“Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok”
Ömer Hayyam, Rubailer

Bu, Harun’la Şehnaz’ın nasıl anlatılırsa anlatılsın eksik kalacak hikâyesi…

Küçük kıyametten önceki o bahar hangi kelimelerle tarif edilebilir ki… Denizin gökyüzüyle, bulutlarla ağaçların yer değiştirdiği; Marmara Denizi’nin doldurduğu derin çukurun havayla, kuzey ormanlarının salkımbulutlarla, gökyüzünün dalgalar ve ağaçlarla kaplandığı o bahar… Şahane kıyafetlere bürünmüş papatyaların narin kulaklarına iliştirilmiş çıplak prensesler vardı.

Ya insanlar? O kadar yukarıdaydılar ki fabrikaların homurtusu, tartışmaların uğultusu, kahkahaların çınlaması işitilmiyordu. Burgazada ve öteki adalar neşe içinde ele ele tutuşup gökyüzüne doğru yükseliyor, orada rastladıkları birkaç insanın gövdesini keşfediyor, kolların, göğüslerin, dudakların, bacakların üzerinde şarkılar söyleyerek geziniyorlardı.

Harun o gün sevdiği tüvit ceketi, beyaz gömleği, keten pantolonu üstüne geçirip bir sonraki hayatının provasını yaptığını ara sıra unutarak sabahki görüşmesine vaktinde yetişmişti. Görüşme beklediğinden daha güzel geçmiş, bir zamanlar duvar ustası olan matematik profesörüyle yaptığı sohbette iki yağız atın sırtına binip yüzyılların kararmış ama yıkılmamış surlarından bir bir atlayarak geçmişler, birbirlerine son çalışmalarının birer suretini vermişlerdi. Tek kaçamadıkları, zamandı: Bir saat çabucak geçmişti.

Profesörün yanından ayrılan Harun ağır adımlarla otobüs durağına yürüdü. Belediye otobüsü çok bekletmeden durağa yanaştı. Harun, otobüsteki tek boş koltuğa oturdu. Yanında deniz kokan, Truva’dan Atina’ya, oradan da Mısır’a giden Helen’in soyundan gelen bir kız oturuyordu. Dizlerinin üstüne koyduğu camgöbeği, el işi çantaya, ince dudaklarına, omuzlarından dökülen siyah saçlarına, esmer yüzüne rağmen bir gölgeyi andırıyordu. Çünkü gözlerinin olduğu yerde ne mavi, ne yeşil ne de ela, renksiz, dipsiz bir boşluk vardı. Ufacık ama penceresi kocaman bir odanın duvarını aydınlatan gün ışığı sayesinde görünen, saçları Meksika tarzı bir şapkanın içinde toplanmış bir peri gibiydi. Harun’un giderek azalan batıl inançları olmasaydı, onu fark etmesi imkânsızdı. Elindeki eski, küçük kitabın sayfalarını karıştırıyor, birkaç sayfa okuyor, sonra kitabı kapatıp arka kapağına bakıyor, sonra yeniden kitabı açıp birkaç satıra göz atıyordu. Kitabı defalarca okumuş olduğu ve bunun son okuyuşu olmayacağı her halinden belliydi.

Harun’la Şehnaz’ın konuşmaya başlamalarını biri seyrediyor olsaydı, onu güneşin doğduğu ana benzetebilirdi. O kırmızı demir yuvarlağın ufuk çizgisinin üstünde belirdiği ilk an, ufkun iki yanına doğru giderek genişleyen ışık gösterisinin güzelliği yüzünden nasıl gözden kaçarsa Harun da kendini bir anda sohbetin ortasında buluvermişti.

