Üniversiteye gittiğim günlerden beri, yani yıllar yıllardır yollardayım. Nedir bu kanıma işleyen, beni yollara iten bu gezme virüsü peki? Bir yerde sürekli duramamak kendimden kaçmak mı yoksa değişik kültürleri keşfe çıkmanın dayanılmaz cazibesi mi? İşte, bunu biraz anlatmaya çalışacağım şimdi.

Memur bir aileden gelince insanın vizyonu da belli bir çerçevede kalakalıyor doğal olarak. Bana öğretilen sadece şunlar: Üniversiteden mezun olmak, bordrolu bir işe girmek, ardından kooperatif taksidi ödemeye başlamak, ha bunlardan sıra kalırsa da seyahat etmek. İnsanın sevdiği şeyi yapması, mutlu olduğu ölçüde mutlu edebileceği, seyahatin ise önyargıları kırıp aydınlık kapıları araladığı falan öğretilmiyor bize. Ne yazık ki toplum kuralları içinde, dar bir alana sıkışmışız işte.

Neyse ki iyi bir üniversiteden mezun olup iyi işlere girebilmiş şanslı bir kesimdenim. Hal böyle olunca da bana dayatılan “zorunluluklar”dan fırsat bulup gezmeye adım atabildim.

Yakın coğrafyalardan başlayıp daha uzaklarda daha farklı hayatlar olduğunu kavradığımda ise virüs çoktan damarlarımdaki kana girmiş, beni ömrümün sonuna dek sürecek bir yolculuğa itmişti bile.

Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi derler. Eğitim şart şüphesiz; insan okudukça bilgisinin aslında ne kadar kısıtlı olduğunu da fark ediyor ama bu bilgiyi gezerek de taçlandırmak gerek.

Kitaplarda öğretilenler insanın ufkunu açıyor ama bu gerçekleri yerinde görmek gerçekten bambaşka. Önyargılarınızdan mı kurtulmak istiyorsunuz? İşte, seyahat etmek size tam bunu sağlayacak.

İran’a gidelim mesela. Hani hep geri kalmış toplum sandığımız İran’a.

Oradaki insanların güleryüzünü ve misafirperverliğini yaşayalım hep beraber. Sizi yoldan çevirip evine götürecek, sizi ağırlamak için etrafınızda pervane olacak insanlarla tanışalım. Sanata, şaire duydukları saygıyı hissedelim. 5.000 yıllık zengin kültürlerini kendi gözlerimizle görelim ve daha önce önyargımız olduğu için belki de hafiften utanalım. Görelim ki komşumuzda insana gerçekten değer veriliyor.

Hadi bir de Küba’ya gidelim. Aylık 20 $ maaş alan insanların nasıl mutlu yaşadığını görüp şaşıralım. Mutluluğun aslında küçük şeylerde olduğunu keşfeden bir toplumun bize neler öğretebileceğini bir düşünelim. Müzik ve dansın insan hayatını nasıl olumlu etkilediğini yerinde hissedelim.

Onlara katılıp biz de dans edelim, bir nebze de içimizdeki çocuğu canlandıralım. Hemingway gibi mojitomuzu yudumlayalım. Kısacası gerçekten, her hücremizde hissederek mutlu olalım.

Peki, ya Hindistan? Pistir diye gitmekten kaçtığımız, kalabalık diye uzak durduğumuz ülke…. Trafikte korna sesinden kulaklarımız çınlarken şoförlerin ne denli sakin kalabildiklerini gözlemleyip hayrete düşelim.

İç huzurun nasıl bir şey olduğunu aslında kendi dünyamızda yaşamamış olduğumuzu fark edelim. Dış dünyanın değil, içimizin bize gerçek huzuru verebildiğini derinden yaşayalım. Ha bir de bol baharatlı, leziz Hint yemeklerini tadalım tabii…

Kızılderililerin çok sevdiğim bir sözü var: Bu dünya bize atalarımızdan kalmadı, torunlarımızdan emanet! Gezelim, görelim ki bu dünyayı başka insanlarla ve hayvanlarla paylaştığımızı bilelim. Böylelikle doğaya saygılı, önyargısız, maddi değil manevi değerlere kıymet veren insanlar olalım. Gülümseyelim bir Çinliyi düşündüğümüzde. Düşünelim, ilkel sandığımız kabilelerin bizden belki de daha ileri olduğunu. Bu dünya nimetlerini sömürmeyelim belki bir gün bitmeyecekmiş gibi. Yalnız olmadığımızı hep ama hep hatırlayalım. Kısacası gönlü zengin, insanlara ve doğaya saygılı dünya vatandaşları olalım.

Ben işte bu yüzden yollardayım. Peki, ya siz?