Geçenlerde bir tişörtümü arıyordum, çok da önemli olmayan, giymezsem ölmem cinsten günlük tişörtlerden. Ama giymezsem de ölecektim. Sanki o kot pantolonla dünya üzerinde sadece o nadide parça giyilebilirdi ve evde tişörtümü bulamazsam sokağa üstsüz çıkmayı düşünüyordum. Çünkü o tişörtten başka bir şeyle o kot pantolonu giyersem bence üstsüz çıkmamdan daha uygunsuz olacaktı.

Kıyafet odamda yoktu (Off, bayılıyorum böyle yazmaya!), gömmedolapta da, hizmetçilerin kaldığı müştemilatta da (Şaka şaka!), bazanın altında da yoktu. Sonuç olarak o tişörtü ararken evin kıyafet tıkılabilecek çeşitli köşelerinde, senelerdir giymediğim ve sahip olduğumu dahi unuttuğum birçok parça buldum. Bugün de kolları sıvadım ve başladım yazlıkları indirmeye, kışlıkları daha az ulaşılabilir noktalara taşımaya, giymediğim parçaları atmaya ve unuttuklarımı ise tekrar günlük loopa sokmaya.

Fikir inanılmaz geldi. Günün sonunda, tamamını tüm detaylarıyla idare ettiğim; yönetmem, ilgilenmem, düzeltmem ve düzenlemem gereken bir evim var. Bekar evi değil ki burası, öğrenci evi hiç değil. Ocağında günde 2 öğün makarna haşlanmıyor. Neredeyse orta yaşlarına gelmiş bir adamım, adam gibi otur evinde.

En sevdiğim playlistimi açtım, güzel bi’ kahve yaptım, başladım askıdakileri yavaş yavaş indirmeye. Dolabın kapaklarını açtım. Evde giyerim diye 13 yaşımdan beri sakladığım tişörtlerimi ve ağı yırtılmış eşofman altlarımı yere attım. Açık askıdaki, modası geçtiğinde doğan çocukların şu günlerde evlenme yaşına geldiği oduncu gömleklerimi ve yandan cepli pantolonları çöpe attım.

Celal eniştem ben 4. sınıftayken öldüğünde teyzemin, “Büyüyünce giyer Levent,” diye verdiği ama hiç giymediğim, bazanın altındaki kışlık ceketleri Fatiha okuyarak katladım, yerden yüksek bir yerde ayırdım. Gömmedolabın en arkasında duran, askerde yıkamakla uğrasmayayım diye aldığım, şu anda 60 tanesi Fadime abla tarafından yer bezi olarak kullanılan, toplamda 90 tane havacı mavisi tişörtü apartman boşluğuna fırlattım.

En sevdiğim playlistim üçüncü kahvemle birlikte bitmişti. Bardağı mutfağa götürürken ilk milli olduğum dönemden kalma lastik donlarıma takıldı ayağım. 6. aylarına girmeden, tek cinsel aktiviteleri birbirlerinin popolarını bir iki kere yalamakla limitli olup kısırlaştırılan kedilerim Yoda ve Soda da donların üzerinde yuvarlanarak benimle beraber maziyi anıyorlardı.

Evde adım atacak tek yer yoktu ve ben de birkaç saat önce yazlıklar ve kışlıklar arasındaki bu bitmeyen döngüye kendimi soktuğum için hayata lanet ediyordum. Tam o sırada çok büyük bir klişe gerçekleşti ve ayak serçeparmağımı çamaşır askısına çarptım. Sonra ne mi oldu?

Karakterlerimizin temellerinin henüz 5 yaşına gelmeden ailemizin davranışlarıyla kodlandığı masallarına inanmayı bırakalı çok olmuştu. Karakterimi de, huyumu da, egomu da canım kaç yaşımda istersem o zaman değiştirirdim. Peki, yazlıkları çıkartırken yaşadığım bu deja-vu neydi?

Mavi ilkokul önlüğüme beyaz yaka taktığım dönemden beri hatırlarım, bizim evde annemin odasında dev beyaz bir dolap ve üzerinde mavi renkli hurçlar vardır. Annem her baharda yazlıkları indirir, kışlıkları o hurçlara koyar, kışlıkları indirir, yazlıkları o hurçlara koyar. Ayak parmağımın acısı tam geçmemişken ve çamaşır askısının bacaklarını ikiye ayırdığım için kıyafet odamda pek de yer kalmamışken ve atmaya kıyamadığım yazlıklarımdan kalanları siyah bir hurca yerleştirirken tam da o manzara gözümün önüne geldi.