Ama bir dakika… Gerçek hayat dedikleri bezirgân, burada anlatıcıya müdahale ediyor: Herkesin başka bir kılığa büründüğü sirkte, Danimarka kralının hayaleti gibi var olmayan bir kadın, nazik ve saydam eliyle anlatıcının vatka sayesinde kabarık duran omzuna dokunup kayboluyor. Anlatıcı irkiliyor. Yazar? O kendine bir kahve söylüyor. Mevsim yine bahar ama bu defa her şey yerli yerinde, gökyüzü, orman, deniz, bulutlar, insanlar… Masasının üzerindeki kül tabakası, uçuşan zerreciklerin aşağı doğru süzülmesiyle kalınlaşırken garson içindeki köpüklü kahvenin dökülmesine pek teşne, geniş ağızlı beyaz fincanı masaya bırakıyor. Yazar bir yudum dahi almadan duygusuz, donuk bir tavırla eline kalemi alıyor yine. Bir görev bilinciyle devam ediyor…

Kahramanların tanıştıkları an, güneşin doğduğu ana benziyordu ve dünyaya en yakın yıldızın doğuşu, bir hükümdarın tahta çıkış töreni gibi fazlasıyla gösterişli olduğu için erkek kahramanın sohbetin nasıl başladığını bilebilmesi mümkün değildi. Çin hükümdarının tahta asasının ilk üç gün testereyle, sonraki üç gün keskin bir bıçakla, sonraki günler ufak bir çakıyla, bir hafta sonra ise incecik bir jiletle tam ortasından kesildiği halde hiç bitmediği, her zaman çok küçük de olsa bir parçasının kaldığı o efsanenin tam tersiydi bu. Son hamleyi değil, ilk anı kestirmek mümkün olmuyordu bu defa.

Ama Şehnaz’la Harun’un ağzından dökülen ilk cümlelerin ne olduğu bilinmese de sohbetin kısa sürede ilerlediği kesin. Şehnaz’ın kitaplarını başkalarına vermek konusunda cimri olmadığı da. Şehnaz, kitaba ilgisini belli eden Harun’a kitabı uzattı. “Sende kalabilir,” dedi. Harun şaşırdı, çünkü o kitaplarını başkalarına vermekten pek hoşlanmazdı. Harun’un yanında Şehnaz’a teşekkür kabilinden verebileceği bir kitap vardı aslında, üstelik kendi kitabı. Tahmin edilebileceği gibi Harun kitabı vermedi Şehnaz’a. Fakat vermemesinin tek sebebi, kitap konusundaki cimriliği değildi elbet. Zaten herhangi bir davranışın sebeplerinin sayısını, Harun’un yanından henüz ayrılmış olduğu o meşhur matematik profesörü bile hesaplayamazdı.

Harun’la Şehnaz’ın sohbeti, günbatımına doğru hızla uzayan gölgeler gibi uzadı. Son Osmanlı padişahlarından birinin tuğrasını tasarlayan hattatı birlikte ziyarete gitmekten bile bahsettiler. Zaman, çatık kaşlı bir olimpiyat hakemi gibi elindeki sayaçla başlarında bekliyor olmasaydı ne kadar saat konuşurlardı, cümleleri, hevesleri ne vakit tükenirdi, kimse bilemez. Ama o tuhaf mayıs günü, Harun’un anlatacağı şeylerin tükenmesi mümkün değildi. Hele de Harun’un zihni evren gibi giderek genişlerken… Sohbetin bir yerinde Şehnaz, çantasından yumurtalı Boşnak kurabiyesi çıkarıp Harun’a uzattı. Harun bir süredir gurme olma hevesinden vazgeçirecek türden güçlü bir tutkuya kapılmış olduğu için kurabiyeyi tadını fark etmeden yedi. Sonra da arada karıştırmakta olduğu kitabı okuduktan sonra Şehnaz’a vereceğini söyledi. Şehnaz itiraz etmedi. Bir hafta sonra buluşmak üzere sözleştiler.

Harun’un çantasına koyduğu kitabın yazarı bir deniz subayının oğluydu: Charles-Pierre Sardes. Harun, yazarın bu kitabını ilk kez görüyordu: Bahisler Kapandı. O günün akşamı Harun, odasındaki çalışma lambasının sarı ışığı altında, her zamanki adetinin aksine kitaba hiç not düşmeden, hiçbir satırının altını çizmeden kitabı okuyup bitirdi.

