Fotoğrafçılığa meraklıysanız, bir de Instagram kullanıcısıysanız Mustafa Seven’in adını duymamanıza imkân yok. 1.5 milyon takipçiyle alanında dünyanın sayılı adamlarından. Tesadüf eseri fotoğrafçılığa başlayan, bir daha da iflah olmayan sevgili dostumla tatlı bir sohbet gerçekleştirdik Galata’daki ofisinde. Mustafa, bu işin sırrını sorduğumda, “Tutku yoksa olmaz,” diyor. Fotoğrafçı olmak isteyenlereyse söylediği net: “Çok çalışacaklar abi, bunun bir başka yolu yok.”

Hızlı bir internet turu yaptığımızda sürü sepet, doğru yanlış bir sürü bilgiye erişmek mümkün hakkında. Bana orada yazılmayanları anlat lütfen, sevgili Mustafa. Fotoğrafçılık nasıl başladı? Hep bir tutku muydu sende?

Fotoğraf, hayatıma 20’li yaşların başında tesadüfen girdi. Ankara’dayım. Yıl, 1994. Fotoğrafçılık hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Daha elime ilk kez bir makine alıyorum. Gittim, film aldım. Bir şeyler çekmeye başladım. Böyle değişik kompozisyonlar falan yapmışım. Kedi çekmişim falan. Çok hoşuma gitti, çok sevdim ama o zaman etrafımda fotoğrafı bilen, fotoğrafla ilgilenen insan yok. Kaynak da yok doğru düzgün. Kitapçılara gittim, eskicileri dolaştım. Temel fotoğraf eğitimiyle ilgili kaynak arıyorum, öğrenmeye çalışıyorum bu işi. Gazeteci arkadaşlarım vardı. Çepeçevre diye bir gazete çıkıyordu o dönemde. Türkiye’de çevre sorunlarına eğilen ilk gazeteydi o. Öğrenciler çıkarıyordu. Benim arkadaşlarım. Orada vinyetler çiziyordum, küçük küçük haberler yapıyordum. Derken, onlar için fotoğraf çekmeye başladım. Günaydın‘da çalışan abiler vardı, onlar da Çepeçevre‘ye destek oluyordu. Onlarla arkadaş oldum, Günaydın gazetesine gidip gelmeye başladım.

Sonrası, İstanbul. Günaydın‘da çalışıyorum. Ekipten biri, Sabah Dergi Grubu’na geçti. İlk işim, ilk profesyonel fotoğrafçılık macerası orada başladı. Oradan Hürriyet‘e transfer oldum. Sonra Gazete Pazar çıkıyordu, oraya geçtim. Röportajları fotoğraflamaya başladım o dönemde. Bir süre sonra Gazete Pazar kapandı, Milliyet‘in bir eki vardı, oraya geçtim. O da uzun ömürlü olmadı. O ana kadar dergi fotoğrafçılığı yapıyordum, bir de röportajlara gidiyorum. Ek kapanınca ana gazeteye verdiler bizi. Böylece sıcak haberle tanıştım ilk olarak. 6 yıl sürdü o macera. Derken, Akşam serüveni başladı. Bir o kadar da o sürdü. Foto editörlüğü yapıyordum orada. Son 4-5 yıldır da serbest çalışıyorum. Öncesi de var ama…

“Amacım, karikatürist olmaktı, fotoğraf ağır bastı”

Nedir?

Milliyet‘ten ayrılmadan hemen önce Güzel İşler Fotoğrafhanesi diye bir stüdyo kurmuştum. Reklam fotoğrafları çekiyordum. Milliyet‘te de Akşam‘da da çalışırken hem bir reklam fotoğrafçısının yanında hem de mimari fotoğraflar çeken bir abinin yanında asistanlık yapıyordum. Bütün boş zamanlarımda onların yanındaydım. Kalan zamanda da kendim için sokak fotoğrafları çekiyordum. Sonra moda fotoğrafçılığını öğrenmek istedim. Başka bir abi vardı, onun yanına gittim. Oradan oraya koşturuyorum. Para kazanmıyorum bu işlerden, öğrenmek için. Meslekte alaylı olunca merak ediyor insan. O alanlarda nasıl çalışılıyor, öğrenmek istedim. Deli gibi okuyorum, bulabildiğim bütün kaynakları araştırıyorum.

