Öykünün birinci bölümü burada.

“O siyasetçinin ne alıp veremediği varmış ki arkadaşımla?” diye takıldım.

“Sadece benimle değil,” diye yanıt verdi arkadaşım. “Yeni karımla, komşularımla, dahası neredeyse tüm ülkedeki insanlarla… Hepimizin hayatını altüst etti, psikolojimizi felç etti.”

Pek anlamamıştım. Dayanamadım sordum:

“Nasıl yaptı ki böyle bir şeyi?”

“Gece gündüz beyin yıkayarak, kafa ütüleyerek!”

Tam o sırada telefonum kahkahalarla güldü. Arkadaşım bozulur gibi oldu.

“Sana değil,” dedim, “bana güldü. Bugün hep güleceği tuttu, ne varsa. Sabahtan beri böyle. Ama ben şimdi icabına bakarım.”

Tabii hemen kahkahalarla gülen telefonu meşgule çevirdim. Çünkü hem arkadaşım rahatsız, rahatsız ne kelime resmen gıcık olmuştu hem de arayan yine bilinmeyen bir numaraydı. Ama ben kararlıydım, bana korktuğum polisiye klişesini yaşatmak için harekete geçen kişi ya da kişilere aman vermeyecektim. Tam o sırada ayna, aynadaki yüz aklıma geldi:

“Peki, aynayla, aynı yüzle ilişkisini ne bu söylediklerinin? Yani hani dedin ya beyin yıkama, kafa ütüleme falan…”

“Anlatacağım… Bu siyasetçi var ya, ne zaman televizyonu açsak karşımıza çıkıyordu. Başlarda pek önemsemiyorduk ama sonraları çok sıkıcı olmaya başladı. Televizyon seyri işkenceye dönüştü.”

“Kanal değiştirseydiniz!”

“Değiştiriyorduk ama maalesef gene kurtulamıyorduk.”

“Neden?”

“Çünkü o kanalda da o vardı. Hangi kanalı açsak yine ona rastlıyorduk.”

Sanki çok parlak bir fikirmiş gibi, “O zaman siz de başka saatlerde açsaydınız televizyonu,” dedim ukalaca.

“Fark etmiyordu ki!” diye karşılık verdi arkadaşım. “Hangi saatte hangi kanalı açarsan aç, o vardı hep. 7/24 onu yayınlıyordu televizyonlar.”

“O zaman tek çare radyo. Radyo dinleyecektiniz.”

“Ne mümkün, aynı şey radyolar için de geçerli. 7/24 onlarda da o vardı.”

“Kâbus gibi ya!” dedim.

“Kâbus hem de ne kabus!”

“Anlamadığım, bu iş nasıl oldu? Yani bu kadar televizyon, radyo nasıl sürekli onu yayımlar?”

“Siyasi gücü sayesinde. Siyasi gücünü kullanarak televizyonların, radyoların bütün yayın akışlarını kendi beyin yıkama ve kafa ütüleme faaliyetlerine ayırttı.”

Deminden beri lafa girmek için uygun anı kollayan karısı, “Bunun sonucunda da biz hep aynı kanalı izliyormuşuz hissine kapılıyorduk. Güya çok kanallı demokrasi vardı ülkede,” dedi.

“Haksız da değildik ama,” diye destek çıktı karısına arkadaşım. “Ayrıca sadece radyo ya da televizyonlar değil ki. Gazeteler, dergiler, internet siteleri onun fotoğrafından başka fotoğraf, onun açıklamalarından ya da yaptıklarından başka haber vermez oldular.”

“Sonra ne olduysa bir gün rahatsızlandı. Siyaseti bırakmak zorunda kaldı.”

“Tabii biz ve bizim gibiler buna çok sevindik. ‘Oh! Kurtulduk bu adamın beyin yıkama ve kafa ütüleme faaliyetlerinden,” diye.”

“Ama nerede? Daha çekeceğimiz varmış!”

“Neden, siyasete geri mi döndü yoksa?” diye aralarına girdim.

“Hayır, dönmedi. Hastalığı atlattıktan sonra ticarete atıldı,” dedi arkadaşımın karısı.

Merakla, “Atılsın, ne sakıncası var ki?” diye sordum.

“Ticarete atılmasında bir sakınca yoktu, tabii siyasetteki alışkanlıklarını ticarette de devam ettirmeseydi.”

“Ne yaptı ki?”

“Ne yapmadı ki? Siyasette yıllarca beyin yıkama ve kafa ütüleme faaliyetleri ile popüler olmuştu. Siyaseti bıraktıktan sonra da kazandığı bu popülariteyi paraya çevirmek istedi; bu yüzden ticarete atıldı. En iyi bildiği işi yapmak düşüncesiyle ülkenin en büyük beyin yıkama ve kafa ütüleme tesislerini kurdu. Sabah akşam bu tesiste insanların beyinlerini yıkıyor, kafalarını ütülüyordu.”