Bir hafta çabucak geçti. Harun, iki küreğin çektiği sarhoş bir kayıkla buluşacakları sahile yanaştı. Beklemeye başladı. Yarım saat, bir saat, iki saat… Etrafta dolaştı, sözleştikleri mekâna komşu olan birkaç yere göz attı, geri döndü. Hava kararmaya başladığında Harun, Şehnaz’ın gelmeyeceğinden emin olmuştu. Elinde ne bir adres ne de bir telefon numarası vardı. Harun, gün battıktan sonra daha ayık, motorlu bir kayıkla evine döndü. Şehnaz’ın neden gelmediğini düşünürken aklına bir hafta önce yaşadığı şeyin bir sanrı olmasından kuşkulanmaya başladı. Belki de böyle bir kızla hiç tanışmamıştı. Ama elindeki kitap neyin nesiydi? O günü baştan sona gözünde canlandırdı. Gökyüzüyle yeryüzünün yer değiştirdiği o gün zaten pek gerçek gibi görünmüyordu. Matematik profesörüyle at sırtında yaptıkları gezintiyi, dönüşte belediye otobüsündeki tek boş koltuğu, Şehnaz’la yaptıkları tuhaf sohbeti, Boşnak kurabiyesini düşündü.

Belki de o gün, profesörle görüştükten sonra Galatasaray’daki sahaflar çarşısına gitmiş, rafların birinden Bahisler Kapandı adlı kitabı bulmuş, evine dönmüş, arkadaşlarına anlatmak için böyle bir hikâye uydurmuş, sonra henüz tümüyle kaybetmediği batıl inançlarının etkisiyle uydurduğu hikâyeye kaya gibi sağlam bir Petrus imanıyla inanmıştı. Harun, işin aslının böyle olduğuna birkaç gün sonra iyice ikna olmuştu ki matematik profesöründen bir telefon aldı. Şehnaz’ın birkaç gün önce sahil yolunda bir trafik kazasında öldüğünü böyle öğrendi. Profesöre, “Siz Şehnaz’la tanışıyor muydunuz?” dediğinde, profesör şaşırmış birinin ses tonuyla, “Geçen hafta geldiğinde seni tanıştırmıştım ya, beraber çıkmıştınız hani. Harun, sen iyi misin?” diye cevap verdi. Harun, bir şeyler geveleyip telefonu kapattı.

İşler iyice tuhaf bir hal almıştı. Kendinden korkmaya başladı. Olayların zihnindeki gelişme sırası ile gerçekteki hali arasında bir farklılık vardı. Fakat her iki gelişme çizgisinde örtüşen durumlar da vardı elbette. Harun, telefon görüşmesinden sonra birkaç gün evde, caddede, sahilde, gece yarısı, gündoğumunda bu konuyu enine boyuna düşündü. Olayları defalarca sıraya koydu, yerlerini değiştirdi fakat bir sonuca varamadı. Bu konuyu bir daha düşünmemeye karar verip kitabı kütüphanesinin gözden uzak bir köşesine sakladı ve kendini bir süredir üzerinde çalıştığı matematiksel nedensellik teorisine verdi. Her şey yoluna girmiş gibiydi. Ta ki bir perşembe gecesi gördüğü rüyaya kadar…

Şehnaz’la buluştukları günden tam yedi hafta sonra perşembe günü, geliştirdiği formüller üzerinde çalışmaktan yorgun düşen Harun, gece yarısı rüyasında Tanrıyı gördü. Başlangıçta parmak uçlarından ayaklarına kadar ürperdi ama sonra alıştı.

Tanrı onu selamlamadan doğrudan söze girdi.

“Eğer onunla buluşmak istiyorsan,” dedi sarsılmaz bir sesle, “sana bir şans verebilirim. Tek şartım var: Bu rüyadan uyanmayıp ölüler diyarına geçeceksin.”

Harun, “Buluşmak…” diye kekeledi.

“Evet,” dedi Tanrı, “kavuşmak değil, buluşmak…”

Harun, Tanrının bu vurguyu neden yapma ihtiyacı hissettiğini anlamamıştı ama umursamadı da. Çünkü hayatta emin olduğu tek bir şey varsa o da her şeyin bir andan ibaret olduğuydu.
Birkaç saniye düşündükten sonra, Harun, “Bana düşünmem için biraz süre ver,” dedi. “Birine danışmam lazım. Üstelik seni ilk kez görüyor ve duyuyorum, o da rüyamda.”

