Masalları sever miydiniz? Çocukken mutlaka bir uçan halıya binmişsinizdir! Peki, hiç uçan tur otobüsüne bindiniz mi? Muhtemelen hayır… Öyleyse Muhtelif’le tanışmanızın vakti geldi de geçiyor!

Kendilerini “Müzikli Doğu Akdeniz Turu” olarak adlandıran bu pek keyifli müzik topluluğu, 2014 yılından beri dinleyicilerini Doğu Akdeniz’in büyülü dilleri ve medeniyetleriyle buluşturuyor. İşte, bu topluluk, Muhtelif, birkaç hafta önce ilk teklisi ve klibi “Samsa” ile bu defa bizleri beyaz yakalıların dünyasına götürürken Kafka’nın Gregor Samsa’sından Pamuk Prenses’e çeşitli anlatılar arasında gezdirmeyi de ihmal etmedi!
  
“Samsa”, Sevda Hamzaçebi’nin (klarnet ve geri vokal) sözleri ve müziğiyle ortaya çıkmış bir şarkı. Düzenleme, grubun piyanisti Cem Dinler’e ait. Ancak grubun diğer üyeleri Ezgi Hamzaçebi (ut), Nurçin İleri (vokal), Tibet Akarca (davul), Nurhak Kılagöz (perküsyon-flüt) ve Eren Turgut (kontrbas)’un da en az onlar kadar “Samsa”nın ortaya çıkmasında emekleri var… Yani bu bi’ ekip işi! Biz de Pulbiber olarak hem bu ekibi hem bu şarkıyı çok sevdik; dedik, bir röportaj yapalım… Böylece Sevda & Ezgi Hamzaçebi kardeşler ve Cem Dinler ile oturup sohbete başladık!

Buyurun, keyifle okuyasınız.

Önce tanımayanlar için grubu bi’ tanıtalım… Nedir Muhtelif, nasıl başladı? Top sizde.

Ezgi: Nurçin ve benim daha önce farklı ekiplerle çalıp söylemişliğimiz var. Ancak tanıştığımız sıralarda ikimiz de müzikten bir süredir uzaktık ve tekrar bir şeyler yapmak istediğimizi bilen bir dostumuz sayesinde bir araya geldik. Ut ve vokal olarak benim evde buluşup sevdiğimiz şarkıları çalmaya başladık. Halen repertuvarımızda olan “Ta Padia” çaldığımız ilk parçaydı. Sonra Sevda dahil oldu aramıza, başka arkadaşlar geldi gitti. Böyle tam vazgeçer gibi olurken Cem’in gelmesiyle bir profesyonel el değmiş oldu. O da kendi öğrencilerini, arkadaşlarını getirdi ve Muhtelif kuruldu. Aslında bir kadın grubu olur niyetiyle başlamıştık biraz ama olamadık. (Gülüyor)

Cem: Dağılıp bırakmalarından korktum, çünkü çok tatlı bir müzik çıkıyordu ortaya. İlk etaptaki hedefim bir süre şarkı düzenlemelerine yardımcı olup kadın öğrencilerimden birini piyanoya geçirmek ve kadın grubu hedefine yardımcı olmaktı. Ama bir konser yapıp ortaya çıkan müziği sevince bu haliyle devamı geldi.

Bu arada, öğrenciler falan diyoruz ama nedir bu öğrenci mevzusu?

Cem: Ben Bilgi Üniversitesi Caz Kompozisyon mezunuyum. Çok uzun zamandır hem piyano öğretmenliği hem de caz piyanistliği yapıyorum. Ama bu topraklara ait müziğe dokunmak hep istediğim bir şeydi. Muhtelif de bu açıdan bir fırsat sundu bana. Nurçin çok güzel şarkı söylüyordu, Sevda ve Ezgi hevesliydi. Armoni çalıştığım öğrencilerimi işin içine kattım, onlar için de faydalı oldu. Çünkü müzikal olarak Doğu Akdeniz’i gezdiğinizde, ritmik açıdan zenginlikle karşılaşırsınız, biz de çok karmaşık ritimli şarkılar çalıştık.

