Evet ile hayır arası ölçülemez mesafe. “Eh” n’apalım ve “He” öyle oldu… Uzun zamandır beklenen gün ve o günün gelip geçmesi üzerine bir umutlanış…

İki uca esneyen lastik ipin çürümesinin taraflardan hiçbiriyle doğrudan ilgisi yoktur. En fazla gördüğü güneş yahut çekmecede beklediği yıllar boyu içten içe incele incele gerçekleşir kopuş… İki uç, sıkıştırır. Çaresizleştirir. Kararsızlaştırır. Fikirsizleştirir. Çözümleri ortadan kaldırır. Yıpratır.

İnsan ufacıktan, annesini yahut babasını en çok sevmeye itilir. Çocuk aklına, pislik kaçar. Kulak çubuğu ile iyice yerleştirilir. Kir, çıkmaya çalıştıkça kulak ağzına sıvanır. O pislik ki, dışa çıkmaya her daim çalışacaktır.

Sabah olur. Duvar, aynı karşı duvar. Kepenk aynı, dükkânın kepengi. Çocuk aynı çocuk. Ve okul yolu aynı yoldur. Duvara baktığında gördüğün yazı anlamını yitirmiş gibidir. Kepengi açabilmek için anahtarı çıkarırken iki kere yere düşürürsün. Çocuk habersiz uyanır, senin susturmaya çalıştığın kafan kocamandır. Okul yolunda esnaf boş bakar, tek bir yaprak kımıldamaz. Her şey sıkkındır. Tuhaf bir sakinlik vardır. Mühim bir şey bekleniyor gibidir ya da ünlü bir Yeşilçam emekçisinin cenazesi vardır. Öğlen olur, çiselediğini hissettiğin bir karaktersiz yağmur atıştırmaya başlar. İnsanlar acıkır, konuşur, yer, bitirir.

Sokakta yerde kâğıtlar bir sürü. Önlü arkalı. Buruşuk yahut hiç ellenmemiş. Renkli, siyah beyaz, büyük puntolar ile kısa mesajlar ya da her şeyi söyleyebilmeye hevesli küçük puntolar ve geniş paragraflar. Tekrarlar. Israrlar. Her şeye rağmen devam eden cadde akışında türlü dernekler ve onların bitmeyen maddi destek arzuları. Rengârenk bir kâbus.

En iyisi telefon ile konuşma numarasıdır. Cadde boyu uyduruk cümleler ile olmayan birine, gözlerini büyüte büyüte anlattığın hararetli olay. Her şey birbirine karışmıştır. Günde en az iki kere geçtiğin bu yolda her an atak geçirebilecek biri olmaya itinayla zorlanırsın. Eline tutuşturulan bir güzellik salonunun indirim kartı ile kendini 7. kat bir pasaj içinde bulursun. Ve siyah noktalara ölüm! Caddede avlanmış siyah bir yağ bezesi olarak beyaz badanalı olduğu için steril sandığın bir odada uyku halindesin. Gün ortası.

Akşam üzeri. Market sırası. Eve dönüş. Unuttuklarını fark etme. Tekrar market. Saçma parçaların çok tutarlı hali. 2 elmanın, 3 muzu dövmesi. Salatalıktan vazgeçmek. Aseton ya da ekmek arasında kararsız kalmak ve sonuç galeta ile soda, bir de ne işe yarayacağını bilmediğin ucuz plastik leğen.

Akşama kadar ne renk kalır, ne bir şey. Her kuyu kendi suyunu dökmüştür. İçi dışına çıkasıya bir kusma gerçekleşir. Pencere pencereden şüphelenir. Eşyadan nem kapar hale gelinir. Her takırtı sizi kötü rüyadan uyandıran bir işaretmiş gibi varsayarsınız. Halbuki zaten uyuyamazsınız. İşte, bunlar hep genleşmeden ürkmek. Çatlamadan korkmak. Dökülme fobisi. Halbuki bir fokurdasa iç, buhar olacak bazı görüntüler ve ılık pusun ardından bir serinlik gelecek.

Sonuç ne olursa olsun, zaten böyle olacağı belliydi, amaaaaan ne bekliyorduk sanki, dersin. Dersin ve günü kurtarma telaşına düşersin. Çünkü aklına fikrine mukayyet olmak bunu gerektirir. Tencere tava pencereden tepkiselleşmeye başlar. Bir daha o pahalı kabağı pişirmeyecektir. Sakinleşmek ve az yemek gerekir. Sinirden regl olursun. Sıkıntıdan kakan gelip durur. İçin yanar. Bu nöbetler en fazla dört gün sürer, bünyenin koy verme arzusuna göre beş ila altı güne de uzayabilir.

Sonra arka odadan gelen seslenme ile kendini sıcacık bir çocuğun ılık avcunu öperken bulursun. Yumuşaktır. Gece. Uykulu uykulu seni sevdiğini mırıldanır. Gülümsersin. O çocuk ki, yaz biberini kış lastiğine tercih edebilecek zekâyı kendi kendine geliştirir. Hani en çok da çocuklar için üzülüyorsun ya… Ne saçma bir kendini kurtarış. O çocuğun büyürken şuurunu kaybetmemesi için elimden geleni yapacağıma şüphesiz eminim. Varlığı kendine armağan çocuklar yetiştirelim. Şimdi ve bundan sonra.

Ve işte son bab:
“Kedi atlar. Fare kaçar. Zaman yürür. Devran döner. Bab bab hiri bab.”
Bir çocuktan öğrendim. Yeni.