Gündüz saatlerinde, “Aaaa, bak bu da varmış. Ben bu penyeyi tamamen unutmuştum. Baban, senin doğduğun sene evlenme yıldönümümüzde almıştı,” gibi keyifli muhabbetlerle başlayan “YAZLIKLARI İNDİRME – KIŞLIKLARI KALDIRMA” seansı, hava kararmaya başlayınca ve tüm dolaplar yerlerdeyken ve ne pahasına olursa olsun o iş o gece bitmesi gerektiği için bir işkenceye dönüşürdü ve giyilme potansiyeli bile olan kıyafetler sırf yerdeki pislik kalksın diye avaz avaz bağırmak suretiyle çöp torbalarına atılırdı.

“Allah kahretsin, ev çöp eve dönmüş, bir daha bir paçavra alırsam ben de Levent değilim!” diye kendi kendime evin içinde Yoda ve Soda’ya bağırırken genetik kodlarımızı sorgulamaya çoktan başlamıştım.

Saat ilerlemiş ve şaraba çoktan geçmiştim. En çok giydiklerimi ayırmış, kara kışlık olanları bir dolaba, baharlık olanları başka bir dolaba, işte günlük giyeceklerimi açık askıya, az giyeceklerimi ama atamadıklarımı gömmedolaba, palto ve kabanları ise yatak bazasının altına yerleştirmeye başlamıştım. 5 battal boy çöp torbası kıyafet antrede duruyor, şarabımı tazelemek için buzdolabını açmak bir işkenceye dönüşüyordu. Torbalar çok ağır olduğundan ve Yoda ve Soda tırnaklarını çoktan naylon poşetlere defalarca sapladığından poşetlerin sapları her kaldırışımda kopuyor, gençlik anılarım birer birer evin çeşitli yerlerine yeniden dağılıyordu.

Sinirlerim çoktan bozulmaya başlamıştı ve bu yaz giyerim diye en ön askılara koyduğum hiçbir kıyafet bana asla yakışmıyordu. Altlarla üstlerin rengi tutmuyor, hiçbir şey kombinlenmiyordu. Yarın işe gitmeme ihtimal bile yok… Çünkü üstüme giymeye tek bir çöp bile kalmamıştı… Hepsi paçavra.

Yazlıkları indirme seansı olan günler küçükken odama saklanırdım, annemin sinirleri o kadar bozulurdu ki bir müddet sonra tüm dolabı en baştan yere indirir, hurçları dolabın tepesine tek başına kaldıramadığı için ciyak ciyak bizi çağırır, biz de yapamayınca sanki tüm suç kapıcınınmış gibi Fatma Hanım’ı arar ve o kıyafetleri alıp da giymeyen oymuş gibi kadının hayatını zehir ederdi.

“32 yaşımda 2 küçücük çocukla gencecik dul kaldım ben”e kadar yataklara kapanıp ağlamalı biten yazlık indirme, kışlık kaldırma seansları bilirim ben.

Tam da annemin 2 küçücük çocukla dul kaldığı yaşta elimde koca bir hurç, Allahın cezası bir işin ucundan tutmayan 2 yaramaz kedi, yalnız başıma, koca evde yazlıkları indirip kışlıkları kaldırıyordum.

Millet tasarım pazarlarında gezsin, bienallerde konuşmalara katılsın, konserlere gitsin, yok efendim onun doğum günü, yok Hıdrellez… Bana baksanıza siz, ben daha gencim…

Ah ne talihsizmişiiim, ah ne salakmışım beeen! Şu hale bak, insan içine çıkacak halim kalmadı, bak şu gözaltlarıma bak! Daha ağzıma bir lokma koymadım… Ben artık çocuk değilim, siz beni öyle genç sandınız herhalde hahaha hihih yaptığım için; şurada çaaaaat diye gidersem götünüzü tavana açarsınız, anladınız mı siz? Ayyy Yoda bi’ su getir, vallahi bayılıyorum galiba!

Diyeceğim o ki insanın huyu, karakteri 5 yaşına kadar ailesinden ne gördüyse ne duyduysa öyle kodlanıyor. Hele ki yazlıkları indir, kışlıkları kaldır, kışlıkları indir, yazlıkları kaldır konusu en genetik.

Daha ağzıma lokma koymadım ben… Bayılıcam, ancak bi’ makarna haşlarım, yatarım.