İstanbul her zaman sürprizli, her zaman güzel. Fırsatları değerlendirebilene tabii. Kilyos’a uzanmak bile; hele baharın bu ilk günlerinde, insana yaşama sevinci aşılıyor. Kilyos’a gitmişken Kayıkhane’de güneşi batırmak bu sevinci katlayacak; emin olun. Hele yanınızda can dostunuz varsa…

Kilyos, biraz yol yapmayı göze alanlar için hoşluklar sunan güzel bir balıkçı köyü. Yükselen değerimiz beton seviciliğin girdabına nispeten az tutulmuş, kendi halinde. Siz yine de yaz aylarında, hele hafta sonlarında uzak durun. Karadeniz’in kıyıcığındaki Kilyos, bu dönemde yükünü fena alıyor. Benim gibi kalabalıklardan kaçan biri için dayanılmaz hale geliyor. Yine de küçük bir hafta sonu kaçamağında, öğle rakısını da seviyorsanız etraf dolmadan çevrenin tadını çıkarabilirsiniz. Geçen cumartesi kadim dostum, yoldaşım Levent’le (Kadagan) öyle yaptık. Makul bir saatte oturup güneş batarken ayrıldık Kilyos’taki Kayıkhane’den. Kalkmaya yakın denizin üzerindeki terasında tek bir boş masa bile yoktu. İçerisi de dolmuştu. Siz siz olun, saatlere dikkat edin.

Kısa sürede rüştünü ispatlamış

Efendim, Kayıkhane henüz çok yeni bir balıkçı. Bu yaz, 3. yaşını devirecek ama bu kısa sürede ünü hızla yayılmış, özellikle iyi havalarda, hafta sonu yer bulmak sıkıntılı.

Ben daha önce Kayıkhane’nin olduğu halk plajına inen dar sokağın başındaki Balıkçı Şeref’te oturmuştum. Yine dostlarla… Sevgili Ayhan (Kudat), Özcan Abi (Sert) ve Onur ile (Erdoğan) çok keyifli bir öğleden sonrasında rakımızı paylaşmış, meşhur dil şişin tadına bakıp mezelerden tırtıklamıştık. O günü, Mylos Kitap etiketiyle çıkan üçüncü kitabım Balıklama‘da anlatmıştım. Merak edenler edinebilir. Ondan sonra Kilyos’a yolum bir daha düşmedi. Ta ki geçen cumartesine kadar. Değişen tek şey, yolun sonunda, plajın hemen üzerinde yeni bir restoran açılmış olması. Kumların üzerine masa falan atmışlar. Sanki bir Ege kasabasında gibisiniz. Kayıkhane’nin bu imkânı yok ama plaja tepeden bakan geniş ahşap teras, o hissi fazlasıyla yaşatıyor. Kısacası Kayıkhane, önce ambiyansıyla insanı çarpıyor.

Deniz kıpırtısız, içim kıpır kıpır

Çarpan diğer unsur, bizi o öğleden sonrasında içimizi ısıtan güneş. Bildiğin yakıyor. Bir gömlekle dışarıda oturulabilecek kadar güzel hava. Sıcaklık, 15-16 derece. Hava kıpırtısız, dal kıpırdamıyor, deniz çarşaf gibi ki bilen bilir, Karadeniz hırçındır. Yaz-kış fark etmez; her daim dalgalı, öfkesine gem vurulmaz. O gün, dediğim gibi tam tersi bir durum var. Deniz kabarmadı, kalkmamıza yakın bir sis çöker gibi oldu açıklara, sonra o da kayboldu ama güneş batıp hava kararmaya yüz tutunca öyle bir soğuk indirdi ki, dişleri takırdatan cinsinden. Neyse biz güneşle devam edelim ve yavaştan masamıza gelelim.

