Gazeteci, yazar, televizyon programcısı, sunucu, belgeselci, aktivist, direnişçi… Tuluhan Tekelioğlu, Türkiye’nin zor şartlarına rağmen bıkmadan usanmadan üretiyor, insanların hayatına dokunuyor, söylenmeyeni söylüyor, fark yaratıyor. “Her şey, Gezi ile başladı,” diyor Tekelioğlu ve ekliyor: “Umudu dışarıda aramak yanlış. Başka bir kurtarıcı yok, umut biziz. Görmek istediğin değişimin kendisi sen ol. Yapabilirsin!”

Sevgili Tuluhan, her şeye rağmen üretiyorsun, çalışıp direniyorsun. Son kitabın “Üvey Evlat” ve belgeselin “Yapabilirsin”den başlayalım istersen konuşmaya? Henüz izlemeyen ve okumayanlar için biraz anlatır mısın? Fikirler nasıl doğdu?

Başlangıç noktası; Gezi Parkı eylemleri! Pek çok meslektaşım gibi ben de 2013 yılında iktidar partisi tarafından Persona Non Grata yani İstenmeyen Kişi ilan edildim. İşsiz bırakılan 5 bin gazeteciden biriydim. Şu an o gazetecilerin sayısı on binlere dayandı…Benim şansım şu oldu; bestesini yapabilen şarkıcı gibi, belgeselcilik yolunu açtım kendime. Önce “İşsiz bırakılan gazetecileri ve medyanın üç boyutlu selfie’si” dediğim Persona Non Grata‘yı çektim. Aynı yıl Kırmızı Kedi Yayınevi, bu belgeseli kitaplaştırdı. Adı, Ya Bizdensin Ya Da…

Gazetecilerden sonra bu dönemde iktidarın zulmüne uğrayan ikinci grup sanatçılardı. Hayatı güzelleştirmek için uğraşan sanatçılar! Tiyatrocuların birçoğu tiyatrolarından uzaklaştırıldı, müzisyenlerin konserleri iptal edildi; oyuncular, müzisyenler, yazarlar her biri bir kara listenin parçası oldu. Devletin öz evlatlarından ayırdığı üvey evlatlardı onlar. Geçen yıl Üvey Evlat belgeselini çekmeye karar verdim. Çok ses getirdi, birçok film festivalinde gösterildi. Mesela bu hafta Üvey Evlat belgeseliyle Paris Türk Filmleri Haftası’na davetliyim. Vakur, dingin, bilgece konuştular sanatçılar bu belgeselde. Bir direniş filmiydi. Kimler mi onlar? Fazıl Say, Müjdat Gezen, Levent Üzümcü, Genco Erkal, Sunay Akın, Mehmet Aksoy, Şebnem Sönmez, Barış Atay, Mustafa Alabora, Metin Uca, Arda Aktar, Zülfü Livaneli, Güvenç Dağüstün, Defne Halman, Ahmet Ümit.

Güle kırmızı rengini veren toprağın değil, bülbülün kanıdır. Bugünler elbette geçecek ama tarihe not düşmek gerek. Cesaret, korkuya rağmen atılan adımdır. Ben korku eşiğini çoktan geçtim. Cesaretle üretmeye devam ediyorum. Geçen hafta Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Üvey Evlat kitabı çıktı. Henüz bir hafta olmadan ilk baskısı tükenmiş. Sanıyorum ki bu ülkenin yüzde 50’si şu an kendini üvey evlat gibi hissediyor. Biraz da bu yüzden kitabıma ilginin oluştuğunu düşünüyorum. Geleceğin aydınlanması için bu karanlık günlerde neler yaşandığını, tüm gerçekliğiyle anlatmak lazımdı.

Devlet Baba, öz evlatları arasında ayrım yapar mı? Evet, ne yazık ki yaptı ve yapmaya devam ediyor… Artık üvey evlatlığa son vermeliyiz. Bunu da kendi içimizdeki güçten cesaret bularak yapacağız. Başka bir kurtarıcı yok. Umuda ihtiyacımız olan çok zor günlerden geçiyoruz ülkece… Umut belgeseli çekmek istedim. Umudun kadınlardan ülkeye aşılacağına inanıyorum. Çünkü kadın varsa imkânsız yoktur. Anadolu’ya gittim. Zor hayatlardan çıkmış, önce kendi hayatlarını, sonra da çevrelerini değiştirmiş o kadınları buldum. Onlarla birlikte, “Yapabilirsin!” dedim. Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi sen ol. Yapabilirsin!

“Yapabilirsin” belgeselinin Antalya’daki gösteriminden…

“Bu film de kitap da bir direniş manifestosudur”

“Yapabilirsin”in kısa süre önce düzenlenen galasında, “Umuda ihtiyacımız var. Kadın varsa umut var,” demiştin. Umudu korumak, giderek zorlaşıyor. “Bu kadar da olmaz,” diyoruz, daha kötüsünü yaşıyoruz. Yapabilir miyiz gerçekten, ne dersin?

Yapabileceğimize yürekten inanıyorum. Bu filmi izleyen herkes, öğrenciler, iş arayanlar, umutsuz olanlar kendilerindeki yapabilme gücünü fark ediyorlar. Çok sevdiğim gazeteci arkadaşım Çiğdem Toker, filmi izledikten sonra şunu söyledi: “Yapabilirsin‘i izledikten sonra artık farklı bir Çiğdem’im…” 42 dakika sonra başka bir insan oluyorsunuz!

