Tüm İstanbul gibi Bebek-Hisar hattı da şantiye görünümünde. Her yer inşaat malzemesi dolu. Bize sormadan aklına eseni yapıyor devletimiz. Biraz ilerideyse kaldırımlar otomobilden geçilmiyor. Yayalar için cehennem azabı olduğu gibi ölüm tehlikesi sözkonusu…Trafik keşmekeşi, saygısızlık da diz boyu. Yine de koşmayı başarıyorum. Ne mutlu…

İyi haber şu: Yine deli gibi koşmaya başladım. Her akşam iş dönüşü eve geldiğimde, dandik koşu şortumu giydikten sonra eski kapüşonluyu üzerime geçirip kendimi sokağa atıyorum. Aslında bu yazıda Kınalıada’da yaptığım koşuyu anlatacaktım ama Kınalıada’ya gidemedim (şimdilik.). Suç sevgilimde. Sevgilimin çalışma saatleri biraz tuhaf. Her sabah 03.20’de kalkıyor ve işe gidiyor. Her gece alarmı çalan telefonunun saatini hayal meyal duyuyorum. Sevgilim aslında azılı bir alarm erteleyicisi. Geçenlerde telefonunun hafızasındaki alarm sayısını gösterdi bana; gözlerime inanamadım. Öyle 3-5 dakikalık ertelemeler değil, birer dakikalık olanlardan bahsediyorum. İnanılmaz bir şey.

Birkaç ay önce bir Cumartesi sabahı, sevgili arkadaşım Onur Erdoğan da bizdeyken (Onur da Pulbiber’de yazmaya başladı bu arada, Doğu Ekspresi’yle Kars’a gidişini anlattığı nefis yazısı da burada), ben erkenden evden çıkıp oğlumu almak üzere Etiler’den Altunizade’ye koşmaya başladım. Oğlumu aldım, futbol antrenmanına götürdüm, ardından birlikte eve döndük. Eve girer girmez, odadan bir alarm sesi duydum. Birkaç saniye çaldı, sonra sustu. O sırada Onur, kendi odasından çıkıyordu. “Abi,” dedi, “sen çıktığından beri alarmı çalıyor kızın, erteleyip duruyor, manyak oldum.” Sevgilim, gerçekten de sabah 8’e kurduğu alarmı çaldıra çaldıra (2-3 dakikada bir), saati 12 etmişti. 4 saat boyunca dididit, dididit, dididit

Suç sevgilimde demiştik…

Kınalıada planımız uyarınca vapur saatinde Beşiktaş’ta buluşacaktık ama günün belli bir saatinden sonra ondan haber alamadım. Eve gelir gelmez uyuyakalmıştı. Ada da yalan oldu tabii. Eve geldiğimde yeni uyanmıştı. Gözleri açılmıyor, sallana sallana yürüyordu. Kollarını boynuma doladı, başını omzuma koydu. Kokusunu içime çektim. Bana daha da sokuldu. Bir süre öyle durduk. Sonra kendini benden kurtardı ve yine sallana sallana, kendini salondaki koltuğa attı. Çok tatlıydı.

Neyse… Bu koşu işi, aşk meşk tanımaz. Zayıflık kabul etmez. Bir kadının sarılışı, koşucunun en büyük düşmanıdır! Hemen kendime geldim. “Ada yoksa bizim buralar var,” deyip, koşuya çıktım.

Evimden çıkar çıkmaz, Nispetiye Caddesi boyunca Boğaziçi Üniversitesi’ne doğru ilerledim. Yaklaşık 100 metre sonra, taksi durağından sağa saptığınızda şehir ve arabalarla tüm bağlantınız kopuyor.

Sevişme lojistiği!

Bebek sırtlarında, yeşilliğin içinde 1 kilometrelik olağanüstü güzel bir yol… Manzara enfes olduğu için, akşamları tek tük de olsa arabalarıyla gelip buranın tadını çıkaranları görürsünüz. Yer darlığından ötürü, en fazla 2-3 araba vardır. Gelenler bira içip muhabbet eder. Daha geç saatlerde oradan geçerseniz ve şanlıysanız (!), arabalarında sevişenlere de rastlayabilirsiniz. Sevişme işi, lojistik işidir; yer bulmak zordur ama çare tükenmez…

Yolun bitimine yakın, solda, Kandilli manzarasına hâkim eski bir ev vardır. Buradan ne zaman geçsem evin köpeğinin korkutucu havlamasını duyardım. Köpeğin kendisini hiç görmedim. Son birkaç koşumda bahçe sessiz. Muhtemelen öldü köpek. Evi geçer geçmez, bir bayırdan aşağı birkaç dakika daha ilerleyip İstanbul’un en dik yokuşlarından (ve benim can düşmanım) Küçük Bebek Yokuşu’na bağlanıyorsunuz.

Koca bir şantiyedeyiz

Bebek Meydanı’ndan istikamet artık Emirgan. Tüm İstanbul gibi Bebek-Hisar hattı şantiye görünümünde. Her yer inşaat malzemesi dolu. Denizin içine devasa kazıklar çakılmış ve çakılmaya devam ediyor. Hava karardıktan sonra yola yakın koşmakta fayda var çünkü denize bakan taraftaki inşaat malzemeleri, yayalar ve biz koşucular için tehlike arz ediyor. En ufak bir ışıklandırma ya da uyarı tabelasının olmadığını da hatırlatmakta fayda var. Bebek-Hisar hattı da muhtemelen daha önce Emirgan’da yapılan sahil düzenlemesinin aynısına sahne oluyor. Bence anlamsız ve gereksiz bir çalışma ama bize soran yok zaten.

Hisar’da balıkçıları ve saçma sapan spor aletlerinin kurulu olduğu parktan bozma alanı geçip Baltalimanı’na doğru ilerliyorum. Buradan her geçişimde sinirlerim tepeme çıkıyor. Sebebi, bu videoda gizli:

Dikkat! Ölüm tehlikesi

Kaldırımlar, araba dolu. Gerçekten inanılmaz. Kaldırımda yürümek imkânsız. Arabalar, dikine ya da paralel park etmiş. Değnekçi cenneti. Yoldan koşmak ya da yürümek zorundasınız. Hafta sonu geldiğinizde buradaki araba sayısı iki katına çıkıyor. Hem kaldırımlara hem de yola park ediyorlar. Yayalar için cehennem azabı ve ölüm tehlikesi…

Baltalimanı’na doğru yokuşu hızlı hızlı çıkarak karbonmonoksit sisi içinde koşuma devam ediyorum. Sapağa geldiğimde her yer her zamanki gibi yine araba dolu. Trafik keşmekeşi. İnsanlar, 2. köprüye ulaşmaya çalışıyor. Trafik ışıklarına aldıran yok. Korna sesleri kulaklarınızı tırmalıyor.

Artık Emirgan’a az kaldı. Son 1,5 kilometrede hızımı artırıp müziğin sesini de açıyorum. Soluma değil sağıma, Boğaz’ın karanlığına bakıyorum. Karşı kıyının ışıkları beni selamlıyor. Emirgan’a yorulmuş ama mutlu şekilde varıyorum.

Antrenman raporu:

Son bir haftada 40 kilometre koşmuşum. Gayet güzel! Hedefim, Mayıs 2017’deki Bozcaada yarışında koşmak. Bakalım.

Haftalık koşu playlisti (5k’cılar için):