13 Mayıs’taki Bozcaada Yarı Maratonu’na hazırlanmaya devam ediyorum. Ve arkadaşlar, çok iyi gidiyorum ama koşarken bile rahat yok bu memlekette. Anlatayım…

Daha Mart ayının sonuna gelmeden, 100 kilometreden fazla koştum bile. Güçlendiğimi ve dayanıklılığımın arttığını hissediyorum. Kısacası, çok iyiyim. 2 haftadır, her antrenmanda en az 10 kilometre koşuyorum. Şimdilik 60-65 dakikada bitiriyorum. Daha hızlı koşabileceğimi biliyorum ama gerek yok. 21 kilometre koşacağım Mayıs’ta ve Bozcaada, Türkiye’nin en zor parkurlarından biri. Önemli olan bitirmek benim için.

Yokuş yukarı, yokuş aşağı…

Bozcaada, deli gibi yokuşlu bir parkur. Dolayısıyla İstanbul’daki antrenmanlarımda da bol bol yokuş koşuyorum. Hem de ne yokuşlar…

Şehirde ve asfaltta koşmayı seven benim gibiler için Nispetiye Caddesi’nin arka sokakları, ısınmak için ideal. Trafik yok denecek kadar az ve yollar inişli çıkışlı. Bebek Yokuşu’nu kesip Nispetiye Caddesi’ne paralel koşmaya devam ediyorum. Akmerkez’in arkasından Ulus’a, oradan Ortaköy’e koşacağım. Sonra sahilden Bebek’e doğru. Son 1 kilometre, en zoru olacak. Çünkü can düşmanım Bebek Yokuşu’nu koşacağım.

Trafik hep mi berbat olur İstanbul’da?

43 yaşındayım ve sigara içiyorum. Dolayısıyla ısınmak, hem koşu hem de nefes ritmimi bulmak bayağı zamanımı alıyor. Benim için en zor ilk 4-5 kilometre. Her koşuya başladığımda, ilk adımlarımla ciğerlerim ateş gibi yanmaya başlıyor. Derin nefesler almaya çalışıyorum ama 24 yıldır içtiğim tüm sigaraların izmaritleri nefes boruma oturmuş sanki. Oksijen, aradaki boşluklardan güçlükle sıyrılarak vücuduma yayılıyor. Arada burnumdan hızlı hızlı nefesler alarak ciğerlerimi açmaya çalışıyorum.

Bu nefes egzersizlerini yaparken Bebek sırtlarındayım. Nefis İstanbul ve Boğaz manzarası, keyif veriyor. Nefesim yavaş yavaş düzene giriyor. Kulağımda Adele (Metalci olabilirim ama Someone Like You nefis bir şarkı), Ulus’a geliyorum. Her akşam olduğu gibi bugün de trafik berbat.

Ulus trafiği, her akşam böyle…

Keyfim yerine geliyor

Kaldırımda çok insan var. Herkes evine gidiyor. Yavaşlamamak için yoldan koşuyorum. Karbonmonoksiti içime çeke çeke tepeye doğru tırmanmaya devam ediyorum. Bu yolu arabayla giden fark etmemiştir; Akmerkez’den Ulus Parkı’na kadar bayağı bir yokuş aslında. Bunu ancak koşarken anlayabilirsiniz. Tırmanış, yaklaşık 2 kilometre sürüyor. Böyle tatlı tatlı bir eğim….

Ulus Parkı’na gelince yollar tenhalaşıyor. İlk sert iniş başlıyor. TRT Binası’nın oraya gelince köprüyü görüyorum. Güneş batmış ama direnen gün ışığı, gökyüzünü bin bir renge boyamış. Mor, mavi, kırmızı… Keyfim yerinde, kendimi yokuş aşağı koşmanın zevkine bırakıyorum.

Ceylan gibi sekerim!

Solum orman (yani orman değil aslında ama bayağı ağaç var), sağım köprü yolu, Ortaköy’e doğru inişe devam ediyorum. Tırmanırken neler çaldığını hatırlamıyorum ama Ortaköy Meydanı’na inerken Brad Mehldau’un Paranoid Android yorumu kulaklarımda çınlıyor. Radiohead’in o enfes şarkısını, cazlamış Brad ağabeyimiz. Doyamıyorum şarkıya. Artık Ortaköy’deyim. İstikamet, Kuruçeşme. Oradan Arnavutköy, sonra da Bebek.

Artık gücümün zirvesindeyim. Bir ceylan gibi sekiyorum. Nefesim düzgün, adımlarımla uyumlu. Tempomu artırarak Kuruçeşme’ye varıyorum. Yoldan koştuğumdan, arabaları görebilmek için caddenin sağından ilerliyorum. Kaldırımlarda zaten arabalar var, bana yer yok.

Yalan söylüyorsun, yalan!

Aşk Kafe’ye varmadan sağ taraftaki billboardlar dikkatimi çekiyor. Siz deyin 200, ben diyeyim 300 metre uzunluğundaki billboardlarda 16 Nisan Referandumu’nda neden “Evet” dememiz gerektiği vurgulanıyor. Çoğu panoda sadece “Söz de, karar da milletin” yazıyor. Bir tanesinde ise “Kanunları sadece Meclis yapar” diyor. Ama öyle değil ki… Başkan da kanun yapar. Daha da hızlanarak, gözümün içine baka baka yalan söyleyen billboardları arkamda bırakıyorum. Koşarken bile rahat vermiyorlar…

Artık Cemil Topuzlu Parkı’ndayım. Caddeden ayrılıp parka giriyorum. Park karanlık. Her yer inşaat. Birkaç tane ağacı saymazsanız yeşillik de kalmamış. Çimenlik alanlar kazılmış. Öbek öbek toprak var her yerde. Muhtemelen yine kimseye sormadan bir düzenleme yapılıyor burada da. Daha önce dikkatimi hiç çekmemişti ama parka palmiyeler dikildiğinin farkında mısınız? En az 10 tane gördüm. Vardır yine büyüklerimizin bir bildiği.

Parktan çıkıp sağımda Boğaz’ın karanlık suları, Arnavutköy’e geliyorum. Tam bu sırada, mavi eşofmanlı, sakallı, benden daha genç olduğunu tahmin ettiğim bir başka koşucu beni geçiyor. Gaza geliyorum. Yine hızımı artırıyorum. Saygısızlık etmeden, mesafemi koruyarak peşine takılıyorum. Fazla da yaklaşmak istemiyorum çünkü nefesim bayağı hızlanmış. Eğer bana bir şey derse yorgunluktan cevap veremem diye korkuyorum. Çok hızlı koşuyor, Bebek’e de daha 2 kilometre var. Bebek’e gelince yavaşlıyorum ve anonim koşucu, benden hızla uzaklaşıyor.

Can düşmanım Bebek Yokuşu

Artık Bebek’teyim. 10 kilometre oldu. Evime 1 kilometre kaldı. Parkurun en zor 1 kilometresi. Can düşmanım Bebek Yokuşu.

Bu yokuşu koştuğumda hissettiklerim, başka bir yazının konusu olsun. Emin olun, ona karşı iyi hisler beslemiyorum ama yokuşla ilgili merak ettiğim de çok şey var. Mesela kaldırımında kaç basamak var. Bir daha koştuğumda sayacağım mutlaka. Hep yapmak istiyorum ama hep unutuyorum. Söz, bir dahaki sefere sayacağım. Ama önce bir çıkayım da şurayı…