Çok büyük bir tutku benim için. Fotoğraf hayatıma bir girdi, bir daha da iflah olmadım. Ben iyi konuşabilen, yazabilen bir adam değilim. Kendimi fotoğrafla ifade ediyorum. Onun öncesinde de çiziyordum. Amacım, karikatürist olmakta aslında. O zamanlar hayatımda sadece karikatür vardı. Gece gündüz çiziyordum. Bir dönem karikatürle fotoğrafçılık birlikte yürüdü ama sonrasında fotoğraf ağır bastı. Daha iyi hissediyordum fotoğraf çekerken çünkü karikatürde kapalı bir alandasın. Fotoğrafta sokaktasın. Hayatın içindesin. Ben insanlarla beraber olmayı, onlarla vakit geçirmeyi, izlemeyi, tanımayı seviyorum. Küçükken de böyleydi. 4-5 yaşındayken bile kaçıp kaçıp Yeni Camii’nin merdivenlerine oturup saatlerce insanları izlerdim. Çok değişik geliyordu bana. Mısır Çarşısı’na giriyordum, ara sokakları geziyordum…


Buradan sanal dünyaya geçelim. Seni sen yapan değil ama seni geniş kitlelere tanıtan Instagram oldu…

Aslında beni ben yapan bile diyebiliriz. Camiada tanınıyordum tabii. Gazetede, dergide imzamı görenler de biliyordu ama fotoğrafa meraklı, fotoğrafı takip eden insanlar adımdan haberdar değildi sonuçta…

“İşin sırrı, benim sapık olmam abi!”

O zaman sorayım: Sen Instagram’a ilk girenlerdensin. 1,5 milyon takipçin var. Fotoğrafçılık alanında lidersin. Dünyada da sayılı adamlardansın. Bu işin bir sırrı var mı?

İşin sırrı, benim sapık olmam abi! Zaman içinde işleyişi öğrenip belli kriterleri yerine getirerek takipçi sayınızı artırmanız mümkün ama asıl önemli olan, tutkulu bir biçimde o mecraya sahip çıkmak. Benim şöyle bir huyum var: Bir şeyi seviyorsam, ömrümü ona adıyorum. Fotoğraf da böyle oldu. Bu anlamda Instagram’ı çok sevdim. Hiçbir öngörüm yoktu aslında. Sosyal medya patlayacak, benim burada olmam lazım gibi düşünmemiştim. Ben hayatı yaşayanlardanım. Plan yapmam, hayatımı planlı yaşayan bir adam olmadım hiçbir zaman.

Foto muhabirliğini bırakmak üzereyim ama sokak fotoğrafları çekmeyi sürdürüyorum, belgeliyorum pek çok şeyi ama bunları insanlara ulaştıracak mecra yok. Facebook sevmiyorum, Twitter’da da varım ama yokum! Instagram, benim mecram oldu. Fotoğraf paylaşıyorum, beğeniliyor, etkileşim oluyor falan. Derken, Instagrammer dediğimiz; fotoğrafçı olmayan ama güzel fotoğraflar çeken birtakım insanlarla arkadaş oldum. Onlarla tanıştıktan sonra benim asıl Instagram maceram başladı çünkü onlardan işin püf noktalarını öğrendim. Düzenli fotoğraf yüklemek gerektiğini, üç saatte bir yeni fotoğraf post etmek gerektiğini… Ne kadar aktif olursan erişebileceğin insan sayısı artıyor sonuçta. Yeni bir alandı o zaman. Az kullanıcısı vardı. Dolayısıyla iyi iş yapıyorsan, güzel fotoğraflar çekiyorsan çok insana ulaşma şansın oluyordu, çabuk fark ediliyordun. Öyle de oldu. Bahsettiğim Instagrammerlarla şöyle bir etkileşim yaşadık: Aralarında profesyonel fotoğrafçı sadece benim. Onlar benden fotoğrafçılığın inceliklerini öğrendiler, ben de onlardan sosyal medya kullanımını.

Peki, son durum nedir? Hâlâ yükselişte misin?

Şöyle oldu: Facebook, Instagram’ı satın aldıktan sonra bütün oyunu değiştirdi. Instagram, ilk çıktığında kendi ünlülerini yaratıyordu. Onlar üzerinden başkalarına ulaşıyordu. Büyük hesapları destekliyordu. Bir anlamda kendi burjuvalarını yarattılar. Küçük hesapları o dönem çok önemsemiyorlardı. Şimdi yeni dönemde algoritma tersine dönmüş durumda. Mümkün olan en çok kişiyi aktif tutmaya çalışıyorlar. Küçük hesapları destekliyorlar artık. Bu yüzden artış yok takipçi sayısında. Etkileşimde de düşüş var çünkü postları bütün takipçilere göstermiyorlar. Takipçilerin küçük bir bölümü görüyor girdiğim fotoğrafı.

