Padişah, bu hafta da Cuma selamlığına çıkmadı. Hoş, çıksa ne olurdu bilmiyorum ama hiçbir şey eskisi gibi gitmiyor. Şimdiye kadar çok haber okuduk Hadisat’ta, Vakit’te, bilmem hangi vilayeti kaybettik diye. Fakat bu… Bu kaybetmek değil, yok olmak! Bebek’ten Unkapanı’na kadar uzanan iki buçuk caddeyi, evlerinde kullanmaya tenezzül etmedikleri, ayaklarının altında ezdikleri kirli bir yolluk gibi attılar Padişah’ın önüne. Kimseden ses seda yok başta haşmetmeapları olmak üzere.

Kimseden mi dedim?

Süleyman Nazif, Hadisat Gazetesi’nde meşum işgal gününü yukarı doğru eğik satırlarla anlattığı o yazıyı yazalı iki yılı geçti. İngiliz’in boğaza yığdığı zırhlıların, top namlularının soğuğunu her gün ve her gece ensemizde hissediyoruz. Evimizin penceresinden bakarken de İngiliz üniforması giymiş askerlerin mahalle mektebinin duvarına işediğini görüyoruz görmesine. Öylece duruyoruz portresi yapılan bir model gibi.

Bana gelince, artık eve gazete sokmuyor, vatanın en mühim meselesiymiş gibi kendimi derslere adıyorum: İşte, tek yapabildiğim! Üç aydan fazla hastanede inledikten sonra, zatülcenp yüzünden askerliğe müsait olmadığım anlaşılıp çürüğe çıkarılmasaydım ne yapardım kestiremiyorum. Öteki İstanbullular da frenk zabitlerini kuytu köşelerde kıstırıp dövüyor. Bir Fransız zabitini hamama götürüp… anlarsınız işte, icabına bakan da var! En delikanlılarımız silah kaçırmaya çalışıyor Anadolu yakasına. Anadolu demişken; bir de geçenlerde, Çanakkale’den namını duyduğumuz Mirliva Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçtiğini işittim. Doğru mu, yanlış mı bilmem. Doğruysa şayet, düşünüyorum da onun muvaffakiyeti için bir sebep var ise bu, herhalde insanlarıyla birlikte çürümüş olan İstanbul’dan çıkıp başka yere gitmesidir!

Dün sabah elime tuhaf bir vesika geçti hiç ummadığım bir yerde. Hele bu uğursuz günlerin isli sabahlarında iyiden iyiye tenhalaşan Cadde-i Kebir’den isteksiz adımlarla geçerek Tomtom Mehmet Kaptan’dan yadigâr sokağa sapmış, Darülfünun’un Hukuk şubesinde hiç sevmediğim bir derste yazmam icap eden makale için İtalyan Sefareti’ne gitmiştim. Bu bina, tıpkı İstanbul’un kendisi gibi “bin kocadan artakalan bir bive-yi bakir”di: Kurnaz Venedik Balyoslarından Habsburgların kibirli baronlarına, onlardan sonra bir ara Avrupa’nın geçici fatihlerine yani Fransızlara, sonra yeniden baronlara, en sonunda da Kont Sforza’nın mahareti sayesinde İtalyanlara geçmişti.

O sabah, İngilizlerden nefret ettiği ölçüde Türklere karşı muhabbet besleyen bir İtalyan dostum, bana sefaret kütüphanesinin yolunu göstermişti. O olmasaydı asla giremezdim elbette. Burası esasen başlı başına bir kütüphane olmayıp arşivin kıyıda köşede kalmış bir kitaplığıydı. Oradaki kitapları karıştırırken dörde katlanmış, kenarları buruşmuş, sanki defterden koparılmış gibi sol tarafında gedikler açılmış bir kâğıdın üzerine kırmızı mürekkeple yazılmış, kâğıt çok sararmış olmasına rağmen hâlâ okunabilen bir yazı gördüm. Alıp hemen cebime koydum. Araştırmam bittikten sonra -dişe dokunur pek bir şey bulamamıştım doğrusu- hemen ayaküstü okumaya çalıştım. Anladığım kadarı bile beni etkilemişti. Sonraları fark ettim ki hazırlamam gereken makale için daha kıymetli bir kaynak bulamazdım.

