beni çok takdir ettiğini, bana duyduğu hayranlığı çok defa dile getirdiğini hatırlıyorum. Gelin görün ki ne zaman usanıp çiçeklerle karşılamayı ihmal ettim, işte o zaman bana duyduğu hayranlıkta birtakım aksamalar oldu. Ama önce sevgili öğretmenim De Profundis’in rehberliğinde neler yaptığımı anlatayım biraz.

Yüzeyselliğime yönelik eleştiriler yüzünden biraz düşündüm kendi kendime. Ve acaba hangi kitapları okursam derin bir insan olabilirim diye bir araştırmaya giriştim. Birkaç yazarın kitabını bitirdikten sonra Erasmus’un “öylesine” değil, büyük bir ciddiyetle yazdığı “Tanrı Katına Yükselmenin Usulü” kitabını okumaya başladım. Fakat kitabı bitirmemin çok uzun süreceğini anlayınca bıraktım. Bir ömür derin kitapları araştıracak değildim ya! Onun yerine bir avukat arkadaşımdan ödünç kitaplar istedim. Gördüğüm kadarıyla o da pek okumuyordu, odasının her yerini kaplayan o kalın kalın ciltleri. Arkadaşım geniş odasındaki birkaç rafı işaret ederek, “Bunların hepsini alabilirsin,” dedi. Çok ağır olmasına rağmen taşıyabildiğim kadarını eve götürdüm. Bunlarla yetinmedim elbette. Yaşadığım şehrin kitapçılarını dolaştım. Ama kitap satın alırken mümkün olduğunca her yayınevinden bir kitap almaya özen gösteriyordum. Şimdi odamı görmelisiniz…

Günlerden bir gün, bir kitap söyleşisine katılmak için adımı yazdırdım. Üç kitap okumamız gerekiyordu. Ben de dişimi sıkıp okumaya başladım. Son kitabı, söyleşiden önceki gece bitirdim. Ama şu talihsizliğe bakın ki lapa lapa yağan kar yolları kapattığı için gidemedim. Hayatımda kendimi hiç bu kadar kötü hissetmemiştim…

Kitap okurken ilk işim, elimdeki kitabın kaç sayfa olduğuna bakmak olurdu. Sonra o sayıyı okumayı planladığım gün miktarına böler, okumaya başladığımda o güne ayırdığım sayfa miktarı biter bitmez okumayı da bırakırdım. Çoğu zaman cümleler yarım kalırdı ama olsun. Vaktim kısıtlıydı, onu boşuna harcayamazdım.

Pek okuyamasam da kitapların arasında geçen aylardan sonra, neden ben de bir kitap yazmayayım ki, diye düşündüm. Ama ne anlatacaktım? Önce anlatacak bir şeyler yapmalıydım. O yüzden bazı maceralar yaşamayı planladım. Şöyle anlatıldığında dinleyenleri imrendiren cinsten… Evimde beslediğim papağanı omzuma yerleştirip Hindistan’a gittim. Orada kumaş ve heykel ticaretiyle uğraşırken arada bir Bombay Limanı’ndan kalkan korsan gemileriyle de yolculuklar yaptım. Birkaç yıl sonra da Almanya’da bir üniversiteye kaydımı yaptırıp zor şartlar altında yaşadım. Biraz da gezdim tabii. Üzerini Latince yazıların süslediği diplomamı alıp döndüğümde aklımda anlatacak pek bir şeyin olmadığını üzüntüyle fark ettim. Galiba bu iş bana göre değildi. Ama bir kitabım olmasını öyle çok isterdim ki…

Kitap yazmayı başaramasam da bir ara bilimsel bir makale yazmaya heves ettim. Ancak bunun için örneğe ihtiyacım vardı. Hiç bilmediğim bir alandı bu. Bu yüzden özellikle son on-on beş yılda yazılmış makaleleri inceledim ve gördüm ki bilimsel makale yazarlarında dipnotların sayısal çokluğuyla ilgili derin bir hassasiyet var. Hatta dipnotların asıl metinle kıyaslanamayacak kadar önemli olduğunu iyice anladım. Ben de şöyle düşündüm: Madem ki dipnotlar, asıl metinde ileri sürülen düşüncelerden çok daha önemli, o halde ben de sadece dipnotlardan oluşan bir makale yazmalıyım… Oturdum masamın başına. Ve tam tamına 569 dipnottan oluşan bir makale yazmayı başardım.