“Ee, bak artık tesiste yapıyormuş o işleri, uluorta öyle televizyonlarda radyolarda falan değil!”

“Sen öyle san.”

“Niye ki?”

“Daha önce siyasetteki gücünü kullanarak esir aldığı televizyonları, gazeteleri, radyoları şimdi de para gücüyle esir aldı.”

“Nasıl?”

“Parasal gücünü kullanarak televizyonların, radyoların bütün yayın akışlarını kendi beyin yıkama ve kafa ütüleme faaliyetlerinin reklamlarına ayırttı.”

O sırada aklıma ayna geldi. Unutmuştum aynayı. “Peki, ayna?” diye sordum.

“Ona geliyoruz… Sabredin,” dedi arkadaşımın karısı. “Hâlâ kafamın içinde yankılanıyor, 7/24 pis pis sırıtarak söylediği o meşhur ‘İtina ile beyin yıkanır, kafa ütülenir!’ sloganı. Adam adeta beyin yıkama ve kafa ütüleme operatörü!”

“Televizyonda kurtulsan radyoda kurtulamıyordun; radyoda kurtulsan gazetede kurtulamıyordun; gazetede kurtulsan internet sitelerinde kurtulamıyordun; internet sitelerinde kurtulsan reklam panolarında kurtulamıyordun ondan ve o meşhur sloganından. Hatta dükkânların tabelalarına bile yerleşti.”

“Ülke o hale geldi ki bir süre sonra insanlar her yerde onu, onun olmadığı yerlerde klonlarını, klonlarının olmadığı yerlerde de hologramlarını görmeye başladılar.”

“İnsanların hologramlarının olmadığı yerlerde de gördüklerini söylemesi ise artık işin psikoloji biliminin alanına girdiğini gösteriyordu.”

“Tamam da ayna?” diye sordum tekrar.

“İşte, şimdi aynaya geldik!” dedi arkadaşım. “İş o kadar ileri boyutlara vardı ki artık insanlar aynalarda bile onu gördüklerini söylemeye başladılar. Ama doğru, ama sanrı! Bu insanlardan biri de ben ve karımdı. Artık aynada da görmeye başlayınca akıl sağlığımızdan şüpheye düşüp bir psikoloğa gitmeye karar verdik.”

“Ancak gittiğimiz psikoloğun koltuğunda da o vardı,” dedi karısı. “Artık buna dayanamazdık. Bu yüzden apar topar ilk uçakla buraya kaçtık.”

Arkadaşımın ve karısının anlattıkları karşısında içim sıkılmıştı, allak bullak olmuştum. O güzelim ülke nasıl bu hale gelmişti. Koskoca ülke nasıl olup da bir adamın reklam panosuna dönüşmüştü? Tek tesellim: Bizim öyle sıkıntılarımızın olmaması idi. Ne güzel! Ülkemizde gül gibi yaşayıp gidiyorduk! Huzur buradaydı, mutluluk buradaydı, dostluk, kardeşlik, barış buradaydı!

O sırada telefonum kahkahalarla güldü.

“Ne gülüyorsun be?” diye payladım.

Arayan, bilinmeyen bir numaraydı gene. İyi ki polisiye klişesine düşmeyeyim diye telefonuma kahkaha melodisi ayarlamıştım. Gel gör ki habire, polisiye klişesini çağrıştırırcasına bilinmeyen bir numaradan taciz ediliyordum. Buna mı yansaydım yoksa arkadaşımın, yeni karısının ve geldikleri ülkedeki insanların düştükleri psikolojik duruma mı bilemedim.

O sırada arkadaşım birini gördü:

“Ya, şu ünlü yapımcı, şey… değil mi ya?”

Arkadaşımın baktığı yönde ilerde, kastettiği yapımcı ayakta duruyordu.

“Aa evet, o,” dedim.

Arkadaşım hemen ayaklandı. “Ben şimdi geliyorum,” diyerek sevinçle yapımcıya doğru yürüdü. Karısı ise bir süre, masadan uzaklaşan kocasının ardından baktı. Sonra bana döndü:

“Başımızdan geçenleri ona da anlatacak herhalde, film yapması için. Hani size demişti ya, ‘Şimdi anlatacağım konunun filmini yapmalısınız mutlaka!’ diye.”

O sırada telefonum bir daha kahkahalarla gülmez mi?

Siz olsaydınız ne yapardınız bu durumda?