Okul işlevi de oldu yani grubun?

Cem: Kesinlikle! 9/8’lik, 10/8’lik, hatta adına ritim bile diyemeyeceğimiz düzenler içeren şarkılar çalıştık. Benim için proje böyle başlamıştı; bir çeşit okul olarak ama sonra güzel bir grup çıktı ortaya.

“Müzikli Doğu Akdeniz Turu” olarak adlandırıyorsunuz yaptığınız işi, az önce Cem de cümle içinde geçirdi hatta… O ne demek?

Sevda: Sevdiğimiz şarkıları çalmaya başladığımızda, çeşitli dillerden şarkılar vardı elimizde. Rumca, Arapça, Türkçe, Ermenice şarkılar… Her dilde şarkılar söylüyoruz gibi gözükse de aslında bir rota çizdiğimizi fark ettik. Gerçi Rumca şarkılar biraz batıda kalsa da dolandıkları coğrafya Doğu Akdeniz’di: Lübnan, Türkiye… İşte, bu coğrafyanın şarkılarını söylüyoruz, bu yüzden Doğu Akdeniz. Tur deme sebebimiz de şu: Sahnede bu şarkıların hikâyelerini de anlatıyoruz. Nasıl ortaya çıktıkları, varsa politik bağlamları, anlamları, icracıların hikâyeleri…Böylece düşümüzde bölgeyi şarkılarla geziyoruz, dinleyenlerle bir nevi tura çıkıyoruz..

2014 yılından beri berabersiniz. O zamandan beri şarkı yorumluyordunuz, şimdiyse kendi şarkılarınızı yapıyorsunuz. Beste yapmaya ne zaman karar verdiniz? Herhalde başta kendi şarkılarınızı yapma planınız yoktu?

Ezgi: Yoktu, biz öz-Muhtelif olarak, kadınlar olarak olaya el attık! (Gülüşmeler) Birbirimize şiirler göndermeye başladık, denemeler yaptık, gruba getirdik.

Sevda: Aslında “Samsa”nın sözleri ilk konserimizden birkaç ay sonra, 2015 sonbaharında çıktı, müziği de bu sonbahar.Yeni şarkılar da yolda.

Bir şarkıyı yeniden yorumlamakla baştan bir şarkı yaratmak arasındaki en büyük fark ne?

Cem: Bir şarkıyı yorumlamak aslında bir referans noktası almak demek. Hele bu dönemde, YouTube’da aynı şarkının pek çok farklı yorumuyla karşılaşıyorsun, fikir alıyorsun. Kendin yaptığında bir referans noktan olmuyor.

Ezgi: Bir şarkıyı yorumlamak hazır bir iskelete şekil vermek gibi. Kendi şarkını yaparken ortada bir iskelet yok, onu da oluşturman gerekiyor. Fakat söz kısmında iş farklı yürüyor galiba. Benim gözlemlediğim kadarıyla Sevda o süreçte yazmaktan çok okudu. Okumak, yazma sürecinin en önemli parçasıydı.

“Samsa” özelinde konuşalım biraz da. İlham aldığınız karakter Gregor Samsa da olsa, Kafka’nın karamsarlığı yok şarkıda. “Dönüşüm”, malum, sonu itibarıyla da pek mutlu bir hikâye değil. Sizin parçanız bir meyhane kalenderliği taşıyor. Mevzuyu, o beyaz yakalı hayatını, biraz ti’ye alıyorsunuz. Klipte de bu böyle… Ayrıca beklentiyle bitiyor: “Ayna ayna söyle ona.” Samsa’nın temsil ettiği o yabancılaşmış, böcekleşmiş insanın bir dönüşüm daha geçireceğine inancınızı koruyorsunuz herhalde?

