Norveç’in kuzeyinde, Tromsø çevresindeki adalarda geçen bir haftalık seyahatin içinden Norveç mutfağıyla geçen küçük bir kesiti paylaşmak istiyorum. Bundan sonra seyahat rotalarımı Kuzey ağırlıklı yapmaya karar verdim. O kadarını söyleyeyim…

Kuzey ülkelerindeki yaşamın diğerlerinden çok farklı olduğu hep söylenirdi. Benim de geçen hafta Norveç ve İsveç’ten oluşan bir iş seyahati fırsatım oldu. Büyük bölümü Norveç’in kuzeyinde geçen bu seyahatin odağında, bu soğuk ülkenin doğası, insanları ama en çok da deniz ürünleri vardı.

Son dönemde ülkemizde oldukça yaygınlaşan Norveç somonlarının nasıl bir ekosistemde yaşadıkları, Norveç Denizi’nde yer alan balık çiftlikleri, deniz ve okyanus balıkları, nemlendirici reklamlarında anılan Norveçli balıkçıların yaşamı, fiyortlar, kar altında bir bahar mevsimi… Bunları epey merak ediyordum da kafamı kurcalayan asıl meseleler şunlardı: Norveç’in meşhur deniz ürünleri masaya nasıl geliyordu? Nasıl bir mutfakları vardı? Ve can alıcı soru: “Sabah kahvaltısında 20 çeşit deniz ürünüyle karşılaşınca bunun gerçek bir kahvaltı olduğunu kabul edebilecek miydim?” Kafamda bu tip deli sorularla yola çıktım.

Soğuğun kapısından geçmek: Tromsø

Önce Oslo aktarmasıyla Tromsø’ye ulaştım. Uçaktan indiğimde her yerin bembeyaz olduğunu gördüm. Neyse ki havanın can yakıcı derecede soğuk olacağı düşünerek ek kışlık takviyesi yapmıştım. Şehir merkezine gidip otele yerleştiğimde karnım son derece açtı. Şehrin önemli restoranlarından birine geçtik. Fiskekompeniet, deniz ürünü konusunda aşmış bir lezzet noktası. Restoranın hemen girişinde sizi çok sevimli bir keler balığı (monk fish, bizim fener balığının büyük boyu. Hemen yukarıda size bakmakta…) karşılıyor.

Yavaş pişirilmiş somon, tüm gezide yediğim en lezzetli yemekti.

Burada gerçekten insanın seçim yapmakta zorlanacağı, harika bir mönü vardı. Başlangıç olarak, yavaş pişirilmiş somon siparişi verdim. Tüm gezi boyunca yediğim en güzel yemek, böylelikle verdiğim ilk siparişte önüme gelmiş oldu. Harika bir kompozisyon, mükemmel bir kıvamdı. 40 derecelik ısıda pişiriliyormuş, böylelikle somonun doğal lezzetini kaybetmiyorlar. Ardından da buğulanmış halibut filetoya giriştim. Halibutun Türkçesini bulamadım ama akrabalarından biri, denizlerimizde artık yok olmak üzere olan bir tür; kalkan.

Halibut, bizim kalkanın akrabası. Buğulaması gayet lezzetliydi…

Evet, bir insanın yolunun durup dururken Tromsø’ye düşmesi kolay değil ama bu doğa harikası kenti hayatın bir noktasında görmek de iyi tecrübe. Eğer böyle bir karar verirseniz, uğrayacağınız ilk yer Fiskekompeniet olmalı. Tavsiyedir…

Kahvaltıda ana unsur, balık

Klasik bir Kuzey kahvaltısından: Uskumru füme…

Ertesi güne erken saatlerde Scandic Hotel’in açık büfe kahvaltısıyla başladım. Uskumru, somon ve halibut kahvaltıda da başrollerdeydi. Lezzet liderliği, somon füme ve ona eşlik eden hardallı sostaydı. Kahvaltı sonrası hemen Sommarøy’e (Norveç’teki sayısız adadan biri) doğru yola koyulduk. Yaklaşık 2 saatlik bir otomobil yolculuğunun ardından bir tekneyle somon çiftliklerine ulaştık.