Metin, Venedikli bir gemici tarafından 1600’lerin İtalyancasıyla kaleme alınmıştı ve tuttuğu günlüğün son sayfasına benziyordu. Ama bundan başlangıçta emin olamadım; çünkü metin, mürekkep yalamış birinin elinden çıkmış, karmaşık bir üslubun eseri gibiydi. Bu durumun tek açıklaması, gemicinin, çalıştığı geminin kaptanının kitaplığının küçümsenemeyecek kadar zengin olduğuydu. Günlüğünün son sayfası olduğunu bana düşündüren de metnin intihar etmeden önce yazılmış bir havada sona ermesiydi. Metnin diline gelirsem, o İtalyan dostum olmasaydı tercüme etmem mümkün olmayacaktı. Ben de bazı terimleri Türkçeye uyarladım.

İşte, aşağıda verdiğim metin, o gemicinin yazdıklarıdır:

“Gelebileceğim en yüksek mevkiye geldim. Bu saatten sonra kaptan olup kendime ‘Süvari Bey’ dedirtmeye hevesim de yok. Bizim kaptanın kamarasından aşırdığım kitap ciltleri bana yeter de artar bile. Makineyle, çarkçılarla falan işim olmaz zaten. Orası güverteden beter. Ben öldükten sonra -Ne kadar sonra? Bunu şeytanın bile bildiğini sanmıyorum!- olmasını hayal ettiğim bir şey var: Bu defterin birilerinin eline geçmesi. Çünkü tamamen yok olmak, unutulmak istemiyorum herkes gibi. Herkes gibi diyorum: ‘Kim takar denizlerin avcunda oynattığı bir güverte lostromosunu!’ demesin kimse. Kimse unutulmak istemez, ben bile.

Biraz önce geminin güvertesine çıktım. Başka bir mavi gezegenin tenini seyreder gibi denizi seyrederek tablamdan çıkardığım sarma tütünü dudağından öptüm. Böylece ne mi yapmış oldum? Hem Tanrısal yasayı hem de insani yasayı tek hareketimle çiğnedim! Doğduğum topraklarda insanlar, tütün içmenin Tanrıya karşı gelmek olduğuna inanırlar. Ve şimdi çalıştığım gemide kaptan, tütün içmenin nizamnameye aykırı olduğunu söyler hep. Öyle ya da böyle iki kitap var ortada ve ben, her iki kitabın sayfalarını dolduran suçların en masum olanıyla başladım tek kişilik ayaklanmama. Yalnız kendime sözüm geçiyor şimdilik. Fitne ateşini yayacağım başka kurban bulamasam bile büyük bir eksiklik duymayacağımı biliyorum sırf bu sebeple.

Bayrağım… Bayrağım tek renk: Beyaz. Dilediğim zaman dilediğim renge bürünür, sonra da arzum geçer geçmez arınır, aslıma dönerim. Sloganım yalnız üç kelimeden ibaret: Hürriyet, hürriyet, hürriyet! Neye karşı, ne uğruna hürriyet? Bunların pek önemi yok. Başkentim irademdir. Hudutlarım zihnimin hudutlarıdır ve her gün yeni kaleler fethederim. Kural koyar, uygularım; sonra o kuralı çiğner, ardından kendimi yargılarım. Varlığımın en kirli parçası yargıcımdır: Gözleri açık, perukasız, cüppesiz, tokmaksız, çırılçıplak bir yargıç. Dili, hukukun cerbezeli lakırdılarıyla kirlenmemiş, hem efendinin hem de hizmetkârın kelimeleriyle konuşan bir adam kadar huzurundaki sanığı sabırla dinleyen bir yargıç bulamazsınız. Duruşmalarım bazen giyotinin inişi kadar hızlıca bitiverir, kimi zaman da yıllarca sürer gider, zihnimin güneş görmeyen Yüce Divan’ında. Orada herkes yargıç gibi anadan üryandır, terasta şezlonga çırılçıplak uzanmış Catherine kadar sıyrılmıştır önyargılarından. Bilirsiniz; vücudumuzu saran giysiler, kılık değiştirmiş önyargılardır.