Tanrı önce öfkelenerek, “Teklifimi kabul etmeni şiddetle tavsiye ederim,” dedi. Ama sonra Genesis’te insana irade hürriyeti verdiğine pişmanlık duyarak, “Yarından sonra geceye kadar izinlisin,” diye cevap verdi Tanrı. “Gece rüyada cevabını verirsin. Bir dakika! Hayır, yarından sonra değil, iki gece sonra. Beni başka bir vakit de göremezsin. O vakte kadar iyice düşün, kime danışacaksan danış! Hem kimmiş bakalım o danışacağın bilge?” dedi alayla.

“Seni tanımayan biri, sadece seni değil, insanları da. Başına buyruk bir adam.”

“Şimdi anladım,” dedi Tanrı gülümseyerek. “Onun en sevdiğim kitabı da Bahisler Kapandı adlı oyunudur.”

Şaşkınlığından lâl kesilen Harun bu cevap üzerine öyle irkildi ki uyanıverdi. Sabah olmuş, güneşin ışıkları odasının duvarını sarıya boyamıştı çoktan.

Harun bütün günü düşünerek geçirdi. Yine olmayan şeyleri gördüğünü fakat bu defa tuhaf hadiselerin gündüz değil de geceleyin, üstelik bir rüyada olmasından ötürü daha rahattı. Yine de gece yatağına rüyasında Tanrıyı değil, oyunun yazarını görmeyi dileyerek girdi.

Gerçekten iradesi özgürdü. Gece rüyasında Charles-Pierre Sardes’ı gördü. Harun vakit geçirmeden başından geçenleri, gündüzü, geceyi, gerçeği, rüyayı olduğu gibi anlattı. Sardes, belli belirsiz gülümsedi, “Ölmüş olsam da fikrimi değiştirmedim,” dedi, “bence teklifi kabul etme, yaşamaya devam et!”

Harun coşkuyla, “Çok tutarlısın üstat!” diye haykırdı, “Tıpkı dünyadaki gibi… Söylediklerine ikna oldum. Dahası bir karar verdim şimdi: Tanrıyla yeniden karşılaşmamak için geceleri uyumayacağım. Çünkü Tanrı, ‘Beni başka bir vakit göremezsin,’ demişti.”

Sardes, “Akıllıca,” dedi daha belirgin bir gülümsemeyle ve devam etti: “Biliyor musun, senin yüzünü hatırladım. Biz ölüler size görünmesek de dolaşırız aranızda. Geçenlerde seni Café de Fleur’de gördüm, tam da benim her zaman oturduğum yere oturmuştun. Sandalyeler, masalar değişti o zamandan beri elbet ama yer aynıydı, hatta içtiğin şarap da!”

Harun sevinçle, “Ne büyük onur!” dedi. “Ama bu muazzam tesadüf ve ötekiler nasıl açıklanabilir?”

Sardes göz kırparak, “Biliyorsun,” dedi, “sadece kendisiyle açıklanabilir, kendinden ibaret…” Harun bir süre sustu, önüne baktı, sonra başını kaldırdı: “Evet, geceleri uyumayacağım!”

Harun söylediğini yaptı, geceleri uyumadı. Gün doğduktan sonra kendini uykunun kollarına bırakıyor, gün batmadan uyanıyordu. Gündüz uykularında rüya görmüyor değildi; üç gözlü insanlar, doğuştan tek yapraklı papatyalar, her sene gövdelerinde yeni bir halka oluşan bulutlar, çeşit çeşit balıkların uçtuğu gökyüzü ve daha pek çok şeyle renkleniyordu uykuları. Ortalık kararmadan uyanmak için özen gösteriyor, hava ağarırken uykuya dalmaya özel bir çaba sarf etmeyerek koltuğunda, yatağında sızıp kalıyordu. Bu düzene iyiden iyiye alışmış, kütüphanesinin kuytu bir köşesine bıraktığı o kitabın yerini bile unutmuştu.