Denize çıktığınızda inanılmaz bir sessizliğin içine düşüyorsunuz. Dünyanın bütün renkleri yok olmuş, beyaz kirlenmemekte kararlı, çok az insan var… Bu denizler, balıklar yaşasın diye insandan arındırılmış adeta. Bize buraları gezdiren balıkçılar ve deniz insanları, gerçekten doğaya çok saygılı.

Balıkların ürkmemesi için çok sessiz çalışan teknelerle somon çiftliklerine yaklaştık. Sonra somonların sıçramalarını, hareketlenmelerini izledik. Somonlar sıçramadığında çok tiz bir sessizlik içindesiniz. Tarifi mümkün olmayan bir bağlam kayması yaşadık.

Biz doğayla barışık değiliz, maalesef…

Burada durup yeme-içme dışında bir şeylerden söz etmem gerekiyor: Norveç’in kuzeyinde, fiyortların çevresinde, bembeyaz dağların arasında sadece prefabrike yapılar bulunuyor. Onlar da tek tük. Yollar olabilecek en dar ama akıllıca tasarlanmış halde. Doğaya zarar vermemek için adacıklar arasına yaptıkları köprüler tek şeritli, iki araç karşılaştığında birinin diğerini beklemesi için cepler yapılmış. Her şey doğal.

Denizlerimizde balık türlerinin soyları neden tükendi ve burada elinizi attığınız yerden neden balık çıkıyor? Çünkü biz doğayla barışık değiliz. Sırf bütün dünyaya ihraç ettikleri, denizlerindeki, okyanuslarındaki türlerin tükenmemesi için somonları çiftliklerde üretiyorlar. Çıkan bazı dedikoduların aksine bu balıklar tamamen doğal yollarla yetişiyor. Anbean sağlık durumları takip ediliyor. İşin garip tarafı; her çiftlikte balıkların davranışları farklılık gösteriyormuş. Kimileri daha diplerde yaşamayı tercih ediyormuş, kimileri daha oyuncu, kimileri daha hüzünlü oluyormuş. Belki de tüm hayatlarını bu balıkları izleyerek geçiren insanlar böyle hissediyor, kim bilir… Çok farklı, büyülü, masal gibi bir dünya.

Balina da yedik, geyik bifteği de…

Balina da yemedim demem…

Öğleden sonra Tromsø’ye döndük ve hazır ayaktayken suşileri indirdik ama asıl yemek, akşamaydı. Şehrin en köklü ve meşhur bir diğer restoranı Emma’s, biraz daha otantik bir yer. Mutfağı çok güçlü, ev tipi bir mekân. Şehrin ileri gelenleri ve şehre uğrayan Norveçli ünlüler, mutlaka burada yer ayırtıyor.

Şölenime, içinde kuru balık parçalarının olduğu kremalı balık çorbasıyla başladım. Bir sonraki önemli deneyimimi balina karpaçyo ile yaşadım. Müthiş bir lezzet. Hayatımda ilk kez balina yemenin heyecanı, enteresandı. Sıra ana yemeğe geldiğinde deniz ürününden vazgeçerek Norveç mutfağının olmazsa olmazı geyik bifteğinden tattım. Lokum gibiydi…

Geyik bifteği, lokum gibi…

Anlatacak daha çok şey var ama lafı uzattığımı biliyorum. O yüzden şimdilik İskandinav faslına burada bir virgül koyuyorum. Bundan sonra seyahat rotalarımı Kuzey ağırlıklı yapmaya karar verdim. Bu yazıyı yazmadan iki gün önce Türkiye’ye döndüm ve iki gündür bölgede görülecek, oradaki dostların anlattığı farklı noktaları incelemekten başka bir şey yapamıyorum. Umarım aradan çok geçmeden oralara tekrar giderim. Hiç üşenmem, tekrar giderim…