Benim için her şey Elvis Presley ile başladı. Dokuz ya da on yaşındaydım, bir çizgi filmde (Bobby’nin Dünyası olsa gerek) Kral’dan bahsediyorlardı. “Allah Allah!” dedim, “Niye kral diyorlar ki bu adama?” Böylece, karşıma çıkan ilk üç şarkısını indirdim: “Viva Las Vegas”, “Hound Dog” ve “Blue Suede Shoes”. Şanslıydım ki hareketli şarkılarına denk gelmiştim. “I Can’t Help Falling In Love” falan olsa, o yaşta sıkıntıdan patlar, açtığım gibi kapatırdım herhalde! Sonra Elvis’ten The Beatles’a, oradan Pink Floyd’a, Led Zeppelin’e, The Rolling Stones’a atladığım rock’n’roll yolculuğuna kim bilir ne zaman çıkardım…

Bundan dolayı Elvis’in yeri bende ayrı oldu. İki üç yıl kadar katı bir Elvis fanatiğiydim, onla ilgili en ufak olumsuz cümleye bile tahammülüm yoktu. Bir yerde Chuck Berry’nin rock’n’roll müziği için Elvis’ten daha önemli olduğunu okuduğumda küplere binmiştim. Öyle sinirlenmiştim ki, bir Chuck Berry şarkısı dinleyip hemen kapatmış ve şarkıyı bilgisayarımdan silmiştim. Sonra bir gün Elvis’in bir performansına rastgeldim, “Johnny B. Goode”u söylüyordu… 1973, Hawaii konseri. İşte, bundan sonra Chuck Berry’ye yaklaşımım biraz yumuşadı; yani, Elvis bile şarkısını söylüyordu adamın! Sonra, benim ilk Elvis’ten dinlediğim “Maybellene” şarkısının Chuck Berry’e ait olduğunu ve üstelik bunun Chuck Berry’nin ilk kırkbeşliği olduğunu öğrendim. Galiba Chuck Berry ile ilgili tüm o saçma önyargılarımı yıktığım an, işte bu andı. Kırkbeşlik, 1955 yılında çıkmış ve çıktığı gibi Elvis de konserlerinde söylemeye başlamıştı. Bu kadar yeter, dedim kendi kendime, adam koskoca Chuck Berry!

İşte, benim Chuck Berry’yle tanışma hikâyem budur. Bugün bu tür fanatik karşılaştırmaları anlamsız buluyorum. Chuck Berry mi, Elvis mi? The Beatles mı, The Rolling Stones mu? Affedersiniz, sidik yarıştırmanın alemi yok. Birinden birini daha çok sevebilirsiniz, mesela ben The Rollling Stones’u The Beatles’a göre hep daha rock’n’roll bulmuş ve sevmişimdir. Ama bunlar kavga konusu edilir mi!

1972 yılında, Chuck Berry’nin “My Ding-A-Ling” şarkısı listelerde bir numarayken hemen ardından gelen şarkı, Elvis’in “Burning Love”ıydı… Bununla beraber, tüm o Elvis fanatikliğimi üzerimden attığımdan beri, Chuck Berry’nin rock’n’roll müziği için Elvis’e göre daha önemli biri olduğunu düşünüyorum, her ne kadar Elvis gelmiş geçmiş en büyük pop yıldızı olsa da…

Elvis Presley’nin sahne enerjisi, giyim kuşamı, dansları bambaşkaydı. Gerçi Chuck Berry’nin de meşhur ördek yürüyüşü vardır ama Elvis çok daha sarsıcı performanslar sergiliyordu. Ancak Elvis işin şarkı yazma kısmında neredeyse hiç yoktu ve bu hiç de önemsiz bir konu değil. O harika bir yorumcu ve sahne insanıydı, fakat neredeyse tüm hit şarkılarının altında başkalarının imzası vardı. Chuck Berry ise ölümünden sonra hemen herkesin vurguladığı gibi, yalnızca harika bir gitarist ve şarkıcı değil, rock’n’roll tarihinin en büyük şarkı yazarlarından da biriydi. “Maybellene”den “Roll Over Beethoven”a, “Sweet Little Sixteen”den “Johnny B. Goode”a onlarca efsane şarkıya gitarını ve sesini vermekle kalmamış, o şarkıları bizzat kendi yaratmıştı!