Tabii sadece okuyup bilimsel makale yazarak derinleşemezdim. Sanatların en belirsizine yani müziğe ihtiyacım vardı. Handel’in Hallelujah‘ıyla işe başladım. Her sabah uyandığımda evimin balkonuna çıkıp denizdeki gemileri seyrediyor, gözümü sabit bir noktaya dikiyor, düşünüyordum. Sonra içeri dönüyor, Hallelujah‘ı ve başka bazı besteleri büyük bir ciddiyetle dinliyordum. Bestekârın ima ettiği duyguları anlayamıyordum ama bunun pek önemi yoktu zaten.

Derin bir adam olmak için sadece okuyup dinlemek de yetmezdi elbet. Her gün belli ölçüde sosyalleşmek için tuhaf bakışlarına aldırmadan birkaç komşumu ziyarete gidiyor, pek de yakından tanımadığım halde birkaç kişiye mektup yazıyordum. Kültür-sanat tüketimimi de düzenli hale getirmiştim: Her hafta bir kitap okuyamasam da özetini okuyor, iki haftada bir tiyatroya gidiyor, günaşırı ödül almış ya da kült bir film seyrediyor, ayda bir defa müzelere gidiyordum. İki ayda bir de konser dinlemeyi ihmal etmiyordum. Fakat bütün bunları ne kadar aksatmadan yaparsam yapayım, faaliyetlerden birini yaparken aklım hep bir başkasında oluyordu. Örneğin akşam, sallanan koltuğuma oturmuş o gün için ayırdığım filmi seyrediyorken önümüzdeki ay resim müzesine mi yoksa oyuncak müzesine mi gitsem diye düşünüp duruyor, bunu düşünürken de izlediğim filmden bir şey anlamıyordum.

Ya aşk… Derin bir adam mutlaka âşık olmalıydı. Arkadaşlarımdan birinin vasıtasıyla bir kadınla randevulaştık. Kadının yüzünü görmemiştim randevu gününe dek. İki dirhem bir çekirdek giyindim; ipek gömlek, siyah papyon, frak, her şey yerli yerindeydi. Hava soğuk olduğu için üzerime kalın ve uzun bir palto da aldım. Fakat giyinirken fazla oyalanmıştım. Buluşacağımız yere vardığımda tek bir kadının olduğunu fark ettim koskoca salonda. İçeri girdim, kadının yanına yaklaştım. Ortalık o kadar sessizdi ki kadın, ayak sesleri duyunca eğdiği başını kaldırıp bana baktı. Tanrım, o ne çirkinlik… Ama tabii ki hemen kalkıp gitmedim, derin bir adam böyle nezaketsiz davranamazdı. Ben de kadının önünde reverans yapıp karşısına oturdum fakat paltomu çıkarmadan. Üzerimdeki şık kıyafeti ona göstermeye gerek olmadığını düşündüm.

Tam da o günlerde, sevgili öğretmenim beni yine ziyarete gelmişti ama çiçek yoktu elimde. Hoş, olsa da artık sunmak içimden gelmiyordu. Sevgili öğretmenim bunu görünce, ilk defa beni çok derin bulduğunu söylemeyi ve başka övgüler düzmeyi bir yana bırakıp, “Sen -mış gibi yapıyorsun,” demişti. İşte, o zaman kendisine saygım sonsuz derecede arttı. İdeal öğretmen oydu elbette. Çok şanslıydım. Kendisinden öğreneceğim çok şey vardı daha derin bir adam olma yolunda. Söylediği şey hakkında düşündüm bir ara. Acaba varoluşumu sürdürürken de “-mış gibi” yapıyor muydum? Bunu sordum Madame De Profundis’e. Şöyle cevap verdi: “Bir elma koy avcuna, kapat gözlerini, gözlerini açtığında elma hâlâ avcundaysa, evet, -mış gibi yapıyorsun demektir.”

