Sevgilimin gelmeyeceğini öğrendikten sonra Tuncay’ın yüzünde hafif bir panik ibaresi gördüğümü sandım. “Koşarken sevgilisinin durumuna neredeyse hiç takılmayan bir kişi, acaba bana ne yapar?” dercesine bakıyordu bana. “Rota ne?” diye sordu. Sakince, “Eminönü,” dedim. Yüzü karardı. Sonrası…

“Kardeşim, bundan böyle benimle koşacaksan, adam gibi koşacaksın. Ben Bozcaada’ya hazırlanıyorum. Bitti artık 3K, 5K’lar. En az 10K koşacaksan, buyur gel.” Büyük bir kibir ve gayet yüksek bir sesle söylediğim bu sözlerin üzerine, Tuncay bana dönüp, “Tamam lan. Neyse ne!” dedi. Tuncay (hani o mermerci arkadaşım), aylardır düzgün antrenman yapmıyordu. Tek başına koşacak motivasyonu da yok. Şeytanla anlaşma yapmış olduğunu bilmesine rağmen, meydan okumama ses çıkarmadı. Saat 19.40’ta evimin kapısına dayandı: “Haydi, gardaş. Koşalım.”

Kimsenin gözünün yaşına bakmam arkadaş!

Aslında koşuya sevgilim de katılacaktı. Akşam saat 7’de eve geldiğimde onu zımba gibi, koşu kıyafetlerini giymiş, hazır halde bulmayı beklerken hâlâ yataktaydı. Her sabah 3’te kalkıp işe giden ve neredeyse 12 saat çalışan bir insandan başka ne bekleyebilirsiniz ki? Tabii ki uyuyacak. Benim gaza getirme ve ikna çabalarım sonuçsuz kaldı. Sevgilim, yataktan çıkmayı başardı ama hemen salona geçip kanepeye uzandı, sesimi de kesmemi söyledi. Oldu canım. OK.

Sevgilimin gelmeyeceğini öğrendikten sonra Tuncay’ın yüzünde hafif bir panik ibaresi gördüğümü sandım. “Koşarken sevgilisinin durumuna neredeyse hiç takılmayan bir kişi, acaba bana ne yapar?” dercesine önce sevgilime sonra da etrafa bakındı. Kendisine destek verecek hiç kimsenin olmadığını idrak ettikten sonra ayakkabılarının bağcıklarını çözüp bir daha bağladı. “Rota ne?” diye sordu. Sakince, “Eminönü,” dedim. Yüzü karardı.

Etiler-Eminönü; 12 kilometre. Sahilden, yokuş yok. Dümdüz yol ama uzun. Ben koşarım. Tuncay da koşacak. Gözünün yaşına bakmam, bırakırım yolda. Eve mi gider, başka bir şey mi yapar, bilemem. Umurumda da değil. Ben koşarım.

Böylece yola çıktık. Hafif bir tempoda, Nispetiye Caddesi’nden Uçaksavar’a doğru ilerledik. Küçük Bebek Yokuşu’nu kesip İstanbul Boğazı’na paralel o muhteşem manzaranın gözetiminde, yeni keşfettiğim daracık bir sokaktan bayağı dik yokuş aşağı, Bebek’e doğru saldık kendimizi.

Tuncay, bana o gün işte neler yaptığını, mermer blokların ne kadar ağır olduğunu, yanında çalışanların maceralarını anlattı. Ben de ona Suriyeli mültecilerin eğitim sorunlarından filan bahsettim. Biraz da politika, referandum konuştuk. Üçüncü kilometre geride kaldığında konuşacak konu da, bunlara harcayacak nefesimiz de kalmadı.

Kötü ama olsun

Koşuya çıkmadan önce motivasyon olsun diye Tuncay’a, “Eminönü’ne varınca balık-ekmek yeriz,” demiştim. Motive olup olmadığını hâlâ bilmiyorum aslında ama gıkını çıkarmadan koşmaya devam ediyordu. Arnavutköy’den Kuruçeşme’ye doğru ilerlerken tempoyu biraz artırdım. Artık saatte 8K ile koşuyorduk. Antrenmansız biri için aslında hızlı tempo. Tuncay pes etmedi. Arada arkama bakıp hâlâ orada olup olmadığını kontrol ediyordum. Altıncı kilometrede ona ilk ve tek kıyağımı yaptım. Kısa bir nefeslenme için Ortaköy sahiline indik…

Haliyle, kötü bir selfi çekmek de kaçınılmaz oldu.

Yıkılmadım, ayaktayım…

Yolun yarısı geride kalmıştı. Bir o kadar daha koşacaktık. 5 dakikayı bile bulmayan bu molanın ardından, Tuncay’ı yine yollara düşürdüm. Beşiktaş İskelesi’ne doğru ilerlemeye devam ettik. İkimiz de sessizdik. Kendi dünyamızda, kendi düşüncelerimizle baş başaydık. Karnım acıkmaya başlamıştı. Balık-ekmek aklımdan çıkmıyordu. Tempoyu yine düşürmüştüm çünkü iskeleye varmıştık artık ve neredeyse 8 kilometre koşmuştuk. Tuncay, dayanma limitini çoktan aşmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu. Yüzü bembeyazdı. “İyi misin?”, “Nasıl hissediyorsun?” gibi sorularıma cümle ya da kelimelerle değil, hecelerle cevap veriyor; “Az kaldı,” gibi durum tespitlerimeyse hayret ve “Hadi lan!” (siz küfürlü şeklini okuyun!) içeren bakışlarla karşılık veriyordu. Tuncay yıkılmamaya kararlıydı.

Kendime not: Yavaş koşunca ayak bileklerim ağrıyor nedense. Bu koşuda bunu da görmüş oldum.

Yalana bak yalana

Kabataş’a gelince iskele yönüne döndüm. Saçma sapan martı inşaatı sebebiyle Kabataş’ın sahil tarafı yayalar için tam bir ölüm tuzağına dönüşmüş durumda. Sahil kapalı, bu nedenle ya karşı kaldırıma geçmeniz gerekiyor ya da otobüsler, taksiler ve diğer araçlara meydan okurcasına yoldan ilerlemeniz… Yayalar için hiçbir önlem alınmamış yolda. Pupalarla filan dandik yürüme alanları belirlenmiş. Sinirimiz bozuluyor, tempoyu yükseltiyor ve Tophane’ye varıyoruz. Artık hedefe 2 kilometreden az kaldı.

Bu kez Galataport inşaatlarının arasından koşarak Karaköy İskelesi yakınlarında Ortaköy’den bu yana göremediğimiz denize yeniden kavuşuyoruz. Aklıma İstanbul ile ilgili en yalan slogan geliyor: “Şehir senin, deniz senin.”

Ekmeğinize sıkıca sarılın

Fotoğraf: Süha Derbent

İleride Galata Köprüsü’nü görüyoruz. Tuncay mutlu. “Köprüye kadar koşarım. Sonra yürürüm,” diyor. İtiraz da ısrar da etmiyorum. Kolay değil bu mesafeleri koşmak.

Köprüye varınca ayrılıyoruz. Ben son bir deparla Eminönü tarafına geçiyorum. Haliç’i, Karaköy’ü, İstanbul’dan geriye kalanları içime çekiyorum. Sonra Tuncay geliyor. Orada, sıra sıra dizilmiş, derme çatma ve kazık balık-ekmek satan dükkânlardan birine giriyoruz. Tuncay başardığı için mutluyum. Norveç uskumrusu dolu yarım ekmeğime sıkıca sarılıyorum.