Chuck Berry’nin en meşhur hayranlarından, aynı zamanda yakın dostu, The Rolling Stones’un (bir rivayete göre ölümsüz) gitarcısı Keith Richards otobiyografisi Hayat‘ta şöyle yazıyor: “Tek bir adamın bu kadar çok şarkı yazmış ve şarkıları bu kadar zarif ve sade bir şekilde çalmış olması beni bugün bile etkiliyor.” Bunu yazan adam, The Rolling Stones ile elli yılı aşkındır hep zirvede kaldı; ne zaman canımız sıkılsa içimizde birkaç taşı bayır aşağı yuvarladı! Chuck Berry’nin yaptığı işin büyüklüğünü sırf bu bile kanıtlar.

Chuck Berry – Keith Richards

Chuck Berry’nin rock’n’roll için önemini en iyi şekilde açıklayan ise herhalde John Lennon’dır, şöyle bir tek cümlede mevzuyu özetlemiştir: “Rock’n’roll’a başka bir ad vermek isterseniz, Chuck Berry adını verebilirsiniz!” Aynı John Lennon, Elvis için de, “Ondan önce hiçbir şey yoktu!” demiştir. Çelişkili duruyor değil mi? Elvis fanatikliğimden kurtulmaya başladığım zamanlarda bu cümleleri okumuş, “Vay orta yolcu herif,” diye düşünmüştüm. Ne şiş yansın ne kebap!..

Halbuki durum hiç de öyle değildi, sonradan anladım: Elvis, rock’n’roll tınısını ve tavrını popüler kılan adamdı. Bir anda ortaya çıkmış ve ortalığı darmaduman etmişti. Gerçi o daha ilk kırkbeşliğini çıkarmadan Chuck Berry “Maybellene” ile bir numaraya oturmuştu ama bir siyah olarak televizyonlarda görünmesi hiç de kolay değildi. Hatta çoğu fotoğrafında siyahlığı gizleniyor, yüzünün beyaza çalması sağlanıyordu. Bu yüzden birçok kişi Chuck Berry’nin siyah olduğunun bile farkında değildi! Bu durumun bazı yanlış anlaşılmalara (!) da yol açmışlığı olmuştur: Örneğin, 1956 yılında Knoxville’de konser vereceği kulübe girmek istediğinde kapıdan içeri bile alınmaz. İçerisinin Chuck Berry’i bekleyen dinleyicilerle tıklım tıklım olması da önemli değildir! O bir siyahtır, bir zenci ama kulüp sahibinin bundan haberi yoktur. Herifin açıklaması, özgürlükler ülkesi ABD’nin o günkü resmidir: “‘Maybellene’nin bir zenci tarafından kaydedildiğini bilmiyorduk, kusura bakma!”

Bu olayın yaşandığı yıl, Elvis Presley ilk kırkbeşliğini yayınlar ve ilk ulusal televizyon yayınına çıkar. Rock’n’roll’un yalnızca bir müzik olarak değil, bir tavır olarak gençliği kasıp kavurması sanıyorum biraz buradan sonra başlar. Bu yüzden John Lennon’ın sözlerinde bir tutarsızlık yok. Büyük ihtimalle dinlediği ilk rock’n’roll parçası Chuck Berry’nin “Maybellene”idir ama Elvis’ten önce hiçbir rock’n’rollcuyu canlı izlememiştir.