Madame De Profundis tepeden tırnağa bir derinlik timsaliydi gerçekten. Bir ara “derin olma sanatı” hakkında verdiği bir kompozisyon ödevinde “bağlamında” kelimesini kullandığım için çok takdir etmiş, yazdığım kâğıda kırmızı rujlu dudaklarıyla bir öpücük kondurmuştu. Yeryüzünde doğuştan “hakiki” olan tek insan odur diye de düşünürüm bazen. İlk ve son kadın peygamber olabilir belki de. Ama kendi adıma söylemeliyim ki getirdiği din fena halde köktenciydi: O kadar ki, üzerindeki altın tozu serpilmiş elbiseye rağmen vahiylerini yoksul halktan aldığını, kendini toplumu kurtarmaya adadığını ancak Pulitzer ödüllü fotoğrafçıların resmini çektiği birkaç ezilenin hakkını göze görünür bir yerlerde savunmanın her şeyden daha kıymetli olduğunu iddia ediyordu.

Öğretmenim gitti gitmesine ama performansımdan bir şey kaybetmedim. Bir gün evde sallanan koltuğumda otururken bir şey fark ettim: Ben, yaşadığım ülkeden herhangi bir sebeple hiç sürgün edilmemiştim! Derin ve önemli olan adamların hemen hepsi bunu yaşamıştı. O yüzden hazırlıklara başladım. Madem beni kimse sürgün etmiyordu, o halde kendim giderdim. Evime en yakın limandan kalkan ve en uzak ülkelere giden ilk gemiye bindim. Yazar olmak için gittiğim ülkelerden başka birkaç sene daha ülke ülke, şehir şehir dolaştım. Ülkeme karşı özlem duymaya çalışıyordum, çünkü bu da sürgün merasiminin bir parçasıydı. Ama ne yazık ki bunda pek başarılı olamadım. Ziyaret ettiğim yerler o kadar güzel ve ilginçti ki…

Bütün bu tecrübelerden sonra iyiden iyiye derinleşmiştim, başkalarını yüzeysel bulmaya başlayacak kadar.

Elimde “Yapılacak Şeyler Listesi” adını taşıyan bir ajandam vardı. Ve yaptıkça listedeki başlıkların karşısına rengarenk kalemlerle bir işaret koyuyordum. Gün geldi, birkaç başlık dışında listede işaretlenmemiş yapılacak şey kalmadı.

Birkaç hafta sonra, son işareti koyduğum gün, bugün, az önce bütün vücudumda giderek yayılan bir gevşeme başladı. Kendimi bir koltuğa bırakmak zorunda kaldım.

Hayat sanki suyunu damarlarımdan çekiyor gibi.

İşte, bu satırları da o koltuktan iki büklüm halde yazıyorum.

Galiba ölmek üzereyim.
***
Kâğıdı katlayıp cebime koydum yine. Kim bilir kaçıncı okuyuşum ama gülümsemeden edemiyorum. Tuileries Bahçesi artık arkada kaldı. Saate bir bakayım: dokuza beş var. Harika, şimdi müze sakindir biraz. Hans Holbein’ın o tablosunu bulabilecek miyim bakalım? Hem bulup resimdeki figürün yüz ifadesini keşfetsem bile beni bu resmin peşine düşüren adam beni bulabilecek mi?

Erasmus, geçerliliğini ve canlılığını koruyan tek kitabını, İtalya’dan İngiltere’ye at sırtında giderken neşelenmek için öylesine yazmıştı. O yüzden, bu arayışım da “öylesine”dir umarım…