Haiti, Karayip Denizi’nde bir ada ülkesi. Kristof Kolomb’un 1492’de yeni dünyanın keşfinden sonra adaya Hispaniola adı verilmiş. 1508’de adaya gelen rahip Bartolome de Las Casas’ın dediğine göre, “… O yıllarda ada üzerinde 6 milyon insan yaşıyordu, Kızılderililer de dahil olmak üzere. Ne var ki 1494’ten 1508’e kadar 3 milyonun üzerinde insan savaştan, kölelikten ve madenlerden dolayı yok olmuştu.”

Sonrasında ise sömürgeciliğin kölelik düzeninde geçen yüzyıllar. Ancak her şey Fransız Devrimi’nin öncesinde değişmeye başlar ve köleler yani Santo Domingo adasının yerlileri, sömürgeciliğe başkaldırır. Yenilirler. Akabinde Fransız Devrimi ile birlikte bu kez eski bir köle olan Henri Cristophe’nun monarşisi kurulur, kölelik yerine zorunlu çalışma getirilir. Ayaklanma ve yenilgi. Sonra cumhuriyet kurulur ve hep yenilgi.

Kübalı yazar Alejo Carpentier’in bir dünya klasiği olan Bu Dünyanın Krallığı romanı bu gerçekliğin bir insan ömründen daha uzun olmayan bir parçasını anlatır. Ama bu anlatı oldukça “süslü” ve ağdalıdır. Tamlamalar silsilesiyle uzayıp giden cümlelerle kuruludur. Bazen bu cümlelerde yüzyıllar geçilir; cümleler uzar, yüzyıllar kısalır. Ancak bu zor dil, okuyucuyu daha en başından zorlar ama kendine ve öykünün içine çeker. Klişe bir ifade kullanabiliriz belki de: Büyüleyicidir.

Büyü

Oysa ne anlatı ne de anlatıcı (yazar) büyüleyici bir tarza sahiptir. Aksine iddiası odur ki olayın, coğrafyanın, insanların kendisi yalın gerçekliğe değil büyülü bir gerçekliğe aittir. Bu durumu Batılının anlamasının kolay olmayacağını vurgular Carpentier. Gerçekten de Tuna’yı ya da Fırat’ı “büyük nehir” olarak görenlerin, iki yakası görülmeyen binlerce kolu olan Amazon’un büyüklüğünü anlaması kolay değildir. “Kasırgaları, bardaktan boşanırcasına yağan bitmek bilmez yağmurlarıyla yağmur mevsimleri, inanılmaz zenginlikteki bitki örtüsü, böcekleri, yerlileri, Avrupalının havsalasına sığmaz.”

Nihayetinde Bu Dünyanın Krallığı büyüleyici bir üslubu olan bir yazarın anlatısı değil, büyülü gerçekliği dile getiren bir sanatçının eseridir. Büyü sadece o coğrafyanın (aslında Anadolu’nun da) bir gerçekliğidir, işte bu yüzden Carpentier sık sık Voodoo dininin (büyüsünün) ilahlarına gönderme yapar, onları anar; karakterlerinin büyü yapmasına izin verir, egemenlerin büyü karşısındaki korkularını işler: Büyü egemenlerin silahıdır afyonu değil ve büyüyü kullanmadan bir devrim yapamazsınız.

Zaten büyü denen şey, bizim için de bu dünyanın şimdisi ile bu dünyadaki geleceğimiz arasında bağlantıyı kuran bir araç değil midir? Tıpkı edebiyatın bizimle bu dünya arasında bağ kurması gibi.

Bir dostla muhabbeti içinde içtiğimiz kahvenin ardından fincanların kapanıp öteki dünyadan alacağımız haberleri belirleyen kıvrımlı kahverengi şekillerin oluşmasını beklemek de yaşanan an ile gelecek arasında bir çakışma, bir arada olma ve bu yolla sırların, başımıza geleceklerin ifşası çabası değil mi? Bu dünyaya ait büyülü bir gerçekliktir kahve falı.

Adada büyünün, aslında Voodoo dininin (büyüsünün) başka bir anlamı daha vardır. Adanın yerlileri olan siyahları günlük hayatın parçası olagelmiş ölümlere hazırlar. Ölümden korkmamayı öğretir onlara. Öldükten sonra da yaşayacaklarına inandırır ve hatta isteyerek ölüme gidilir büyü sayesinde. Bir gerçekliktir neticede, büyülü de olsa bir gerçeklik. Gelecekteki özgürlüğe ulaşmanın yoludur, hem de çekilen acıları hafifleten afrodizyaktır büyüler.

Carpentier, “Adanın yerlileri için korkulmayacak bir durum olan ölüm, özgürlüğe açılan bir kapıdır,” yorumunu yapar.