“Üvey Evlat”ta sanata sansür konusunu ele aldın. Önce belgeseli geldi, ardından da kitap olarak çıktı. Röportaj yaptığın sanatçıların anlattıkları derin bir hüzne, acıya sürüklüyor insanı. Umut da aşılıyor ama. Sen o isimleri dinlerken neler hissettin, ne düşündün?

Bu soruyu bana Strasbourg Film Festivali’nde Üvey Evlat‘ı izleyen bir Fransız sordu. Sanatçıların yüzlerindeki hüzünden çok etkilenmiş. Ben de etkilendim. Bilgece, vakur içinde konuştular. O kadar acıya rağmen hepsi direnmeye devam ediyordu. Bu film de kitap da bir direniş manifestosudur. Levent Üzümcü mesela, yaşadığı onca acıya rağmen şunu söyledi: “Çocuklarımı öyle yetiştirmeye çalışıyorum ki, hiç kimseye düşman olmasınlar.”

“Direnmeye devam etmeliyiz”

İktidarın baskıları yüzünden senin gibi yüzlerce meslektaşımız kovuldu, tasfiye edildi, kalanlar da işlerini yapamaz hale getirildi. Hâlâ onlarca meslektaşımız içeride. Sen bunun da kitabını yazdın. “Ya Bizdensin Ya Da…” ismini verdin kitaba. Sansürü, medyanın kuşatılmışlığını anlatıyorsun röportajlar üzerinden. Tarihe not düşüyorsun. Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsun önce onu sorayım, sonra “Ne yapmalı?” ile devam edelim istersen…

Direnmeye devam etmeliyiz. Biat edenlere sorum şudur; “Akşam başınızı yastığa koyduğunuzda nasıl rahat uyuyorsunuz?” Ana akım medyada çalışmaya devam eden, sansüre boyun eğen meslektaşlarıma üzülüyorum. Şereflerini kaybettiler.

“Hedefim 10 bin bağışçı”

Her işinde odağında insan var. Önce “40’ında 40 Kadın” ardından “50’sinde 50 Erkek”i yazdın. Sonra yine çok önemli bir belgesel yaptın: “Yeni Hayat”. Yine başrolde insan var. Organ bağışı ve nakil sürecini anlattın bu belgeselde. Benim bildiğim Türkiye’de örneği yok. Neler yaşadın bu belgeseli yaparken?

Doğru tespit; odağım insan. 1997 yılında dünyanın bir ucunda Kenya’nın kuzeyinde, Kakuma denen bir bölgede, mülteci kampında mülteciler için 1 ay çalıştım. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde gönüllü çalıştım. Orada insana dair her şeyi gördüm. İnsan çok vahşi, acımasız olabiliyor. İnsana dair hiçbir şey beni şaşırtmıyor. Kakuma Mülteci Kampı, benim kişisel tarihimde bir kırılma noktasıdır. O zamandan bu yana odağı insan olan toplumsal belgeseller çekiyorum ve çok seviyorum. Yeni Hayat, Türkiye’nin ilk organ nakli belgeselidir. Kahramanım, 3 yaşında bir çocuk; Hasan Hüseyin. Böbreğini babaannesinden aldı ve ölümün kıyısındayken yaşama tutundu. Bu yıl ilkokula başladı. Yaşıtları gibi top oynayabiliyor. “İnsanın insana verebileceği en güzel hediye, yeni hayattır” sloganıyla film, Türkiye’ye bin bağışçı kazandırdı. Hedefim 10 bin bağışçı.

Üretirken kaynak bulmakta zorlandığını biliyorum. İktidarın, muhalefetin hiçbir türüne tahammülü yok, malum. Nasıl başarıyorsun, hayatını nasıl sürdürüyorsun, nasıl ayakta kalıyorsun?

Artık serbest meslek erbabıyım, girişimciyim. Belgeselcilik de bir tür girişimcilik. Filmi hayata geçirebilmek için maddi desteğe ihtiyaç var. Sponsor bulmak Türkiye’de en zor şey. Ama belgeselin başarısını görünce sponsor da mutlu oluyor. Artık sponsor bulmakta zorluk çekmiyorum. Ekibimize de ekmek sağlıyorum. Biz yedi kişilik bir ekibiz. Harikalar yaratıyoruz. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Çok güzel belgeseller yapmaya devam edeceğiz. Bu ülkede konu çok…

“Umudu dışarıda aramak yanlış, umut biziz”

Son soru: Bundan sonra seni nerede göreceğiz? Yeni belgesel, kitap veya başka bir iş var mı sırada?

Televizyonu özledim. Belgesellerin bana kattıklarıyla TV’de bir kuşak program yapmayı çok isterim. Ama bu dönemde biraz zor tabii. Yeni belgeselimin konusu belli. Yazın motor diyeceğim. İçimde hiç durmayan yaratıcı bir üretim motoru var. Üretmeyi çok seviyorum. Önümüzdeki ay Ankara Film Festivali’nde jüri üyesiyim. Bol bol film izleyeceğim. Ne güzel. Çok çalıştım bu yıl. Biraz da keyif yapalım. Yapabilirsin, siyaset üstü bir belgesel oldu. Ülkenin her yerinden teklif alıyorum. Antakya’dan Bursa’ya, Adıyaman’dan Kars’a, Mersin’e filmle davet edilmek çok hoş. Halk gösterimleri oluyor. Birlikte izliyoruz, sonra cesaret konuşması yapıyorum. Binlerce yürekli insan olarak umutla sinemadan çıkıyoruz… Umudu dışarıda aramak çok yanlış, umut biziz. Yeter ki harekete geçelim. Görmek istediğin değişimin kendisi sen ol. YAPABİLİRSİN!