Devlet işlerinde en çok vakit harcadığım, ne kural koymak ne de onları çiğnemektir. Hemen tüm zamanımı o loş duruşma salonunda geçiririm. Sanık, küstah ve alaycıdır. Tanıkların ağzında bakla ıslanmaz, daha yargıç soru sormadan bülbül gibi şakırlar. ‘Kuyu ve Sarkaç’ düzenbazlığına gerek yoktur hiç. İddia makamını en kirlenmemiş tarafım işgal eder, öyle ki sanığı suçlarken bile gözlerinden yaşlar süzülür. İddia makamının en çok merak ettiği, sanığın işlediği suçun ayrıntıları değildir. Bu en kirlenmemiş tarafım, ıslak bakışlarını sanığın gözüne saplar ve ‘Neden?’ der, ‘Neden yaptın?’ Ondandır, belki bu kırılgan savcı, aslında yanlış meslek seçmiş, Atina Okulu’na adını yazdırmayarak telafisi olmayan bir hata işlemiştir. Ve yine ondandır, makamında bir türlü gönlünce oturamaz, her gün adeta iğneli fıçının içindedir.

En şaklaban tarafım, salondaki çıplak vücuduna çaprazlamasına sardığı kırmızı, kenarları altın yaldızlı bir şeridiyle mübaşirdir. Yargıca kulak astığı zamanlarda -ki pek nadirdir- çağırdığı kişileri öyle sözlerle çağırır ki çağrılan dışında herkesin gülmekten karnına ağrılar girer. Bu kalabalıktan, hapishaneyi ilk boylayan kim olacak, kimse buna kafa yormaz; yormaz, çünkü kırmızı şeritli mübaşir dahil herkes bilir bunu.

İçimdeki sayısız duyguyla huylarım, salonun her yanına dağılmış izleyicilerdir. Çıplak katılmak şartıyla tüm duruşmalar alenidir. Herkesin bu oyunu perde kapanıncaya kadar izlemeye hakkı vardır. Öfkem salonda durduğu yerde durmaz, sürekli taraf değiştirir. Muzipliğim, yargıç dahil herkesin ensesine şaplak indirmeyi pek sever. Ensesinde muzipliğimin şaplağını hisseden, arkasına hemen dönüp baksa da göremez; o bir müzdür, peri tozudur. Kibrim, herkes gibi çırılçıplak olmasına rağmen sanki sırtında samur kürk varmışçasına sallana sallana, ağır adımlarla yürür Yüce Divan’da. Can düşmanı, hapishaneyi ilk boylayacak adamdır, şu kırmızı şeritli mübaşir.

Duruşma salonunda vücutlarının geri kalanı çıplak olsa da aşkımla nefretimin, huzurumla kinimin, sevgimle özlemimin, intikamımla kederimin yüzünü cafcaflı Venedik usulü maskeler örtmektedir…

Aşkla nefretin bu kasvetli salonu balo salonu zannedip dans ettiklerini söylememe gerek var mı hiç? Ya tutku ateşiyle yanan huzurun, yargıcın tam karşısında dimdik durarak, salonun zemini sanki kanla yoğrulmuş kumla kaplıymış gibi, ‘Biz ölmek üzere olan savaşçılar, siz yüce efendimizi selamlıyoruz!’ diye haykırıp çifte su verilmiş kılıçlarla birbirini kestiğine kim şaşırır ki? O salonda duygular yaralanır, yıkılır ve son nefesini verir.

Sevgi mi? Cenevizli beyzadenin ak sakallarından, imkânsız aşkla lanetlenmiş kadının göğüslerine damlayan o pırıltılar mı? Kumral ya da siyahi her annenin, beşikte uykuya dalmış olan bebeğinin gözlerini gökkuşağı gibi çevreleyen kirpiklerine bakarken yüzünde oluşan ifade… Hani Pietà’daki Meryem’in yüzüne benzeyen, şefkatli, denizin karnından daha yumuşak o ifade… (Bu cümlenin devamı okunmuyor.)

Mutlulukla keder, yazıyla tura gibi altın bir Lidya sikkesinin iki tarafına yazılmış, kargacık burgacık zavallı karalamalar… Tanrı olduğundan bile habersizmiş gibi davranan münzevi, yarı deli, kaygısız bir Tanrının, bu gemide her uyandığımız gün bir yanına tükürüp havaya fırlattığı, yere düştüğünde hangi tarafın üstte kaldığına bakmaya tenezzül etmediği kabartmalardır mutlulukla keder.

Hâlâ güvertedeyim. İşte karşımda uzanan deniz, işte geminin orta direğine yaslanarak bunları yazan ben, benim devletim…

Ve ben, şimdi, 16 Eylül 1645 gününün sabahında, Malta açıklarında Konstantinopolis’e giden gemimde seyrederken, bu satırları yazdığım defterimi en delikanlı dostumun tahta sandığına bıraktıktan sonra yeniden güverteye çıkıp bir suç daha işlemeye karar verdim, öncekine göre daha ağır bir suç…”