Barok Nakış

Carpentier hayatın iç içe geçmiş karmaşık olaylarını büyülü gerçekliğin bir parçası olacak şekilde cümleleri yılankavi bir üslupla kurgulamış, edebiyata üçüncü bir boyut kazandırmak istemiştir. Onun bu sayfalarca süren betimlemeleri uzun ama şiirsel, kocaman ama zarif paragraflar halindedir; her bir paragrafı, susamış birinin aldığı kocaman bir yudum su gibidir.

Öte yandan coğrafyanın ve iklimin oluşturduğu muazzam zenginlikteki bitki örtüsü, çeşit kıyamet böcekleri adeta bir cennet tablosu gibidir, gerçek olamayacak kadar büyülü bir güzelliktir. Yaşananlarla taban tabana zıt olan bu doğa, yaşanan gerçekleri inkâr eder gibidir. Bu tezatlıkların bir arada bulunmasıdır ki büyüye veya kahve falına benzetilebilir, hem gerçektir hem değil.

Böyle bir coğrafyada ezilen yerli halkın yaşadıkları ne kadar gerçekse ezenlerin evleri, davranışları hatta kıyafetleri o kadar gerçekdışı ve sakildir, gerçeğe uymazlar. Carpentier mütemadiyen bu kıyafetleri alayla betimler: Lenormand de Mezy, Bayan Floridor, Henri Cristhope, kraliçesi ve kızları, Paulina Bonaparte, General Lecrec ve subayları, tüm askerler ve özellikle cumhuriyetin askerleri vb. İşte, asıl bu gerçekdışı özneler yok edildiğinde yaşamın taşları yerli yerine oturacaktır. Gerçekliğin, olması gerekenin tersidirler sanki.

Carpentier’in öncülüğünü yaptığı “büyülü gerçeklik” akımının şahikasıdır Bu Dünyanın Krallığı, büyülü gerçekliğin krallığıdır. Carpentier kitabın önsözü olarak verilen manifestosunda neden büyülü gerçeklik olduğunu açıklamakta ve “barok” tanımını bununla bağlantılı olarak yeniden tanımlamaktadır. Doğrusu sadece bu önsözde değil, Bu Dünyanın Krallığı‘nın kendisinde de Carpentier’in kabul gören/var olan “Barok” tanımını nasıl yerle bir ettiğine de tanık oluyoruz.

Carpentier yeni bir Barok tanımı yaparak bu üsluba evrensel bir anlam yükler, her coğrafyada ortaya çıkabileceğini bize kanıtlar. Ressam Maurits Cornelis Escher’in resimlerinde devinim ve boyut kavramını işlemesi, figürlerine sürekli bir dönüşüm yeteneği kazandırması Carpentier’in edebiyatında yansımasını bulur: Bu Dünyanın Krallığı‘ndaki kahramanlara metamorfoz yaşatır, mekânlar dönüşüme uğrar, ülke de: Bu aynı zamanda başkarakteri Ti Noel’in gençlikten yaşlılığa geçişidir, bir insan ömrü metamorfozdan ibaret değil midir zaten?

Escher’in uzayı kaplaması gibi Carpentier de Barok anlatım üslubuyla tüm boşlukları doldurur. Örneğin tüm edimler ve eylemler yalınlıktan uzaktır: Ti Noel sadece bakmaz, mumdan kellelere bakar, keyifle bakar, dükkân girişindeki vitrindeki kellere bakar, tesadüfe bakın ki bitişik işkembeci vitrinindeki uyukluyormuş gibi duran süt danası kelleleriyle birlikte mumdan kellelere bakar vb. Böylelikle okuyucunun sabrını sınarmış gibi görünürken öte yandan aslında yöneltilecek tüm soruların cevaplarını sabırlı okuyucuya nakış gibi işler. Barok tarzında geçerli olan evrenselliğin, devinimin, geçişlerin, kopmaların ve değişimlerin üslubu olarak vücut bulduğunu savunan Carpentier bizi de bu görüşüne ortak ederek bir sanatçı, bir aydın, bir öğretmen olarak mutlak doğru olmadığını bize kanıtlar.

Kitabın sonunda çevirmen Murat Tanakol’un yazdığı bölüm Carpentier’in manifestosunu berraklaştırarak “büyülü gerçeklik” ile “büyülü gerçekçilik” arasındaki farkı gösteriyor. Sonuçta (bu fark, Carpentier’in tanımıyla barok edebiyat) o kadar büyüktür ki devrimcilerle filozoflar kadar ayrı iki akımdır. Birileri izler, diğerleri devirir.

Carpentier’in devrim gerçekliğini anlatmak için on binlerce kahramanı vardır ama roman için birkaç karakterle yetinir, onlarca karaktere ve bunlara bağlı yan hikâyelerine ihtiyaç duymaz. Böylelikle binlerce sayfalık ciltler yerine yüz küsur sayfalık bir romanla çıkar okuyucunun karşısına, büyülü gerçekliğin krallığıyla.

Yazı: Ayşegül Uslu