Sevda: Evet, Emine Ayhan’ın da şarkımız için yazdığını tekrar edersek,bizi o gri alandan çekip çıkaracak hakiki dönüşüm umuduyla yaşıyoruz.

Cem: Şarkı aslında bir durum tespiti, sadece beyaz yakalıların değil, iktidar ağlarıyla örülü şu hayatımızın ahvali. Halimiz budur, “Ne oldu bana?” sormamız gereken sorudur gibi… Hepimiz birer “Samsa”yız. Ancak vazgeçerek değil, sorarak ve başka bir hayatın imkânını arayarak mücadeleyi çoğaltıp sürdürebiliriz. Klipte ise özel olarak bir beyaz yakalı hikâyesi anlatıyoruz ve son dönemde beyaz yakalıların plazalardaki mücadelesi bize ilham ve umut veriyor. Hikâyemizi şekillendirirken beyaz yakalı örgütlenmesi Plaza Eylem Platformu’nun (PEP) deneyim paylaşımı atölyelerinin yardımı çok oldu.

Ezgi: Klipteki dünya bence Samsa’nın hem rüyası hem kâbusu olabilir. O anlamda, dediğin gibi hem neşeli hem de sıkılmış, tedirgin. Nereye gideceği belli değil. Bir ip üzerinde dans ediyor, her yöne gidebilir Samsa şu haliyle. Benim, kliple de birleşince şarkıda en çok etkilendiğim kısım “Vurma beni elmayla,” sözü. Elma bana, otoriteye o ilk başkaldırışı hatırlatıyor. Bir yandan da Kafka’nın otobiyografisiyle bir özdeşlik kuruyorum. Çünkü Kafka, babasının zoruyla hukuk okuyan ve sigortacı olarak çalışan ama odasına çekilip kendine ait edebiyat dünyası kuran bir insan. O da o şekilde otoriteye başkaldırıyor. O yüzden, klipteki müzisyenleri de babasına başkaldıran Kafka gibi görüyorum ben. Klipteki müzisyenler de başta rutin işlerini yapan, sıradan ofis çalışanları; ancak sonra işlerini bırakıp müzik yapmaya başlıyorlar. Biz belki klibin esas karakterini Samsa olarak görüyoruz ama maskeli de olsalar, orada başka karakterler var. Onlar umut vaat ediyorlar bence.

Şarkının sözlerinde beni en çok etkileyen şu oldu: Böceğe dönüşmüş bir adamın kurtarıcısı, Pamuk Prenses masalındaki meşhur ayna oluyor… Daha doğrusu olması bekleniyor. Aklıma Arthur O’shaughessney’in meşhur dizeleri geliyor: “We are the music makers / We are the dreamers of dreams.”* Müziğin, iyi müziğin yani, insana masallarını, düşlerini, ütopyalarını anımsatmak gibi bir işlevi var sanırım biraz. Öyle mi?

Sevda: Tabii ki. Söylediğine tersten bakayım, konumuz ayna malum. Bir müziğin, bir şarkının hayali beni Kafka ile yeniden buluşturdu. Gregor’un babasının attığı, sırtına saplanıp onun ölümüne sebep olan elma, masaldaki kraliçenin zehirli elmasına ve oradan da meşhur aynasına götürdü. Şarkı ortaya çıktığında ise başa dönmüşüm gibi hissettim ve dediğin oldu sanırım, bu masalları tekrar tekrar anımsadım.

Maskeler kimin fikriydi bu arada?