Fakat bir gün, uyumak için kendini zorlamadığı halde uykuya dalamadı bir türlü. Kuşluk vakti oldu, güneş tepeye çıktı, öğleden sonranın tatlı esintileri bile Harun’u teskin edemedi. Ta ki güneş ufka bir mızrak boyu yaklaşana kadar…

Harun karanlığın sinsi ilerleyişini fark ettiğinden kendine dahi belli etmek istemediği bir tedirginliğe kapıldı. Kapıldıkça üzerine ağırlık çöktü. Gözlerini açık tutmak için bir insanoğlunun yapabileceği her şeyi yaptı. Başaramadı. Günbatımına bir saat kala saatini güneşin batmasından çeyrek saat öncesine kurup birazcık uzanmaktan başka çare bulamadı. Harun hemencecik uykuya daldı. Vakti geldiğinde saat gürültüyle çaldı. Bir ses duyar gibi olan Harun irkildi, gözleri kapalı olduğu halde başını çevirdi. Doğrulmaya çalıştı. Ama uykusu o kadar ağırdı ki çelikten bir iradesi olsaydı bile dayanamazdı.

Bilincin yarı kapalı olduğu o âlemde varlığı bir sal gibi yüzüyordu. Gündüzün endişeleri, arzuları, korkuları başka başka kılıklara bürünmüş, maskeli bir balonun tadını çıkartıyordu. Tanrı ortalıklarda yoktu. Derken uzaktan biri göründü. Yaklaştıkça tanıdı. Şehnaz’dı bu.

Sarılıp öpüştüler saatlerce. Uzun bir sessizliğin ardından Harun, “Burada kalacağım,” dedi, “seninle, bir daha geri dönmeksizin.” Şehnaz kederli ama kararlı gözleriyle Harun’a baktı: “Çok isterdim,” dedi, “ama yazık değil mi? Genceciksin daha.” İtiraz etti Harun. Tartıştılar. Sonunda kabul etti Şehnaz, Harun’un isteğini. “Ama bir şartla,” dedi, “yarın gece. Bu gece Ölüler Müzesi’nde bir açılış, benim de yetiştirmem gereken bir sergi var.” Harun sustu bir süre. Şehnaz’ın kararlı bakışları değişmemişti. Çaresiz kabul etti.

Uyandığında gün çoktan batmış, her tarafı karanlık kaplamıştı. Ama Harun’un içi bir parça rahattı. Uyuduğu koltuktan kalktı. Kütüphanesinin raflarında göz gezdirdi uzun süre. O kitabı yeniden eline almasında bir sakınca yoktu. Ama kitabı bulamıyordu. Onu ararken başka kitapları karıştırdı, evin içinde bir hayalet gibi gezindi. Yeniden kütüphaneye döndü. Aramaya devam edip bulamadıkça kitabın hâlâ rafların birinde olup olmadığından kuşkulanmaya başladı. Belki de şimdi hatırlayamadığı bir gece başka bir kitabı ararken o kitaba rastlayıp tuhaf bahar günlerinin etkisinden tümüyle kurtulmak için kitabı denize atmıştı. Bunları düşünürken Harun, Sardes’ın diğer kitaplarının olduğu rafa göz gezdirmeye başladı. Çok sevdiği Vertigo adlı romanını eline alırken yere bir şey düştü: Bahisler Kapandı

Harun, bir daha ne gece ne de gündüz uyuyabildi.

Yazarın Önemli Notu:

Tesadüflere anlam yüklemeyen yazar, bu öyküyü yazdıktan sonra evine döndü. Hayyam’ın Rubailer adlı kitabını bir sondan bir baştan rasgele okurken, bir yandan da Hayyam’ın bestelenmiş dörtlüklerini dinliyordu. Kitabın 57. sayfasındaki rubaiyi okurken daha ilk dizede bir şeyi fark etti: Şarkıcının okuduğu rubai, yazarın okuduğuyla aynı olmakla kalmayıp saniyesi saniyesine şarkıcının sesi, yazarın okuduğu kelimeleri tek tek takip ediyordu! Ayrıca belirtmek gerekir ki bu öyküde yazarın hayal gücünün eseri olmayan ve evrenin hediyesi olan tek paragraf budur.

Bundan bir anlam çıkarmak gerekir mi? Gerekirse nasıl bir anlam çıkarılabilir? Yazar bu noktada yeryüzündeki en cahil insan olduğunu peşinen kabul etmektedir.

Post scriptum:

Öyküde kendisinden söz edilen yazar ile “Yazarın Önemli Notu” başlığı altında kendini ifade eden yazar aynı kişi değildir.