Chuck Berry – Keith Richards

Nihayetinde iyi müzik siyah-beyaz dinlemiyor; iki rengi ayıran duvarı yıkıp bir şekilde kitlesini buluyor. O duvar, Chuck Berry’nin de önünde duramadı. Chuck Berry, caz ve blues diyarı St. Louis’de geldiği bu dünyada, yaptığı müzikle önce İngiltere’ye vardı, sonra tüm dünyaya… Geçtiği her ülkede mutlaka birilerini etkiledi, bunların arasında The Beatles ve The Rolling Stones gibi iki fenomen de vardı. The Beatles, 1964 yılında çıktığı Birleşik Devletler turnesinin ilk konserine Chuck Berry’nin “Roll Over Beethoven” şarkısını çalarak başlamıştı. The Rolling Stones’un ise tınısında rahatlıkla Chuck Berry’i duyabilirsiniz. Onlar çok daha fazla etkilenmişlerdir Chuck’tan. Üstelik, Chuck Berry’nin The Rolling Stones’un kuruluş hikâyesinde de özel bir yeri vardır. Mikrofonlarımızı yine Keith Richards’a uzatalım ve bu sefer, 1962 yılında teyzesine yazdığı bir mektuptan okuyalım:

“Chuck Berry’e ne kadar düşkün olduğumu bilirsin, etraftaki tek hayranı benim sanırdım ama bir sabah Dartford İstasyonu’nda, kolumun altında Chuck Berry’nin bir albümü öylece dururken, hani şu 7-11 yaşları arasında gittiğim ilkokuldan tanıdığım bir çocuk yanıma yaklaştı. Onda Chuck Berry’nin bütün albümleri varmış, arkadaşlarında da varmış (…) Neyse, istasyondaki çocuğun adı Mick Jagger ve her cumartesi, müzik kutusu olan Carousel adlı mekânda kızlı erkekli toplanıyorlarmış, ocak ayında bir sabah dükkânın önünden geçerken girip orada mı diye bir bakayım dedim. Millet üstüme üşüştü ve on tane falan partiye çağırdı. Bunun dışında Mick, Atlantik’in bu yakasındaki en esaslı R&B şarkıcısı, bu kesin. Ben Chuck tarzıyla (elektro) gitar çalıyorum, yanımıza bir basçı, bir davulcu, bir de ritim gitarcı aldık, haftanın üç-dört günü prova yapıyoruz.”

Gördüğünüz gibi, bugün Mick Jagger ve Keith Richards’ı birlikte dinleyebildiğimiz için de Chuck Berry’e bi’ teşekkür borçluyuz! Doğrusunu isterseniz, rock’n’roll yapmış bir gitarist yoktur ki Chuck Berry’den etkilenmemiş olsun. Birçoklarına göre Led Zeppelin tarihin en büyük rock grubudur ve onun parmakları mutlaka kutsanmış gitaristi Jimmy Page, 1982’de şöyle demiştir: “(Küçükken) gitarımı alır, Chuck Berry’lik taslardım. Hâlâ da öyle yapıyorum!” İşte, böyle bir etkiden söz ediyorum!

Chuck Berry – Keith Richards

Yani efendim, Chuck Berry dediğimiz adam, öyle böyle bir adam değildi. Bana inanmıyorsanız bile herhalde John Lennnon’a, Keith Richards’a ya da Jimmy Page’e inanırsınız; daha bu yazıda alıntılamadıklarımız da var, Bruce Springsteen’den Jimi Hendrix’e, uzun ve aman aman bir liste… Onların defalarca söylediğini ben ne kadar yazsam az: Chuck Berry dediğimiz adam öyle böyle bir adam değildi. Chuck Berry dediğimiz adam öyle böyle bir adam değildi. Chuck Berry dediğimiz…

Bazı insanlar vardır, öldüğüne inanmak için kendinizi çimdiklemeniz gerekir. Chuck Berry de onlardan biriydi. 90 yaşındaydı. Ölmek için çok erken bir yaş değil, birçoğumuz için geç bile, ama Chuck Berry bi’ istisna: Onun kanında yaşam, halen gürül gürül akıyordu. Daha iki yıl öncesine kadar konser veriyor, bu sene içinse yeni bir albüm hazırlıyordu. Rock’n’roll’un vücut bulmuş haliydi ve rock’n’roll’un vücut bulmuş hali bir adam bin yıl yaşasa az gelir!

Ne diyelim, yetmeyen ömrü Keith Richards’a eklensin…