Akıl, gerçekten çalışmaya kendini boklayarak başlıyor. Bir fazlasını istediğin an sana sunulandan. Sunulandan kastım da öyle komplo teorili bir şey falan değil, öyle derin devlet, Amerika oyunu, danışıklı dövüşüklü gömüşük falan değil. Bayağı bildiğin doğanın sana sunduğu.

Hani olur ya canın çilek çeker, gider yersin, neden canının o an çilek istediğini bilmezsin, keyif alman için bilmen de gerekmez, kafan temizdir ya hani. Doğa senden fazlasını istemez aslında, sen keyfine bak der, üzme hayvan kafanı, sonuçlarıyla sebepleriyle ben ilgileniyorum der. Sen de ya şükür edersin çileğin kokusuna ya isyan edersin bu bilinmezliğe, mahkûmiyete ya da ikisini birden edersin; iki taraflı keser gerçeklik.

İşte, bu isyandaki bilgi arzusu, insanın bir yol ayrımı. Ama daha büyüğü var. Bilgiyi araçtan alıp amacın yerine koyan. Prometheus’un mitteki şaşırtıcı fedakârlığı var mesela. Belki bilmenin amacını belki sonucunu arayan ama sonunda ötesiyle cezalandırılan Faust’un yaşlı ve sonu, anlatıldığı devre göre değişen hikâyesi.

Akıl bence gerçekten çalışmaya bilginin ötesine bakmaya yeltenince başlıyor. Bilgiye tutunan akıl yarışçıdır, çalışmaz ama biriktirir. Acımaz, kanamaz, bulanmaz suyu, yalnızca yarıştırır.
İşte, bu nedenle herkes elinde avcunda sıkıştırdığı bir tutam bilgiyle birbirine dayılanır. İşte, herkesin ve her kesimin yaşanan her kötü şeyden cehaleti (özellikle kimsse ona karşı olan, onun cehaletini) sorumlu tutmasının sebebi budur. İşte, aslında akıl çalışmamaktadır, çünkü akıl bir çalışmaya görsün ilk kendini boklar. Kendine yabancılaştırır, kendini ezer. Akıl bilginin insanı arttıran değil azaltan bir başlangıç olduğunu bilir.

Bilmek seni kibirli yapıyor sadece onu bırak, bildiğini düşündüğün şey sana ne yaptı, mesele o. Bilmem kaç yıllık yaşamında kulağına doldurduğun çöpleri ağzından başkasının üstüne kusmaktan gayrı ne yaptın, o bildiğini düşündüğünle? Çok bilgili kardeşim, yapman da şart değildi, ne oldun? Tarihi, arkeolojiyi falan öğrendiğinde mesela eline aldığın taşa bakışın değişti mi? Kime atacağını mı öğrendin yoksa sadece?

Yoksa herkesin birbirini cahillikle suçladığı bu toplum düzeninde, neyin elle tutulur bilgi olduğu sorusunun yanıtı yalnızca bir moda mıdır? Paranın gittiği yerde azıcık durmasıyla peyda olan, mantar ve küf davranışlı burjuvazinin beğendiği bilgi ve sanat kavrayışı moda değilse nedir? (Şimdi aç kalmamak için sakalını kesemeyen oyuncu kardeşlerim sanki hanedan aşkıyla mı yanmaktadır?!)

Hatta kadim bilgelik yollarının bile moda olup olup söndüğü gerçeğini de düşünürsek bilginin bir “light” versiyonu mu vardır acaba, kişisel gelişim tatlılıkları yaratıp da gerisini pek ellemeyecek?

Toplamaktan ümidi kestiğim kafam gibi hepten dağılmadan yazı, şunu hemen söyleyeyim: Bütün bu olanları, içine düştüğümüz bu dar kapanı, başkasının cehaletine bağlamak istiyorum ben de. Hatta yarattığım düşmanla yetinmeyip kendime yakın gördüğüm belli başlı düşüncelerin süreçteki hatalarına falan takılmak istiyorum. (Yetmez ama!) Evdeki hesabı, çarşıyı falan unutayım, sonunda gözüm öyle bir dönsün ki toplamda kavram sayısını aşan düşman bulayım kendime istiyorum. (Nasıl mümkünse artık!)

Ama öyle değil. Ama ben öyle göremiyorum. Ilımlama olarak düşünülmesini istemem, aksine ürkütücü bir yere varıyorum böylece. Küçük bir örnekle sürüklendim buralara: Bundan daha neredeyse elli yıl önce, aşağı yukarı yarım asırcık yani, NASA gibi bir bilim kurumunda siyahlar ile beyazların tuvaletleri bile ayrıydı. (…diyor Hidden Figures filmi.) Ülkeleri falan boş verin, kurumdaki insanların bilgi seviyesini düşünün, Nazi doktorlarını… Hadi bilim acımasızdır diyelim, her sanat ekolünün kendinden sonra geleni yok sayma çabasını ne yapalım? Hadi bu yine devranın dönüşüyle ilgili olsun, çok çok bilen abilerimizin, ablalarımızın, kendilerini kurtarma amaçlı yalan söylemenin de ötesine geçip değer yargılarını da bu yönde geliştirivermeleri? İlki yine üzülerek anlaşılabilir bu kaosun vahşetinde, peki kendi yalanına inanmakla kalmayıp onu pişkince dayatmaları bu “bilir kişi”lerin?

Öyleyse toplumsal faşizmin yayılması cehaletle açıklanabilir mi? Yani cehalet elbette var ama sence doğru düzgün konuşamıyor diye eğlendiğin Anadolulu adam mı her şeyin suçlusu? Bence bu bir kanserdir. Ve her kesime yayılır. Zamanla kendi uzuvlarını yaratır, doymaz olur, ele geçirir. Ben daha çok bir akıl hastalığı, bir düşünce kanseri olarak düşünebiliyorum tüm bunları, davranış bozan bir parazit hepimizin sırtında bir kambur; siyasi tartışma programı ağzıyla bir “akıl tutulması” ve hatta daha fazlası. Hem zaten tüm bu vahşet, sade bilmemenin muğlak masumiyetiyle anlatılabilir mi?

Eğitim hayatımız boyunca aksini neredeyse* göremediğimiz için zor kardeşim, ben de biliyorum ama bilme sadece, bildiğini düşündüğün şeyi anla, anlamaya çalış, o zaman göreceksin; akıl gerçekten çalışmaya ilk kendini boklayarak başlar. Adına ne demeli, inan ben de bilmiyorum. Sağduyu diyesim var şimdi ama onun da ne olduğuna dair en az bir bu kadar yazılır. Şimdilik susuyorum. Hem, size, kendim gibi sıkça şüpheciliğin kararsızlığına ve eylemsizliğine düşmeyi salık verecek de değilim, hem küstahlık olur bu hem saçmalık.

Faust** sahnelediğimiz sezon, aslında tüm bu kavramlarla boğuşurken yaptığım bir paylaşımla bitireyim:
“Bir sonraki Faust, bilip de avunamayanlara gelsin!”

* Akıntıya karşı yüzen can öğretmenlere selam!
** 2013-Küçük Salon
Görsel: Francisco Goya, Düello