Sebebi belirsiz bir neşe içinde çıktı evinden. Güneş, henüz kışın beyazlığını üstünden atmamış yüzünü tatlıca yaladı geçti. Kapıyı çeker çekmez başını göğe kaldırdı. Kamaşan gözlerini gülümseyerek kıstı. Derin bir nefes aldı. Baharın tüm kokularını içine çekti. Yalnız varoluştan gelen bir huzur vardı üstünde sanki. Önemli ve güzel bir iş için hazırlanmış gibiydi. Çantasını küçük bir hareketle omzunda hoplatarak yerleştirdi, ceketinin önünü hafifçe çekiştirdi, ellerini ceplerine soktu, küçük adımlarla kaldırımın ortasına kadar geldi. Bir an durdu. Nereden gideceğine karar vermek ister gibi bakındı. Hafif bir rüzgârla dalgalandı saçları, bu esişten ilham alır gibi kararını verdi, dururken çocukça yukarı kaldırdığı omuzlarını salıverdi ve yürümeye devam etti.

Dişlerim kamaşıyor. Kamaşıyor. Kuru şeylerden. Acı, ekşi şeylerden. Tatsız şeylerden. Metal cızırtısından kamaşıyor. Tebeşirden. Yünden. Bulaşık sevgiden. Bulaşık telinden. Primat olmanın doğasından. Şşşşt… Nefes al, ver. Al, ver. Dişlerimi söküp atasım var.

Belli ki acelesi yoktu, bir yere yetişir gibi görünmüyordu. Baharın tadını çıkarmak için çıkmıştı belki dışarı ya da bir iş için gereğinden erken çıkmıştı, kim bilir… Sanırım güneşten, çizgi olana kadar kısıyordu gözlerini. Gözlüğü başında olmasına rağmen takmıyordu. Ya çok özlemişti güneşi ya da unutkan biriydi.

Beynimde hep, “bir mikrofona çok yaklaşmışsın da, ses sistemi viyklemiş” irkilmesi. Bağırma değil de bir çığırma. Yutkunma, görüntüyü netleme ve iletişim çabası. Çok bölünmüş bir diyalogdaki muğlak erek; çok düşünülmüş bir kavramın dağılışı… Dişlerimi söküp atasım var.

Biraz yavaşlayıp vitrinlerden birinde yansımasını seyretti. Yüzündeki tebessüm kaybolmuyordu. Yol kenarındaki dükkânlardan birine girecek oldu, duraksadı. Bir an yüzü dalgalandı, düzeldi. Aklına bir şey gelmişti herhalde. Ya da bir şeyi unuttuğunu fark etti. Birini mi gördü yoksa? Biraz hızlanarak devam etti yürümeye, geçip gitti dükkânın önünden. Sonra da hızla karşıya geçti. Eczanenin köpeğine seslendi. Karşılıklı gülüştüler.

Biter dediklerimizin süregelişi. Bitmez dediklerimizin toz oluşu. Bu tozu solumaktan ciğerlerimizde oluşan kalıcı hasar ve dava açamayışımız soyutluğa sığınmış akışına yaşamın. Zaten toplumun da doğanın hukukundan da pek anlamamak. Kavgalı süreçleri aynı öfkeyi koruyarak devam ettirememe unutkanlığı, zaten. Elle tutulmaz ama yelle savrulur beklentileri salıvermek iyi, belki. Salınanların öğrenilmiş tutsaklığı bırakmayışı, ama.

Yolun karşısında, eczanenin yanındaki fırına girdi. Her zaman alışveriş yaptığı esnafla kısa ve tatlı bir sohbet ettiler. Fırının sıcak ekmek buharıyla belli belirsiz mahlep kokusunu iştahla içine çekti. Bir simit aldı. Bozuk para verdi. Gülümsedi yine ve ölçülü bir veda ile fırından çıktı. Sigara içmeye çıkmış, fırsattan istifade ayak üstü güneşlenen eczacıya başıyla selam verdi. Bu kez önüne dolanan köpeğin de başını okşadı.

Monokromsa yaşam, “iyi bir ton tutturalım bari” çabası. Bu çabaya tutunmak. Tutturamamak ama tutunmak. Ama yine ve hep rakımdan etkilenmesi boyayı boya, rengi renk yapan kimyasalların. Ve rakımdan etkilenmesi migrenin. Nefes al, ver. Al, ver.

Biraz daha yürüyüp parka geldi. Kuşlar için biraz simit ufaladı. Ani bir karar verir gibi parkın kenarındaki duvara oturdu. Yüzünü parka döndü. Park sakindi; kediler uykuda, çocuklar okulda, park aletlerinde çılgınca spor yapan teyze ve amcalar henüz pazarda olmalıydılar. Arkasındaki yola baktı sonra. Bir yandan tatlı bir iştahla simidinin kalanını dişliyordu. Boynu ağrıdı sanırım, yola doğru döndü tümden. Dönünce bu kez güneşte zıplayıp gevezelik eden kargaları izlemek için parka döndü kafası. Simidin kalanını poşetine sarıp çantasına tıkıştırdı. Kollarını yukarı doğru güzelce esnetti bir, kalktı.

Çocukken siz de merak etmiş miydiniz, bütün oyun hamurlarını karıştırınca ne renk olduğunu? O bok renginde, aslında her rengin olduğunu bilen ve artık hiçbir rengi geri alamayacak o çocuk olmuş muydunuz peki, siz de?

Yola doğru geldi, trafiğin akışına baktı, tereddütle bir dolmuşa el etti. Dolmuş şoförü de, dolu dedi, elini “dur” der gibi kaldırarak. Belli belirsiz, “tamam” der gibi yaptı, o da, gözleriyle. Başka dolmuş bekler sandım, birden karşıya geçti geri.

Dişliyorum, tadı yok. Dişliyorum, dişlerim kamaşıyor. Dişliyorum, dişlerim sızım sızım. Dişlerimi söküp atasım var.

Eve doğru yürümeye başladı tekrar. Biraz daha hızlı. Ama aynı yaylanmayla. Elini gözlerinin üstüne koyup güneşe siper etti. Sonra gözlüğünü taktı nihayet. Kapısının önünde durdu, kocaman çantasının derinliklerinde anahtarını aradı uzunca. Anahtarını buldu, kapıya sokamadı. Güldü şaşkınlığına, anlık bir öz alaylamayla, kafasını iki yana salladı. Doğru anahtarı bulmuş olacak ki kapı açıldı. Bir ayağı içerideyken döndü arkasına baktı. Anahtarını çekti, çıkardı. İçeri girip kayboldu.

Ama atamıyorum. Bir rüyada dökülüverirlerse elime anca o. Yürüyorum. Yüzüm asık. Gülümsüyorum. Yüzümde hiç gidilmemiş bir uzağın yokuşları yavaşça siliniyor.

* Görsel: Van Gogh, “Blossoming Almond Tree Red”