“Ara Hoca ile birlikte anılmak benim için onurdur”

En çok hangi fotoğraflarını seviyorsun peki? Bir ayrım yapabilir misin? Portre fotoğrafı mı, doğa mı?

Doğa, manzara fotoğraflarını daha çok kampanyalar çerçevesinde çekiyorum. Sokak fotoğrafları, portreleri ilgimi çekiyor.

Sokak fotoğrafları, özellikle de İstanbul… İstanbul fotoğrafların çok etkileyici gerçekten. Kıyaslamak ne derece doğru bilmem ama Ara Güler’in eserlerini anımsatıyor bana. Sen de genellikle siyah beyaz çalışıyorsun…

Evet, bunu duyuyorum. Çok arkadaş, Ara Hoca’ya benzetiyor, sağ olsunlar. Benim için büyük gururdur. Ara Hoca ile birlikte anılmak önemli tabii. Üstadımız… Pirimiz… Bir üstatla aynı cümlede anılmak, yan yana konulmak benim için onurdur.

İstanbul’un en çok neresini fotoğraflamayı seviyorsun?

Tarihi Yarımada civarında olmayı seviyorum ama kökenim foto muhabirliği olduğu için belgecilikten vazgeçmedim hiç, vazgeçmiyorum. Bir yerde kullanmayacak olmama rağmen 3. Köprü’nün yapım sürecini ayda bir kez giderek fotoğrafladım mesela. Oradaki değişimi belgeledim. 3. Havaalanı aynı şekilde. Şimdi İstiklal Caddesi’nde çalışma var, orayı çekiyorum.

Ben bu şehirden besleniyorum. Bu şehir beni ben yapıyor. Yoğuruyor, şekillendiriyor, yere vuruyor, yüceltiyor… Bütün fotoğrafçıların yaşadığı kente karşı sorumlu olduğunu düşünüyorum. Bizim her zaman konuştuğumuz nokta, hafıza yoksunluğumuz. Fotoğraf da toplumsal hafıza yaratan araçlardan biri. Tarihe not düşüyorsunuz. Dolayısıyla bunun hepimizin görevi olduğunu düşünüyorum. Bu dönüşüm, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde çok hızlı oluyor maalesef. Bunun bir şekilde kayıt altına alınıp saklanması gerekiyor…

Çekmediğin bir şey kaldı mı? Şöyle sorayım ya da; en çok ne çekmek istiyorsun?

Latin Amerika’yı baştan sona dolaşıp fotoğraflamak istiyorum. Sokak fotoğrafları, portreler çekerim yine ama uzun vakit ayırmak gerekiyor. O yüzden yapamadım henüz. Gittim o taraflara ama birkaç ay oralarda dolaşmak gerekiyor. Bakalım…

Bu aralar neler yapıyorsun? İki kitabın var, yeni bir kitap olur mu? Sergi var mı?

Aslında kitap üç oldu. İran’da bir kitap yayımladık. Türk şairlerinin ünlü İstanbul şiirleriyle İstanbul karelerini birleştirdik. En son, Üç Şehrin Hikayesi diye bir sergi yaptım. Bakü, Tiflis ve İstanbul fotoğraflarından oluşuyordu. Aynı sergi, Nisan sonunda Bakü’ye taşınacak. 2016’da dört sergi yapmışım.

“İyi ki foto muhabirliği yapmışım”

Biz birlikte de çalıştık seninle. Kişisel gözlemimi söyleyeyim seninle ilgili; bilmem katılacak mısın? Bir kere rahat bir adamsın. Bugün buluşacakken 1 saat ulaşamadım sana. Uyuyakalmışsın koltukta (!) Böyle vurdumduymaz gibi görünüyorsun ama çalışırken son derece profesyonel ve disiplinlisin. Hiç yüksünmüyorsun şartlardan...