Güneş kemiklerimizi ısıtırken

Kemiklerimiz ısındı, keyfimiz gıcır. Uzun süredir saçma sapan işler peşinde koşturduğum için, Levent de hem işe gömüldüğünden hem de diz tedavisi sürdüğünden bir süredir görüşemiyorduk, arayı kapatıyoruz. Dostluğumuz, 30 yılı bulacak seneye. Pek ayrı düştüğümüz vaki değildir. En uzun süre görüşmediğimiz dönemde adamı gazeteci yapmıştım! Ben artık var olmayan bir TV kanalında işe girmiştim. Sene 1997. Görüşemiyoruz diye o da peşimden gelmişti. Sonra boynuz kulağı geçti, o, başka mecralarda kendini geliştirdi. Ben başka yerlerde çalıştım. Bir daha hiç aynı masada iş yapmadık. Artık o da, ben de basının mutfağından uzağız ama hiç kopmadık, ölene kadar da kopmayız.

Basın mutfağından Kayıkhane’nin mutfağına geçelim yavaştan. 15-20 çeşit meze sunuyorlar misafirlerine. Biz o öğleden sonrasında birer parça beyazpeynir, şakşuka, ahtapot salatası, fesleğenli levrek, füme uskumru ve birer parça lakerdada karar kıldık. Bir de bol yeşillikli, domatesli salata söyledik ortaya. Rakıları beyazlatıp güzel günlere kadeh kaldırdık.

Lezzetler, vasatın üzerinde

Mezeler utandırmıyor ama damakta da çok iz bırakmıyor açıkçası. Lakerda, biraz gevşek, ahtapotlar da biraz fazla haşlanmış. Füme uskumru, her yerde standart zaten. Neredeyse hiçbir balıkçı kendi yapmıyor. Fesleğenli levrekse yediklerimizin en iyisi.

Meze tepsisinde iri kalamata zeytinler vardı, onu her masaya ikram olarak bırakabilirler.

Bu kadar çok meze söyleyince ara sıcak faslını açmadık. O yüzden yorum yapamayacağım, belki gelecek sefere.

Tereyağında dilbalığıyla devam ediyoruz. Dilbalığının mevsimi ama bu, biraz yavan nedense. Aromalı bir tereyağı kullanılsa, pişirme işlemi tamamlandıktan sonra o tereyağı balığın üzerinde gezdirilse belki tat patlardı, bilemiyorum. Mostrası zengin ama Kayıkhane’nin. Koca koca kalkanlar, kırlangıçlar, tekirler… Ne isterseniz var.

Finali, kaymaklı ayva tatlısıyla yapıyoruz. İflah olmaz tatlısever Levent’in seçimi. Bir parça daha kıtır olsa, dişe gelse çok daha iyi olurmuş ama sınıfı geçmeyi başarıyor. Kaymaksa lezzetli.

Ucuz değil ama…

Günün sonunda bir 35’lik, bir 20’lik rakıyla birlikte ödediğimiz hesap, 300 TL.

Kayıkhane, ucuz bir yer değil ama hesabı bir bütün olarak değerlendirmeli. Her zaman. O günün yaşattığı duyguyla, mekânın ambiyansıyla, lezzetiyle, hizmetiyle. Servisin biraz yavaş kaldığını söylemeliyim ama iyi niyetlerini teslim etmeliyim. Hele bu müşteri yoğunluğunda çok da sorun edilecek bir durum yok.

Biz, uzun süre sonra bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadık o gün. Güneş, yüzümüze güldü; sis, küçük bir gösteri sundu, denizin yanıbaşındaydık sonra. Çevredeki köpekleri sevdik, birden çöken soğuk olmasaydı sahilde, kumların üzerinde de yürüyebilseydik tam olacaktı ama bir dahakine artık…


Sırf terası yeter

Şehr-i İstanbul’un yanı başında ama İstanbul’dan azade, gürültüsüz, temiz, az bozulmuş bir sahilde, deniz kenarında güzel birkaç saat geçirmek istiyorsanız Kilyos, bu imkânı veriyor insana.
Belli bir şıklığı gözeten, eli yüzü düzgün balıkçı Kayıkhane de birkaç küçük aksaklığa rağmen beklentiyi karşılıyor. Sırf terası yeter.

Kışın da ayrı güzel olduğunu göreceksiniz. Ahşap ve tuğlanın rustik buluşması ve şöminenin varlığı cezbedici. Yolunuzu Kilyos’a düşürün. Kayıkhane, bir şansı hak ediyor.

Adres: Kumköy Mah. Plaj Yolu Cad. No: 28 Sarıyer

Tel: 0 212 201 26 26