Sevda: Yönetmenimiz Can Eren ile oturup klibin hikâyesini beraber kurmaya başladık. Can Eren, “Bu bir kâbus olmalı,” dediğinde, melodiye uyacak şekilde neşeli ama rutin bir beyaz yakalı hikâyesini gerçeküstü kılacak şey ne olabilir diye düşündük. Sözlerde özellikle “ayna” imgesi çok geçtiğinden klipte kullanmayalım istedik ve tam bu sıralarda bir dergide Saul Steinberg’in kesekâğıdı maskelerine rastladım. Böylece biraz tesadüfi ama hikâyeye cuk diye oturan imgemizi bulmuş olduk. Pek çok dergiye ve yayınevine kapaklar ve illüstrasyonlar çizen arkadaşımız Seda Mit ise bu işi en güzel yapacak isimdi, çizdiği maskelere âşık olduk. Yönetmenimiz Can Eren kamera kullanımı ve kurgusuyla; oyuncumuz Ersin Umut Güler de oyunuyla şarkıyı hissedip kafamızdaki resmi tam olarak yansıttılar. Çevirmen Emine Ayhan, çekim süresince bizimle oradaymış, o gri duvarları gözleriyle görmüş gibi şarkımız için harika bir “sunuş” yazdı. Özetle, Kafka’nın yazdığı muhteşem hikâye, farklı disiplinlerden gelen pek çok insanı “Samsa” şarkısında buluşturmuş oldu.

Cem: Bu arada buluştuğumuz çok değerli başka insanlar da var, yeri gelmişken onları da söyleyelim. Klipte maskeliler olarak biz oynuyoruz, ancak kayıt günü çok ciddi rahatsızlık geçirdiği için davulcumuz Tibet ne yazık ki gelemedi ve davulları yakın arkadaşım Onur Alatan ile kaydettik. Klarnette ise Ünsal Çeliksu eşlik etti. Kayıt ve video sürecinde emeği geçen tüm dostlarımıza minnettarız.

Bugün dinleyici de dinlediği müziğe yabancılaşıyor. Eskiden müzik hard-copy basılırdı. Plak, kaset, CD… Bugünse mp3 var. Hepsiyle kurulan ilişki başka. Mp3 ile hepten başka! Artık değil bir albümü baştan sona dinlemek, bir şarkıyı bile baştan sona dinlemiyor çoğu insan. Müzik yapan insanlar olarak, dinleyicinizin müziğinizle nasıl bir ilişki kurmasını istersiniz?

Ezgi: Kendi adıma konuşayım, sanırım şarkının sözlerinin de müziği kadar önemsenmesini isterim her şeyden önce. Şarkının sözü üzerine konuşulsun. İki kişi bir araya gelsin, “Bak böyle bir şarkı var, şöyle şöyle diyor,” desin biri diğerine.

Sevda: İnsanların bizimle doğrudan ilişki kurmalarını, müziğimize bir şekilde katkı koymalarını çok önemsiyorum.Konserlerimize gelip bizi dinleyen dostlarımız, bize yakışacağını düşündükleri şarkıları paylaşıyorlar, biz de bunları çalışıp sonraki performanslarda elimizden geldiğince repertuvara eklemeye çalışıyoruz. Bu kolektif durum bizi çok heyecanlandırıyor. Ya da bizden dinledikleri şarkıların izini sürerken başka icracılar keşfediyorlar ve böylece biz de başka tanışıklıklara vesile oluyoruz. Yani paylaştıkça çoğalıyor.

Peki, geldik sona! Şimdi masadaki şu demlik, Alaaddin’in sihirli lambası olsun… (Gülüşmeler) Buradan Alaaddin’in cini çıktı, size soruyor: “Müzik tarihinden bir müzik insanı seçin, bir şarkıda beraber çalışın!” Buyurun…

Ezgi: Ben Tanburî Cemil Bey derdim. Ama yanımda otursa heyecandan çalamazdım. (Gülüyor)

Cem: Çalışmak için değil ama dinleyici seçeyim ben: Ahmet Hamdi Tanpınar bizi dinlesin isterdim mesela. Biz çalalım, Tanpınar dinlesin. Ortamda Tanburî Cemil de var. Güzel hayal kurdurdun bize… (Gülüyor)

Muhtelif nerede konser veriyor, takip etmek isterseniz bu adres sizi bekler!

* “Biz ki müzisyenleriz / Hayalcileriyiz, hayallerin.”