O, foto muhabirliğinden kalma bir alışkanlık. Disiplin katıyor insana. Hangi şartlar altında çalışacağını bilmiyorsun çoğu zaman bir habere gittiğinde. Diyarbakır’da bir habere gönderirlerdi bizi; ne otel bulabilirdik, ne doğru düzgün yemek. Bulabildiğimiz yerde yatıyorduk. Bu şartlar, insana inanılmaz bir deneyim kazandırıyor. Çalışma şartlarının böylesine sıkıntılı olduğu alanlarda düzgün iş yapabilmek insana güç veriyor. Foto muhabirliğini iyi ki yapmışım diyorum.

“Fotoğrafı hayatlarının merkezine koymayacaklarsa hiç başlamasınlar”

Beylik bir soruyla bitirelim söyleşimizi: 1,5 milyon takipçin var, içlerinde fotoğrafa meraklı gençler de var mutlaka. Onlara ne önerirsin? Nasıl yola çıkmalılar?

Her yıl 30-40 civarında üniversite geziyorum. Fotoğrafçılık kulüplerinin davetlerini de kabul ediyorum. İlk gördüğüm; genç arkadaşlar sadece popüler olduğu için orada olmak istiyor. Çok azında tutku var. İnanılmaz sabırsızlar sonra. Tek istedikleri şey, bir an önce ünlü olmak. Onu istiyor; fotoğrafçı olmayı istemiyor aslında. Fotoğrafın sanat olduğunu kabul ediyor ama çok kolay yapılabilir bir iş olarak görüyor bunu. “Ne var ki!” diyor, “Düğmeye basıyorum, iş bitiyor.” Niye ressam olmak istemiyor çünkü yetenek yok, çizemiyor. Fotoğrafçılığın yetenek gerektirdiğini düşünmüyor. Burada tecrübe gerektiğini, o düğmeye hangi anda basması gerektiğini, insan tanımak gerektiğini, çile çekmek gerektiğini, mücadele gerektiğini, çok fazla çalışmak gerektiğini önemsemiyor.

Ben 43 yaşındayım, hâlâ günde ortalama 17-18 saat çalışıyorum. Sanıyorlar ki çok kolay. “Benim de Instagram hesabım var, ben de ünlü olabilirim,” diye düşünüyorlar ama maalesef böyle bir dünya yok. Fotoğrafçı olmak isteyenlere şunu diyorum: Bunu hayatınızın merkezine koymayacaksanız, bununla yatıp bununla kalkmayacaksınız, karınızdan, çocuğunuzdan, sevgilinizden, ailenizden öne almayacaksanız hiç başlamayın. Heba edersin, zamanını harcarsın. Tutku yoksa olmuyor…

En iyi makineyi de alsan, en pahalı lensi de kullansan olmuyor yani…

Zerre ilgisi yok. Bu şeye benziyor: Dünyanın en güçlü otomobilini alıp ralli pilotu olmayı hayal edemezsin veya dünyanın en pahalı kalemini aldığında en iyi şiirleri yazacağını söyleyemezsin. Dolayısıyla en iyi kameraya sahip olunca da en güzel fotoğrafları çekeceğin yanılgısına düşmemelisin. Hayatın fıtratına aykırı bu. Bizim zamanımızda hikâyeden ziyade doğru pozu çekmek, doğru konum almak kıymetliydi. Artık bunların kıymeti kalmadı. Şimdi doğru hikâye anlatabilmek önemli. Bana ne anlatacaksın? Ben senin fotoğraflarını neden bakayım? Bana bir neden sunman lazım. Bu kadar çok insanın kolay üretebildiği yanılgısının içinde senin bana doğrusunu göstermen lazım. Bu önemli olmaya başlıyor. Hayal dünyasında yaşıyorlar, ayakları yere basmıyor. Bütün bunları göğüsleyebileceklerse, sabırlı davranabileceklerse, hayatlarını buna adayabileceklerse, kendini bununla ifade edebileceklerse, o enerji ve tutku varsa neden olmasın. Çok çalışacaklar abi, bunun bir başka yolu yok.

Mustafa Seven, genellikle sokak fotoğrafçılığı üzerine atölyeler de düzenliyor. Tek günlük, 3-4 saat süren atölyede temel fotoğrafçılık tekniklerini anlatırken, 3 günlük bir atölyede teknik bilginin yanında belirlenen rota üzerinde birlikte fotoğraf çekip ardından değerlendirme imkânı sunuyor. Ayrıntılı bilgi için Instagram hesabını takip etmenizde yarar var. Mustafa Seven’e web adresinden de ulaşabilirsiniz…